Bu kitabı bitirince aklımda bir soru belirdi: Gerçekten bir insan tek bir hayat mı yaşıyor? Yoksa bir kadın, tek bir ömrün içine birden fazla hayatı mı sığdırıyor? Çocukluk var mesela. Ama o çocukluk pek de güvenli değil. Vatansızlık var. Ama kitapta bu kelime, politik bir terim gibi değil. Kadınlık var, annelik var, evlat acısı var, aşk acısı var. Ve hepsi aynı kadının içinde barınıyor. En çok hoşuma giden şeylerden biri, kitabın acıyı büyütüp dramatikleştirmemesi. Sakin bir dille anlatıyor. Hatta bazen o kadar sakin ki, “Bu kadar şeyi bu kadar düz bir sesle nasıl anlatabiliyor?” diye düşündüm. Ama belki de gerçek acı zaten böyledir; sessizdir. Okurken sıkılmadım, akıp gitti. (14 günde okudu yazdığına bakmayınız, esasında 1 gecede okudum) Ama bittiğinde fark ettim ki, aslında hafif bir kitap değilmiş. İçinde taşınan yük oldukça ağır. Bir kadın kaç kimlik taşır? Ve bu kimliklerden hangisi gerçekten ona aittir? Ben bu kitabı sevdim. Çünkü hayatı süslemiyor, aşkı romantikleştirmiyor. Annelik, kutsal bir mertebe gibi durmuyor. Her şey çok insani, çok gerçek.
Özellikle kadın arkadaşlarıma okumalarını tavsiye edeceğim bir kitap. Annesinden; annesine. Annesinden; kendisine. Kendisinden; kızına…
Esenlikler dilerim!