Her zaman birbirlerini bulacaklardı ve bundan kaçışları yoktu. Kaderin gizli bir sabrı vardır. İplik iplik dokuduğu o ince bağ, her kopuşta yeniden örülür, her uzaklıkta yeniden gerilirdi. Onlar istemese de birbirlerinin adımlarına karışan toz, birbirlerinin nefeslerine sinen koku, birbirlerinin gözlerinde yankılanan fısıltı, hep bir çağrı gibiydi. Görmedikleri bir el, görünmez bir pusula, onları yüzlerini daima aynı yöne çeviriyordu.
Birbirlerini bulduklarında içlerinde yıllardır saklanan boşluğun kapanacağını sanıyorlardı. Sanıyorlardı ki kavuşmak, eksik olan parçayı yerine oturtacak. Sanıyorlardı ki kucaklaşmak, bütün acıların üstünü örtecek. Ama hakikat çok daha keskin, çok daha kanatıcıydı.
Çünkü buldukları şey geçmişin yaralarını sarmak değildi. Geçmiş zaten çoktan eskimiş bir kitaptı; sayfaları yırtılmış, satırları silinmiş, acısı donmuştu. Onunla barışmayı öğrenmişlerdi. Ama gelecek… Gelecek taptaze, el değmemiş bir kâğıttı. Ve her kavuşmaları o kâğıda kanla yazılmış yeni bir cezanın ilk satırıydı.
Onlar buluştukça zaman eğiliyordu.
Sanki Tanrı onların yan yana gelişini kaldıramıyor, gökyüzünü biraz daha daraltıyordu. Bir bakışları, bir aynanın çatlayışıydı. Bir kelimeleri, zincirlerin daha da sıkılışı. Bir susuşları, yeraltında kabaran bir fırtınanın uğultusuna eşitti.
Kader inatla aynı oyunu oynuyordu.
Onları birleştiriyor, sonra bedelini ağır ağır ödetiyordu. Her kavuşma, bir müjde gibi başlayıp ölüm gibi son buluyordu. Her sarılış, bir dua gibi fısıldanıp bir lanet gibi yankılanıyordu.
Çünkü bazı karşılaşmalar şifa değil, ilenç taşır. Bazı ruhlar yan yana geldiğinde huzur değil, cehennem çağırır. Ve bazı insanlar, birbirlerine ait değildir birbirlerini sadece yok etmek için seçilmiştir.
Ve sonunda anladılar.
Birbirlerini bulmak, bir armağan