• 400 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Harika bir kitap okudum! Kelimenin tam anlamıyla harikaydı! Benim için 2020'de okuduğum en iyi kitaplar arasına girmeyi başardı. İçinde bol miktarda bulunan ve kitabın konusu gereği ön planda tutulan aşkın yanı sıra, asla bitmeyen bir aksiyonla harmanlanarak harika bir fantastik roman ortaya çıkmış.

    Hepimizin çok sevdiği kitaplar vardır, değil mi? Çok sevmekle kalmayıp, keşke o dünyada yaşasaydım ya da keşke şu karakter olsaydım dediği kitaplar? İşte Violet, en yakın arkadaşları Alice ve Katie ve kardeşi Nate'in de en büyük isteği buydu. En sevdikleri kitap olan Darağacı Dansı dünyasında yaşamak. Ama bu kitapta, ne dilediğimize dikkat etmemizin önemini okuyoruz çünkü karakterlerimiz, Comic-Con'da gerçekleşen korkunç bir kaza sonucu kendilerini Darağacı Dansı dünyasının içinde buluyorlar. Ve olaylar, kitabın her bir satırını ezbere bilmelerine rağmen, hiç ummadıkları şekilde gelişiyor.

    Muhteşem kurgulanmış bir kitaptı. Kesinlikle tavsiye ederim.

    Darağacı Dansı, Anna Day : 5/5

    Instagram: booksandtony
  • 125 syf.
    ·1 günde·8/10
    Kadınlar... Birazdan yazacağım şeyler hiç hoşunuza gitmeyecek. Zira Shakespeare okumaları için 2. durağım olan Hırçın Kız kitabını okumam sırasında öğrendiklerim maalesef benim de hiç hoşuma gitmedi.

    Biraz kitap dışı bir konudan bahsedeyim öncelikle. İtalyanca virtu sözcüğü, Latince virtus'tan ve virtus da erkek anlamındaki "vir"den geliyor. Peki virtu ne demek? Virtu, erdem demek. Bu kelime, İtalyan erkekler tarafından erdemin sadece erkeklere özgülüğünü göstermek için icat edilmiş, öyle de kalmış. Bırakın dönemi, kelimelerin bile ataerkilleştirildiği bir dönemden bahsedeceğim size, toplanın...

    Shakespeare'in bu kitabının orijinal adı "The Taming of the Shrew" yani tıpatıp çeviri yapacak olursak "Cadalozu Evcilleştirmek" manasına geliyor. "Tame" kelimesi aslında hayvanları evcilleştirmek için kullanılan bir kelime ve kadınlar arasından erkeklerin isteklerine itaat etmeyenleri de "shrew" kelimesiyle cadaloz ve cadı kadın diyerek etiketlemişler. Bu konu bana nereden tanıdık geldi diye araştırdığımda ise Prag'da gezdiğim bir İşkence Müzesi'nde gördüğüm alet aklıma geldi. Onun adı: "Scold's bridle"

    Erkeklere itaat etmeyen kadınlara özel olarak tasarlanmış bu alet, kadınların konuşmasını ve bağırmasını engellemek için kafalarına yerleştirilen metal bir aletmiş. Kökeni 16. yy'ın ortalarından sonraki İskoçya ve İngiltere'ye dayanıyormuş. Zaten Shakespeare de bu kitabı 16. yy sonlarında yazdığına ve İtalya'daki komedya kültüründen etkilendiğine göre kitabında hırçın kadın evcilleştirilmesi - dominant ve maço erkek olumlaması kullanması aslında normal bir durum gibi görülmesi gerek.

    İşin ilginç tarafı, daha bugün okuduğum bir haberde asitli saldırıya maruz kalan Berfin Özek'in sevgilisini affettiğini, sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini okudum. İşte, Shakespeare'in bu kitabındaki Katherine karakterinin başlarda çok hırçın olup da sonradan erkek hakimiyetini bir tehditle, bir eril hegemonyayla kabullenip onun himayesi altına girmeyi istemesi de bu yüzden çok tanıdık geliyor. Hatta bakınız, Ekşi Sözlük'te bu konunun başlığı bile vardır: https://eksisozluk.com/...pic-tercihi--1087525

    Kadınlar, biliyorum, tarih boyunca pek çok acı deneyimlediniz. Zamanı geldi Hypatia oldunuz ve sorguluyor olmanız birilerine battı, öldürüldünüz. Biliyorum, Farkhunda oldunuz ve üzerinize aslında hiç dememiş olduğunuz bir konuda iftira atıldı, öldürüldünüz. Biliyorum, Anne Frank oldunuz ve hiçbir suç işlemediğiniz halde toplama kamplarının içerisine atıldınız, binlerce acıyla yıkandınız...

