Çocuk doğduğu an, evde görünmez bir tören yapılır. Anneye kocaman, taş gibi bir sorumluluk madalyası takılır; babaya ise parlak bir hobi rozeti iliştirilir. O andan sonra anne, çocuğun nefesini duymadan uyuyamaz hale gelir. Baba ise çocuğun kahkahasını duyunca sanki sahneye çağrılmış bir komedyen gibi keyfe gelir.
Aradaki fark, koca bir dağı sırtında taşımakla, arada bir gidip o dağın manzarasını beğenmek arasındaki uçurumdur.
Birçok baba maalesef hâlâ babalığı çizgi film kıvamında sanıyor. Ah ulan! Biz bu modele bile razıydık da... Neyse, o faslı sonra açarız.
Çocuğu sevmek, güldürmek, iki tatlı salaklıkla eğlenceli baba imajı çizmek güzel elbet ama babalık, çocuk gelişim kitaplarının pastel cümlelerinden değil, uykusuz gecelerin çökük gözlerinden, bitmeyen ihtiyaçların paslı sabrından, aynı soruyu kırk beşinci kez cevaplamanın sinir sisteminden ölçülür. Gerçek sorumluluk sahibi insan sıkıcı olandan kaçmaz; bilakis onun içine girer. Çünkü aile dediğin yer, sıkıcılığın bile mesai saatine tabi olmadığı bir alan.
Anne yorulmaz, anne tükenir.
Onu yoran şey yük değildir zaten.
O yükü sırtından alacak bir omuzun yokluğudur. Bir evde, o yapar zaten algısı varsa, orada kadının nefesi daralır, adamın omurgası ise gereksiz bir özgüvenle çelikleşir.
Gerçek baba zaten eve misafir gibi gelmez. Ayakkabısını çıkarıp koltuğa yayılıp bugün biraz eğlendireyim de iyi baba olayım numaraları çekmez.Ev onun evidir.
Çocuk onun çocuğudur.
Yorgunluk da sorumluluk da endişe de ortaktır. Babalık esasında annenin sırtına çöken görünmez dağı fark edip benim sırtım da bu dağın yarısını taşımak için yaratıldı, diyebilmektir. Yardım etmek değil; mesuliyeti paylaşmaktır.
Çünkü o çocuk, iki insanın hayatlarını birbirine sürterek yaktıkları ateşten doğmuş bir köz değil midir? Peki nasıl olur da