...o anda, o konuşurken, ben yazarken, gözlerinden gökyüzü, gözlerinden denizin yeşili, gözlerinden, bir prensesi bile kötülüklerden koruyamayan o deniz kulesi geçerken biliyor muydum acaba, artık bizim yapabileceğimiz bir şey kalmadığını...
Gideli bir kaç saat oldu, seni tanıyalı birkaç saat oldu, seni özledim, kimsin sen, seni özlemekten korkuyorum, sen gittiğinde ilk duyduğum bu oldu, korku, neden korktuğumu bilmiyorum, hayır, biliyorum, sanki o hiç yokmuş gibi davranıyorum, sen de öyle, başka türlü bütün bunları düşünemem, hayal bile olsa bu titremeyi duyamam, pek çok acıdan, sessiz bir bahçedeki uzun göz dalgınlıklarından, tanımadığım insanlar arasındaki sonuçsuz arayıştan sonra bir ışık parçası, herkesin görmek istediği bir düş belki bu...
Bana şiir yazmanın bu ülkede geçersiz bir şey olduğunu söylediler, kim bilir kaç kez, daha küçücük bir kızken, üstünde Japon resimleri olan defterimi bulduklarında bile söylediler. Ne olduğunu anlamadıkları, arka arkaya dizilmiş sözcükleri şiir sandılar çünkü. Annem o defteri aldığı ve sakladığı için yazdıklarımı hatırlamıyorum -kırmızı/deniz/çıngırak/sis/misafir kız/kurabiye çocuk/balıklı havuz- o geceyi, yatağımın altında defterin bulunduğu günün gecesini, duyduğum acıyı ve ölme isteğini iyi hatırlıyorum ama. Öylece yattım, tavana bakarak, artık hayal kurmadım, bir şey düşünmedim ve bir daha o yataktan hiç kalkamayacağıma inandım. Arka arkaya dizilmiş sözcükler, hayal kahramanları, kendi kendime kurduğum dünyalar... Hepsi yasaklanmıştı.