"Tabiat," dedim, "insanın tehlike ânında itaatsizlik ettiği tanrı'nın sesidir. Mademki biz, aşkın mucizesiyle de olsa böyle sessizce birbirimize doğru çekildik, ruhlarımızda ilahî bir yatkınlık olmalı. Seninle ben," diye ekledim, "birbirimiz için yaratılmış olmalıyız. Bu içgüdüye itaat etmemek için, çılgın birer isyankâr olmalıyız."
Olalla! dokunuşu beni diriltmiş, yenilemiş, haşin yerküreyle eski bir ahengi yakalamamı sağlamıştı; insanın kibar düzenler içinde unutmayı öğrendiği yüce bir ruh mertebesiydi bu. Aşk, içimde gazap gibi yanıp tutuştu, şefkat vahşete dönüştü. Ondan nefret ettim, ona hayran oldum, acıdım, coşkuyla tapındım. Bir yandan ölü olan şeylerle, bir yandan da halis ve merhametli tanrımızla aramdaki bir bağ gibiydi o. Hem vahşi hem ilahî, aynı anda dünyanın hem masum hem de azgın güçlerine benzeyen bir şeydi.
Gözlerinden dışarı bakıp ruhumu fetheden o ruhun kudreti, kalbimi sarıp sarmaladı ve dilimde bir şarkıya dönüştü. Olalla damarlarımdan aktı: benimle bir oldu.