• Anne Sexton 1928 yılında Massachusetts’de doğdu. Hayatı boyunca New England’da bulundu.

     

    Akıl hastalıklarının yaygın olduğu bir ailede büyüdü. Sexton’ın teyzesi uzun süre akıl hastanesinde tedavi gördü, kız kardeşi ise kendisinden önce intihar etti. Öğrenciliği sırasında modellik yaptı ve kütüphanelerde çalıştı. Bir süre bir caz topluluğunda müzik yaptı.  Boston Üniversitesi’nde Robert Lowell’ın gözetiminde şiir sanatı üstüne öğrenim gördü. Daha sonra aynı üniversitede “yaratıcı yazarlık” dersleri verdi. Yirmi yaşında evlendi. 25 yaşındayken doğurduğu kız çocuğu yüzünden depresyona girdi ve bir süre klinik tedavi gördü. Bir yıl sonra doğan diğer çocuğundan sonra da aynı durumu yaşadı ve intihar girişiminde bulundu.

    Bir psikiyatrisin önerisiyle şiir yazmaya başladığında yirmi sekiz yaşındaydı ve ondan önce hiç şiir yazmamıştı. 1959 yılında Sylvia Plath’la tanıştı ve Plath’ın intiharına kadar sıkı dostlukları oldu. “ÇOK SIK OLARAK, SYLVIA İLE UZUN UZUN İNTİHAR GİRİŞİMLERİMİZDEN KONUŞURDUK. BİR TARAFTAN CİPS YERKEN DİĞER YANDAN DA İNTİHAR GİRİŞİMLERİMİZİN AYRINTILARINI KONUŞURDUK. İNTİHAR EN ÇOK ŞİİRİN ZIDDIDIR VE BİZ GENELLİKLE UÇTA OLANDAN KONUŞURDUK.”

    1962 yılından sonra rahatsızlığı artan Sexton, birkaç yıl boyunca sürekli hastanede tedavi gördü. Bu esnada bir intihar girişiminde daha bulundu. (“Ölmüştüm neredeyse ki/ gelip damarlarımdan çektiler zehiri…”) Beş ödül  aldığı 1970 yılında üçüncü kez intihar girişiminde bulundu. Bundan sonraki birkaç yıl boyunca verimli çalışmaları oldu. Sağlık durumundan dolayı eşiyle olan anlaşmazlıklarına 73’te boşanarak son verdi. Ruhsal bunalımlarının artması ve alkol bağımlılığının da etkisiyle bir yıl sonra, evinin garajında, arabasından çıkan egzoz gazıyla intihar etti.

    Şiirlerinin ağırlıklı konusu ölüm olan Sexton, intihar eğiliminin en uç noktaya vardığı eseri “Yaşa ya da Öl” isimli şiir kitabıdır. Şiirlerinde kendi yaşamını dışa vuran bir yoğunluk vardır. On sekiz yıllık şiir serüveninde neredeyse her yıl bir ödül almış ve edebiyat dünyasında önemli bir yer sahibi olmuştur.

    (İzdiham)

    ×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×-×


    Boston’da bir bar. 1959 yılının Nisan ayı, iki şair; 26 yaşındaki Sylvia Plath ile 30 yaşındaki Anne Sexton, bir taraftan martini extra dry’larını yudumluyor, diğer taraftan büyük bir doğallıkla intihar girişimlerinden dem vuruyorlar.

    Plath 5 yıl önce ölme girişiminde bulunmuş, kurtarılmış, uzun bir tedavi ve üç elektroşoktan sonra yaşama dönmüştü.

    Arkadaşı, intihar girişimini ve onu izleyen süreci bir kitapta dile getirmişti bile. O Nisan akşamından tam 4 yıl sonra Plath, iki çocuğunu da odalarına kilitleyip, fırının gazı ile ölmeyi başaracak ve arkadaşı onun için “Sylvia’nın Ölümü” şiirini yazacaktı. Ne var ki, Sexton yazmaya devam edemedi, ’74 yılının bir Ekim akşamı aynen arkadaşının seçtiği yöntemle yaşamına son verdi.

    Tek farkla, Sexton bu iş için arabasını kullanmıştı.

    Sylvia Plath ve Anne Sexton’un yaşamları ve ölümleri arasında hep paralellik kuruldu. İkisi de Amerikalı, ikisi de eş ve iki çocuk annesiydi. İkisi de daha önce hiç ortaya atılmamış konuların kahramanıydı. Yaşarken aralarındaki en önemli fark, Plath’ın büyük ekonomik güçlükler içinde boğulması, Sexton’un ise çok zengin bir işadamının güzel karısı olmasıydı. Ayrıca Sexton ölümünden önce ünlenmişti, kitapları best – seller olmuş, Pulitzer ödülü kazanmış hatta şiirlerini besteleyen bir soft rock grup kurmuştu. Ama kaderlerini esas ayıran ölüm oldu. Sylvia Plath tüm dünyada ünlenirken, Sexton unutulmaya yüz tuttu.

    İki arkadaşın kaderi bugünlerde yine birleşti: Sylvia Plath’ın “Günlük”ü ve Diane Wood Middlebrook’un yazdığı “Anne Sexton Bir Yaşam” adlı kitaplar Avrupa’da aynı anda piyasaya çıkarıldı.

    İlahi güçler onları daha fazla ayrı tutamadı!

    Anne Sexton’in Sylvia’ya atfettiği iki şiiri vardır Sylvia’s Death ve Wanting to Die..

