“Duygusal aşırılık yerine kişisel disiplin, kişiliksizce boyun eğiş yerine kendi özgürlük ve bağımsızlığına değer verme becerisi; budalaca ‘sevgili’nin yabancı görüntüsünü içine almak ve yansıtmak yerine kendi kişiliğini ortaya koymak. Bekaretin iki yüzlü maskesi yerine aile mutluluğuna hakkı olduğunu sergilemek, son olarak da aşk ilişkilerine yaşamda daha önemsiz bir yer vermek. Artık karşımızda ‘kadıncağız’, erkeğin gölgesi durmuyor, karşımızda duran kişilik insan olarak kadındır.
“Yeni kadınlar” sevdiklerinde yalnızca kendilerinin olunmasını istemezler. Kendi duygusal özgürlüklerine saygı gösterilmesini bekledikleri için bu hakkı başkalarına tanımayı da öğrenirler. Bir çok çağdaş romandaki kadın kahramanın rakibesine karşı tutumu tipiktir. Sülfürik asit ve karalayıcı saldırılar yerine diğer kadına ölçülü ve duyarlı bir tutumla karşılaşmaktayız. “Yeni kadın”da insan, giderek daha sık kıskanç “kadıncağızı” yenmektedir. Bu yolla insanlar arasındaki ilişkilerin niteliği değişmektedir. Kadın kendini öncelikle ya da hatta cinsel obje olarak kavramayı bırakır, kendisine kadıncağız olarak değil de, ben olarak, bağımsız kişilik olarak saygı duyulmasını ve değer verilmesini ister. Yeni kadın içindeki kadıncığa yönelik bir aşağılamayı affeder ama kişiliğine karşı en küçük bir dikkatsizliği hiçbir zaman unutmaz.
Aşk, evlilik, aile hepsi ikinci dereceden geçici olgulardı. Bunlar varlıklarını hep sürdürdüler , tekrar tekrar yaşantıma karıştılar; ancak erkeğe duyulan sevgi ne kadar büyük olursa olsun, kadınlığa özgü özveri eğilimim açısından belli bir sınırı aştığında, içimde yeniden başkaldırı patlak veriyordu.
…erkeğin “ben”imize müdahalesine karşı sonsuz bir savunma savaşıydı, iş ya da evlilik ve aşk sorunu alanında bir savaş. Bizler, daha yaşlı kuşak, çoğu erkeğin yaptığı, bügün genç kadınların da öğrendiği gibi çalışma ve aşk özlemini, çalışma varoluşun temel amacı olarak kalacak biçimde uyum içinde bağdaştırmayı henüz başaramıyorduk. Yanılgımız, her keresinde sevdiğimiz adamda, insanın ruhunu birleştirebilmeyi umduğu ve biz ruhsal-bedensel güç olarak tümüyle onaylamaya hazır biricik kişiyi bulduğumuza inanmamızdı. Ancak bu durum hep beklenenden farklı oluyordu, çünkü erkek sürekli kendi “ben”ini bize zorla benimsetmeye ve bizi tümüyle kendine uydurmaya çalışıyordu. Ve böylece hepimizde ve her keresinde kaçınılmaz bir içsel başkaldırma doğuyor, o zaman aşk zincire dönüşüyordu. Kendimizi boyunduruğa vurulmuş hissediyor ve aşk zincirlerini gevşetmeye çalışıyorduk. Ve sevilen adamla bitip tükenmek bilmeksizin yineleyen savaştan sonra kendimizi kurtarıyor ve özgürlüğe koşuyorduk. O zaman da yeniden tek başına, mutsuz, yalnız ama özgür oluyorduk-sevilen, seçilmiş iş için özgür…
Bir ülkede iyi bir hükümet olduğunda sözler ve davranışlar sonuna dek özgürdür. Kötü bir hükümet iş başındayken davranışlar belki sonuna dek özgürdür ama konuşmalarda sakıngan olmak gerekir.