Bir hayalin büyüsüne kapılmak mı, bir hayali gerçekleştirmek mi? Bana her zaman hayal kurmak, hayale ulaşmaktan daha güzel gelmiştir. Bilinmezlik her zaman çekicidir. Martin'in yaşadığı da tam olarak bu. Bilinmezliğin içinde yaşadığı heyecan, tutku ve bilmişliğin içinde ki o anlamsızlık. Peki ama bu hayatta mutluluk tam olarak nerede konumlanmış? Cahilliğin kalabalığı ve vahşiliğinde mi yoksa bilgeliğin yalnızlığında mı? Martin Eden bu serüveninde her iki konumu da bizimle buluşturuyor. Bu kitap tam anlamıyla hayatın ta kendisi. Martin Eden ise hepimizi temsil eden bir karakter. Herkesin bu serüvene katılmasını şiddetle tavsiye ediyorum.
Yazının geri kalanı spoiler içermektedir ! :)
O akşam, Ruth'ların evinde ki ilk misafirliğinde hantal vücudu ile yalpalayarak yürürken Swinburne ile karşılaştığı o akşam, ne kadar da heyecanlı ve hayat doluydu. Ruth muazzam derecede güzeldi. Martin, burjuvalar ile ilk defa tanışmış ve tanıştığı bu yeni hayat tarzının büyüsüyle içmeden sarhoş olmuştu. O gün, Ruth'un aşkına layık olabilmek adına bu hayat tarzına dahil olması gerektiği düşüncesiyle, çok çalışıp tıpkı onlar gibi (!) bilgili ve entelektüel olamaya karar verdi. Kitabın büyük bir bölümünde Martin'in ne kadar istikrarlı ve hırslı çalıştığına tanıklık ediyor ve onun bu öğrenme açlığını takdir etmekten kendimizi alamıyoruz.
Martin okuduğu kitaplar ve edindiği bilgilerden sonra kendi sınıfı olan işçi sınıfından ayrı düşüyor, artık onlar gibi bakamıyor hayata. Fakat aynı zamanda burjuva sınıfının da ne kadar yüzeysel bilgilere sahip olduğunu ve sahip olmadıkları bilgiler üzerinden ne kadar kibirlendiklerini fark ediyor ve neredeyse onlardan tiksinir hale geliyor. Peki ama şimdi Mart hangi sınıfa ait?
Bu yola Ruth'un aşkına layık olabilmek adına çıkan Martin, bir noktada bu