"Su hatırlar. Unutan insandır."
Her şey Mezopotamya'nın antik şehri Ninova'da zalimliği ile bilinenmesine rağmen dünyanın en büyük ve kapsamlı, kapısında devasa yarı insan yarı hayvan lamassu heykelleri bulunan kütüphaneye sahip olan Asur kralı Asurbanipal'ın kafasına düşen yağmur tanesi ile başladı. Kralın en büyük düşkünlüğü Gılgamış adlı kahramanın hikayesinin anlatıldığı şiirleri toplamaktı. Asurbanipal şiirin tamamını adı gibi bilse de bu destanı kendine göre yorumlayan hikaye anlatıcıları olduğu da biliyordu.
Bu yüzden elçilerini bu şiirin yazıldığı tabletleri toplamak için görevlendirmişti. Bulduğu tabletler arasında ise en değer verdiği akıl hocası ile çocukken incelediği lapis lazuli adı verilen parlak renkli bir taşa işlenmiş olanıydı. Onu diğerlerinden ayrı tutmasının bir diğer sebebi ise yasaklanmış tanrıça Nisaba'ya ithaf edilmesiydi. Bunu halk bilmemeliydi, çünkü bu onları cesaretlendirip isyana teşvik edebilirdi.
Halkı bu tableti göremedi çünkü zalim kralın kendi kardeşi de dahil pek çok düşmanı vardı ve o çok sevdiği kütüphanesi ile birlikte tüm şehri yağmalanarak yok edildi ve herşey yıkıntıların altında kaldı. Ta ki İngilizlerin kazı çalışmaları ile British Museum a getirilene kadar.
Kralın başına düşen su tanesinin görevi bitmemişti, tüm vahşete şahit olduktan sonra bu sefer 1840'larda Thames Nehri kıyısında dünyaya gelen hafızası ile insanları şaşırtan Lağımlar ve Gecekondular kralı lakaplı Arthur'un diline bir kar tanesi olarak kondu.
Yoksul bir öğrenciyken, ünlü bir matbaada çırak olan, lamasuların ihtişamına kapılıp müzede çiviyazılı kil tabletlerin şifresini çözerek Gılgamış destanına ulaşan, dayak yediği müdürün odasında Ninova ve Ezidiler ile ilgili kitaplara gözü takılan Arthur'un bu destansı şiirin büyüsüne kapılarak Dicle nehri
"Bir şans tanınıp biraz da destek verildiğinde, her insan becerisini geliştirebilirdi. Sonuçta, bir bireyi diğerinden ayıran şey yetenek değil tutkuydu belki de. Ve tutku da, bir kalp huzursuzluğu değilse, yatağına sığmayan bir nehir gibi sınırlarınızı aşmak için yoğun bir özlem değilse, neydi?"
"Tuhaf şeydi, insanın bir zamanlar sıkı sıkıya sarıldığı inançlarını yitirmesi. Kanaatlerimizi bir öbek anahtar gibi yanımızda taşımak ama sonunda bunların hiçbir kapıyı açmayacağını fark etmek ne kadar garipti."