     

    Sylvia’s Death / Sylvia’nın Ölümü – Anne Sexton

    Ah Sylvia, Sylvia
    bir tabut dolusu taş ve kaşıkla
    iki çocuk, iki meteorla
    küçük bir oyun odasında başıboş geziniyorsun.
    çarşaftaki ağzınla,
    çatıdan gelen huzmeleri içinde,dilsiz duanın içerisinde,

    Sylvia, Sylvia
    devonshire’dan
    bana yazdıktan sonra,
    patates yetiştirmek
    ve arıcılık yapmak hakkında,
    nereye gittin?

    neye tutundun,
    ve nasıl içine yatıp uzandın?

    “Hırsız-
    nasıl içine doğru süründün?
    yalnız başına emekledin
    ölüme doğru,benim uzun zamandır çok fazla arzuladığım?”

    ölmek için ikimizin de çok geç kaldığını söylemiştik,
    o bizim sıska göğüslerimizin üzerine
    giyindiğimiz şey,
    o bizim her zaman sıkça bahsettiğimiz şey.

    Boston’da üç ekstra sek martini devirdik
    psikanalistlerin ve tedavilerin bahsettiği ölüm mü,
    entrikacı gelinler gibi adından bahsedilen ölüm mü,
    içtiğimiz ölüm,
    güdüler ve sessiz hareketler mi?

    Boston’dayken
    taksilerde
    ölen gezinti,
    evet yine ölüm,
    sevgilimizle eve giden ölüm.

    Ah Sylvia, uykulu davulcuyu hatırlıyorum
    gözlerine eski bir hikayeyle vuran,
    nasıl istemiştik onun gelmesini
    bir sadist ya da bir new york perisi gibi
    işini yapmak için,
    bir ihtiyaç, duvardaki bir pencere ya da karyola gibi
    ve beklediği zamandan beri
    kalbimizin altında,yük dolabımızda,
    ve şimdi onu yüklüğe kaldırdığımızı görüyorum.
    yıllar yıllar sonra, eski intiharlar.
    ve anlıyorum ki senin ölüm haberindeki tad
    korkunç, tuz gibi,

    ve ben,
    ben de.
    ve şimdi, Sylvia,
    sen yine,
    ölümle yine,
    sevgilimizle eve giden.

    ve sadece diyorum ki
    o taştan yere uzanmış kollarımla,
    senin ölümün nedir ki
    eski bir aidiyetten başka,
    şiirlerinden birine düşen
    bir köstebekten başka?

    ah arkadaşım,
    ay kötüyken,
    kral gitmişken,
    kraliçe aklının sınırındayken
    sopa böceği şarkı söylemeli!
    oo küçük anne,seni!
    oo tuhaf düşes!
    oo sarışın şey.”

    http://www.yasamaugrasi.com/...umu-anne-sexton.html
  • "Buradayım, sana bakıyorum
    Omuzumda yağmurun silktiği tozlar
    Oysa henüz ne nisan ne de sonbahar
    Yalnızca suyun gizli duvarı
    Yani bir ırmak gibi akmaktasın

    Ben seni izliyorum, gölgeni
    Güneşin yağmura vuran gölgesini
    Fildişinden bir taş gibi öpüyorum seni
    Yani seni diyorum öpmek akıp giden suyu
    Suda oynayan ışığı
    Işığı ışıkla dolduran aşkı, adını
    Gömüyorum sessiz çığlıklara, suya, uçurumlara

    Sen avuçlarından gizli kuşlar geçiren
    Bilmez misin ki bulut
    Bir balık sürüsüdür o göksel denizde
    Ben seni izliyorum nicedir daldırıp ellerimi
    O bulutların arasından çekip çıkarmak için seni

    Sen altın yada güneş ışığı bir bıçakla kalbimi oyuyorsun
    Oyulmuş iskeletimden karanlık bir rüzgâr gibi geçiyorsun
    Bir ırmak gibi geçiyorsun zaten hiç durmadan
    Zaten hiç durmadın ki, nereye gittiysen
    Bir güvercin uçuşuyla oraya dek izledim seni
    Yeşeren okyanusların, köpüren dalgaların içinden


    Diyorum ki köpüğü sudan ayırmak ya da akşamı
    Rüzgârın yitik belleğiyle uçarken ben
    Bir kayayı çekip çıkarmak ırmağın derisinden

    İşte öyle seviyorum seni, bir taş
    Nasıl sonsuzca düşerse
    Sonsuzluktan bir sonraki uçurumlara"
    Tuğrul Tanyol
  • Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamı dır, Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor..
  • 29 Nisan Cuma akşamı başladım, elimde fosforlu kalemim okumaya koyuldum, 15 gun icinde o aralar cok yogun olmama ragmen bitirdim. Bazen bu kadar yoğun bir şekilde bir kitabın derinliklerine dalmak çok keyifli oluyor.
  • Bir nisan akşamı,
    Nisan ayının son akşamı
    Rüzgarın hafif esintisini hissettim.
    Ama nasıl hissetmek...
    Sanki bana bir şeyler söylemek istiyordu.
    Düşündüm.
    Hep böyle zamanlarda yalnız kalmak arzusu duyardım.
    Hayatımı şöyle bir gözden geçirmek için.
    İlk olarak kendime,
    Zamanın ne kadar da hızlı aktığını söylerdim.
    Bu çağlarda zaman hep mi hızlı akar acaba?
  • 30 Nisan pazartesi akşamı beraat kandili efendimiz,o gece hakkında şöyle diyor;o gece güneş batınca ALLAHU TEALA gün ağrıyıncaya kadar;bende mağrifet dileyen yokmu ona mağrifet edeyim...ey kullarim benden rızık isteyen yokmu onu riziklandiriyim..bir bela ile müptela olan yokmu ona kurtuluş vereyim'diye buyurur.Her kim o kutlu geceyi paylaşıp duyurursa Allah ondan razı olsun.