İlk incelemem ile karşınızdayım.
Öncelikle Schopenhauer'in yaşamına ve felsefesine değinmek istiyorum.
Arthur Schopenhauer’ın felsefesi bir yandan Hristiyanlık ve Budizm'e diğer yandan Kant’ın
idealizmine dayanır. Merhametin ahlaki önemini analiz etmesinden ve bu analizde daha çok Hıristiyanlık
ve Budizm’e dayanmasından dolayı ahlak filozofları arasında önemli bir yeri vardır.
Dönemin filozoflarıyla karşılaştırdığımız zaman gayet yalın bir dil kullandığını söyleyebiliriz. Bu onun felsefesini anlamamızı bir noktada kolaylaştırıyor. Kendisi oldukça karamsar biri bundaki en büyük pay ailesi. Annesinin nefret söylemi içeren mektupları, babasının intihar etmesi onun bu karamsar düşüncelerine yön verdi. tanrıya olan inancı pek uzun sürmedi henüz on sekiz yaşındayken: "bu dünya tanrı tarafından yaratıldı öyle mi? hayır! şeytan tarafından yaratılmış olmalı." söylemi ile dikkat çekti.
Schopenhauer bu dünyayı anlamanın asıl yolunun var olan acıyı, ıstırabı, kötülüğü kabullenmekten geçtiğini her insanın az ya da çok yüreğinde nefret, öfke, kin gibi duyguların yattığını söylüyor. öte yandan karakterin doğuştan geldiğini özgür bir iradeye sahip olmadığımızı belirtiyor. kitapta belirgin olarak Kant'ın felsefesini, Shakespeare'dan bölümleri görebilirsiniz.
Dünya gerçekçi filozofumuzun gözünde acı çekmek için tasarlanmış bir tiyatro oyunudur. Bu yüzden onun için hayalperest olan Sokrates ve Platon'u sürekli eleştirmiştir. gelecek yoktur "şu an" vardır ve ümit anlamsızdır. Onun izinden giden önemli filozoflardan olan Frıedrıch Nietzsche' de Sokrates'i eleştirmiştir. Ve o çoğumuzun bildiği sözü söylemiştir:"Ümit kötülüklerin en kötüsüdür. Çünkü; işkenceyi uzatır."
Kitapta çokça geçen bizi sarmalamış bencillikten "merhamet" ile kurtulacağımızı söylüyor. Ona göre insan
acıya neden olan insanla acı çeken insan arasındaki fark sadece olgusaldır. yaşama istemi, bütünüyle büyük acılarla özdeştir. istem sadece bunu anlayabildiği takdirde bu acıyı tedavi edip sona erdirebilir.