• Vaktiyle şark sultanlarından birini evladı olmuyormuş. yıllarca dualar edip adaklar adamışlar.nihayet müneccimler sultana bir oğlunun dünyaya geleceği müjdesini vermişler. ne var ki vakt ü zamanı tama olduğunda ortaya bir tosuncuk teşrif etmiş.

    güneş doğup batarken sultan ihtiyarlamış, şehzade delikanlı olmuş. ancak haylaz oğlan hiç terbiye kabul etmez, ilim öğrenmez, hükümet ilmine ilgi duymazmış. bir çok hocalar eskitilmiş; türlü lalalar tutulmuş nafile! nihayet sultan ülkenin en ünlü alimini huzura çağırıp ferman eylemiş ki;

    -bak a molla! artık bir ayağım çukurda. sana iki sene mühlet! şehzademizi tahtımıza layık bir veliaht yaptın yaptın; aksi takdirde başını vurdururum.

    hünkar emri bu, karşı çıkmak ne mümkün! ‘emriniz başım üzre sultanım!’ deyip işe koyulmuş alim. binlerce meşakkat ve çile içinde elinden geleni yapmış. sayılı gün çabuk geçer derler, iki yıl da hemen sonuna gelivermiş.

    sultan hem şehzadeyi halka takdim etmek; hem de onun nasıl yetiştiğini görmek için bir şölen tertiplemiş. tellallar çıkartıp muayyen bir günde herkesi şehir merkezine toplatmış. uygun bir mahalle taht kurulmuş. yanına da bir kürsü. bu kürsüden şehzade halka hitap edecek ve böylece alim de imtihandan geçirilmiş olacaktır.

    söylemekten söz uzar artar
    söyleyenden dinleyen arif gerek

    nihayet şehzade kürsüye çıkmış. herkes pür dikkat, müstakbel sultanlarının ne tür bir yiğit olduğunu görme çabasındalar. herkes bu günü bekliyor

    şehzade olup bitenin farkında mı bilinmez önce bir öksürmüş, ardından sağ elini havaya kaldırıp haykırmış:
    -ey halkım! bir ok attım kebap oldu!..
    -?!..

    önce büyük bir sessizlik olmuş. herkes bunun ne menem bir nutuk olduğunu düşünürken şehzadeye hocalık yapmış olan alim yerinden doğrulup kürsüye gelmiş.

    -değerli vatandaşlar! şehzademiz veciz konuşmayı sever. ben size izah edeyim. geçenlerde şehzademizle bir ava çıkmıştık. şehzademiz uzaktan bir ceylan gördü. ben ok menzilinin dışında diye düşünürken şehzademiz kemanını gerdi ve okunu fırlattı. ne görelim tam isabet! ceylan yerde. o akşam bir şölen yaptık. ceylanı kebap eyledik. öyle nefis bir eti vardı ki!

    bu açıklama ile halkta büyük bir sevinç. ok atılınca kebap olmanın şerefine çığlıklar, alkışlar, ıslıklar!.. bu hale şehzade de şaşırmış. birkaç dakika sonra halkın coşkusu sakinleşmiş. herkes karşılarında böyle veciz konuşan, ok atmakta mahir, yiğit bir şehzade görmekten memnun, nutkun devamını dinlemek üzere yine dikkat kesilmiş. şehzade !meğer ben neymişim!’ diye kendini keşfetmenin memnuniyeti içinde halkına bakmış. büyük bir hatip edasıyla yine sağ elini havaya kaldırmış:
    -bir ok attım göl oldu! deyivermiş.

    herkeste yine bir şaşkınlık. manayı kavrayamamanın sıkıntısı ile gözlerini hocaya çevirmişler. hoca yine kürsüye çıkmış ve açıklamış:

