Aman Tanrım! Gün batmadan öleceğim doğru mu? İdam edilecek kişinin ben olduğum doğru mu? Dışarıdan gelen o boğuk çığlıklar, şimdiden rıhtımlarda neşeyle toplanan o insan kalabalığı, kışlalarında hazırlanan o jandarmalar, siyah cübbeli o rahip, elleri kanlı o adamlar, bütün bunlar benim için mi? Demek burada kımıldayan, soluk alan, tıpkı herhangi bir masa gibi bu masanın yanında oturan, belki de başka bir yerde olması gereken, dokunan, hisseden ve giysilerinde hâlâ kıvrımlar oluşan ben öleceğim!
XXVI
Avukat bana ne diyordu? Kürek mahkûmiyeti! Tabii, evet, ölmeyi bin kez tercih ederim! Kürek mahkûmiyeti yerine giyotin sehpasını, cehennem yerine hiçliği, boyunduruk yerine boynumu giyotinin bıçağına teslim etmeyi yeğlerim!
Nasıl? Güneş, ilkbahar, çiçekle dolu tarlalar, sabah uyanan kuşlar, bulutlar, ağaçlar, doğa, özgürlük, hayat, bunlar artık benim değil mi?
Evet! Kurtarılması gereken ben değil miyim? Bu imkânsız mı? Yarın, belki de bugün ölmem mi gerekiyor? Bu gerçek mi? Aman Tanrım! İnsana başını zindanın duvarlarına vura vura parçalatacak kadar dehşet verici bir düşünce!