çocukluğum, ay ışığının gölgesinde kurduğum hayâllerle aramızda yaklaşık bir ışık yılı mesafe olduğunu görse yine de kurar mıydı o hayâlleri? kurardı hiç şüphesiz. çünkü her hayâl bir gün gerçekleşmek üzere inşa edilmez. bazıları hayatın soluk renkli duvarlarını bi nebze de olsa renklendirmek için vardır. peki ya gerçekleşmemesinden korkup kurmaktan dahi kaçtığımız hayaller? sonrasında gelen acı bi tebessümle kabulleniyorsun tüm bunların hayâl dünyasının bir yansıması olduğunu..
n.
gerçeklerle yüzleşmek damağımda acı bi tat bırakmıştı adeta. hazır değildim belki bu gerçeklere. belki de kabullenmek istemiyordum. beklentilerin sadece üzdüğü bir dünyada nedensizce kanadı kırık umutlara tutunuyordum. ve bu hâlim beni fazlasıyla tutsak etmişti. kendimin esiri miydim yoksa hayat rüzgarının savurduğu bir yaprak mıydım muammaydı. tek bildiğim içimden geldiği gibi yaşamaktı. böylesi en azından acı vermiyordu. n.
etrafında kimsenin olmadığını bildiğin ıssız bir mekanda kendinle bile konuşamıyorsun bazı konuları. en çok güvendiğin kendinken en çok kırgın olduğun da kendin oluyor. her konuda kararsız kalıp türlü çelişkiler içerisinde boğulmaktan da öte bir his yoktur sanırım.
içimde birbirine doğru hızla gelmekte olan iki tren çarpışmıştı sanki. bu his bana tanıdık değildi evet. ama artık alışkındım yeni hislere, yenilmelere. her savaşın mağlubu konumunda olmak ve kazanmak hissini sadece hayallerde yaşamak nedendir?