Şimdi ''adam olmak için'' geldiğim İstanbul'da, Kürtçe'yi de unuttum, körük çekmeyi de.
Burada öğrendiğim yarım yamalak ana dilim Ermenice'yle de iki satır ''adam olan'' kendimden, üç satır da Haço'dan söz ettim.
"Anamı öte tarafa , öbür dünyaya yolculadığımızda ben onun tekrar geri döneceğini zannediyordum . Olmadı .Gelmedi. İki satır da yazmadı. Zaten yazamazdı, okuması yazması yoktu . Köylüydü Anam , okuma yazma çağlarında , okulsuzluktan okula gidememişti , ama kendince daha çok işe yarar , çok daha faydalı şeyler öğrenmişti . İyi hamur yoğururdu..."
Çok su taşıdım. Satoların kapısının önünde epeyce testi de kırdım. Ancak kırılan her testiyle bir parça da benim kalbimin kırıldığını, bitip tükendiğimi, Sato'ya bağlanmış, vurgun yemiş kalbimin delik deşik olduğunu anlayan bir Allah'ın kulu da çıkmamıştı.
"Bizim oralarda, Diyarbakır'da, ekmek çok yenir. Ekmeksiz yemek yemek, ekmeksiz karın doyurmayı denemek, açlık denen şeyin ne olduğunu bilmemek gibi bir şeydi. Ekmeği ne denli sevdiğimizi, ne kadar çok yediğimizi de günlük konuşmalarımızda dile getirirdik. Birine "Gel otur, yemek yiyelim" demez "Gel ekmek yiyelim" derdik. Yemek yerken yanımıza gelen birine veya misafirimize, "Yemek yedin mi?", "Aç mısın?" diye sormaz. "Ekmek yedin mi?" diye sorardık. Biz şuna inanırdık: Ekmek yememiş bir insan tok olamaz, mutlaka açtır..."