    -ey ahali! şehzademiz veciz konuşmalarına devam etmekteler. bendeniz açıklayayım. bir gün kırlarda geziyorduk. birde ne görelim. büyük bir kaya , ırmak yatağını tıkamış; sular yanlış mecralara akıyor. ilerideki göl ise kurumak üzere. şehzademiz yine yayını eline aldı. okunu gerdi ve fırlattı. ok gitti, gitti, kayaya tam isabet! kaya bu okun şiddeti ile parçalandı ve ırmak yatağını buldu. ardından kurumak üzere olan göl sularla doldu. etrafta tarlası bulunanlar bir bir gelip şehzademe teşekkür ettiler!

    bu açıklama ile halkta evvelkinden daha büyük bir coşku, sevinç. yine çığlıklar, alkışlar!.. hükümdarın keyfine diyecek yok. oğlunun başarısını gördükçe içi içine sığmıyor. her ne kadar, veciz sözün bu denli tercümeye muhtaç olanı devlet işinde zaid addedilse de hocasının maharetine ve bunca yıldır yanlış tanıdığı şehzadesine başarısına tahsinler okumakta.

    bir müddet sonra alkışlar susmuş, halk veciz nutukları dinlemeye teşne, şehzade elini yine havaya kaldırmış:
    -bir ok attım aşure oldu?
    -?!..

    halk hiç vakit kaybetmeden gözlerini hocaya çevirmişler. hoca bakmış içinden çıkılır bir söz değil. bunu nasıl şerh etsin, ne yolla açıklasın? zırva te’vil kabul eder mi? yerinden doğrulmuş. ağır adımlarla hünkarın huzuruna varıp etek öpmüş ve boynunu bükerek:

    -hünkarım, demiş, işte kılıç, işte kelle. boynumu vurdurunuz, lakin ben de öğrenmek istiyorum, şu eşekoğlu eşeğe sorun bakalım nasıl aşure olmuş?!..

    ***Bu Kıssa Alıntılanmıştır ***
  • Sen benim derimden çok daha benimsin. Seni ararken

    İçimde, damarlarımda, kanımda, ışıkla örülmüş 

    Gizemli dokularımda şendin bulduğum. Sanki kandın sen

    Taştın, azıktın.

    Bense dışında kaldım aklın, çılgınlığın, giysilerin, 

    Eski bir karanlık ve ormanlar soyundan geliyorum,

    Ama tıpkı bir kuyudaymış gibi iki büklüm girip 

    Kör bir adam gibi el yordamıyla 

    Yolumu bulmaya çalışırken topraklarımda, 

    Adımlarıma yön verecek parmaklıklar yoksa da 

    Vardır senin gülünün büyümesi evimde 

    İçimde büyümeyi sürdürüyorsun,

    Köklerin çok derinde

    Yapraklarında parmak uçlarımı yakmadan 

    Gözlerine dokunmam olanaksız 

    Susuzluğumda bedeninin yangınları tutuşur 

    Kurar yüzünün yaprakları yokluğunu 

    ‘Kim var orada, kim var orada?’ diye sorarım sanki gecenin

    Geç saatlerinde 

    Birisi kapımı çalmış gibi

    Bir de bakarım ki boşluğun ortasında rüzgârdan başka bir şey yoktur 

    Sulardan, ağaçlardan, gündüzleyin yaktığımız 

    Ateşlerden sönmeye yüz tutmuş 

    Sanki hiçbir şey yokmuş da 

    Var olan her şey oradaymış gibi 

    Sanki yeryüzünün bütün toprakları kapımı tıklatıyormuş gibi

    Adsız, yaşam gibi belirsiz

    Filizlenen bitkiler ve çamur gibi bulanık,

    Gözlerimi kapar kapamaz uyanırsın canevimde

    Ben toprağa uzanınca doğarsın uçuşan tozlar gibi,

    Yatağını aşındıran nehir

    Birbirine dolanmış çıplak ağaç köklerini koruyarak büyürse 

    Sen de onlar gibi büyürsün bende

    O nasıl karanlığıyla birlikteyse, sen de benimle birliktesin 

    İşte kan ya da buğday, toprak ya da ateş

    Yaşarız burada, bir tek bitkiymiş gibi

    Yapraklarının anlamını bilmeyen.
  • "Bir şey yap. Çırılçıplak yetimi boynumuza dolamak istiyor!"

    Zeynep Kadın, çırılçıplak derken, ben, tatlı bir ürperme geçiriyorum. Onu, bütün o kaba esvaplarının içinden kalın kabuklu bir yemiş soyar gibi soyuyorum. Mutlaka teninin kuruca bir beyazlığı vardır. Göğsü ve kalçaları dolgun, omuz başları gevrektir.

    "Ah, Mehmet Ali'm burada olsaydı, ben ona gösterirdim" dedi.

    Ben burada değil miyim? Sana söyledim, beni her işte Mehmet Ali'nin yerine koy diye.

    Kadın, tuhaf bir şey söylemişim gibi yüzüme baktı.
  • Sözcükler, suskunluklar, şarkılar, ağıtlar, yeminler, ihanetler, kahkahalar, gözyaşları, sevinçler, hayal kırıklıkları ve yüzler... En çok da yüzler. Neden söz ettiğimi biliyorsunuz. Bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikâyeler biter. Birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç, bütün çocuklar büyür.
  • "Herkes tarihin akışına kapılıp gidemiyor Sofie. Bazılan durup ırmağın kıyılannda biriken şeyleri toplamak zorunda." "Ne kadar tuhaf bir ifade!" "Ama gerçek bu çocuğum. Sadece kendi zamanımızda yaşamıyoruz. Tarihimizi de taşıyoruz yanımızda. Unutma ki burada gördüğün her şey bir zamanlar yepyeniydi. 16. yüz yıldan kalma şu küçük tahta bebek belki de bir kıza beşinci yaşgününde hediye edilmişti. Büyükbabası tarafından mese la ... Sonra on yaşlanna geldi bu kız Sofie. Sonra yetişkin bir kadın oldu, evlendi. Belki bir kızı oldu ve o çocuk da aynı tah ta bebekle oynadı. Kadın giderek yaşlandı ve günün birinde hayata veda etti. Belki uzun sürmüştü yaşamı, ama artık yoktu işte. Bir daha da hiç geri gelmedi. Aslında dünyaya ol dukça kısa bir ziyarette bulunmuştu. Ama bebeği -bak, o ha la rafta oturuyor."
  • Erkeğine bağlı olan dişi, bir bakışta belli olur.
    Nasıl mı diyeceksiniz? Bunu sezmek gayet kolay, fakat anlatmak güçtür.
    İşte, ben hissediyorum.
    Emine'nin bütün varlığından İsmail'e karşı sızan bu kayıtsızlığın, belki, bu tiksintinin nedenini kendine sorsam, o da bana anlatamaz. Bu bir zekâ işi değildir.
    Ruhun derinliklerinde bizden daha içeri bir şey, kör, sağır, dilsiz ve karanlık bir varlık; o ister, o istemez.
    O sever, o sevmez ve
    biz onun itaatli aleti oluruz.
  • Affetmediğimiz ve omuzlarımızda yük gibi taşıdığımız herkes bizi mutsuzluğa itiyor. Affetmeyerek o kişiye ders ve ceza verdiğimizi zannediyoruz ama en büyük cezayı kendimize kesiyoruz. Sabah o kin ile uyanıyor günü o kin ile bitiriyor akşam o kin ile yatıyoruz. Tavşan dağa küsmüş dağın haberi yok mevzusu işte bilirsiniz. Kibrimiz bazen gözlerimizi öyle kör ediyor ki “bana bu yapılır mı be!” kafası ile dolaşıyoruz. Kendimize acımaktan hayattan zevk almayı ıskalıyoruz.