    O yüzden Virginia Woolf'un dediği gibi,
    Ey kadınlar, sizin de kendinize ait bir odanız ve paranız olsun, siz de yazın ve erilliğin önünüze geçmesine izin vermeyin!
    O yüzden Didem Madak'ın yaptığı gibi,
    Ey kadınlar, eril hakimiyetinde dönen bu dünyada edebiyata da, ev düzenine de, toplum yaşamına da kadınlığınızla dokunun!

    "Bu dünyaya, yemeğin pişmesini, bebeğin doğmasını, çamaşırların kurumasını beklerken, çamaşırların kuruduğunu, yemeğin piştiğini ve bebeğin doğduğunu yazan bir kadının gelmesini diliyorum." Pulbiber Mahallesi, (s. 54)

    Erilliğin karşısında dişilliğinizle yükselin!
    Benim bunları dememe ihtiyacınız olmadan ve yine Woolf'un dediği gibi kadınlık olgusunun korunmaya muhtaç bir varoluş olmaktan kurtulduğu zaman kadınlık olduğunu söylemesiyle birlikte özgürlüğünüze kavuşun!

    Siz, tomaların önünde duran siyahlı ve kırmızılı kadınlar oldunuz.
    Siz, Sukeyne bint Hüseyin olup kocanıza itaat etmediniz.
    Siz, Nilgün Marmara, Didem Madak, Birhan Keskin olurken aklınızda Wollstonecraft işletim sistemiyle yaşadınız.

    Erkekler olarak kadınları değil, öncelikle kendimizi evcilleştirmeliyiz.
  • 256 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Değeri bilinmemiş, anlaşılmamış ve eriyip gitmiş bir değer Van Gogh. Sanatçıların mutlak yaşam döngüsünün bir kuralı haline gelmiş anlaşılamamanın altında ezilip kalmış bir sanatçı. Kitap da Van Gogh'un bu bilinmeyen, tanınmayan hayatını anlatıyor bize kısaca ve içi Vincent'in eserleriyle dolu.
    Keşke bu kadar umutsuz ve değer verilmemiş bir yaşam sürmeseydi de çok sevdiğimiz o birkaç tabloya da bakmayıverseydik. Keşke resimleri ve fikirleri şimdi benimsenilip baş tacı edileceğine o henüz yaşarken ve tüm bunlara özlem duyarken yapılsaydı.
    Sevgili Vincent
    teşekkürler ayçiçeklerin ve yıldızların için...

    "Ölmek istedim. Yanında oturmuş onu iyileştirmeyi deneyeceğimize söz verirken (...) şöyle cevap verdi: La tristesse durera toujours! [Bu acı hiç dinmeyecek.]" İntiharından birkaç hafta önce Van Gogh, Theo'ya şunları yazmıştı: "Başaramamış olsam bile, yine de yaptığım işlerin devam ettirileceğini düşünüyorum. Açıkça değil belki, ama insan doğru olana inanırken yalnız değildir. Peki o zaman bunun kişisel olarak ne önemi var ki! insanların da buğdaylarla aynı olduğuna
    çok inanıyorum. Eğer filizlenmek için toprağa ekilmiyorsan ne önemi var? - Sonunda değirmen taşlarının arasında öğütülüyorsun ki ekmek olasın. Mutluluk ve mutsuzluk arasındaki fark işte! İkisi de gerekli ve faydalı, ölüm ve kayboluş gibi... her şey göreceli - hayat da öyle."
  • 531 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    ‘Ben az önce ne okudum’ dedikten sonra silkiniyor, kendime gelmeye çalışıyor ve incelememe başlıyorum.
    Bazı kitaplar sizi içine alır, karakterlerle samimi yapar ve siz artık onları okuyan değil onlarla yaşayan biri olursunuz. İşte Son Siyah da öyle bir romandı benim için. Çok sayıda karakter (hepsi ayrı tarzda ve hepsinin bir siyahı var) öyle güzel bir araya getirilmiş ki. Hayran kaldım. Favori karakterim Korhan Onat oldu. O nasıl doyurucu, nasıl entelektüel, nasıl ulu bir adamdır! Sanatla dopdolu, aşkla dopdolu.

    Diğerlerinin yaşadığı çıkmazlar da muhteşem bir dille anlatılmış. Muhteşem ve daha ötesi kaliteli. Kelimeler öyle seçilmiş ki okurken duru bir suda akıyor gibi hissettim kendimi.

    Romandaki karakterlerden biri eşcinsel. Eşcinsel hakları bu karakterin (Andre) ağzından yedirilmiş romana. Çok hoşuma gitti. (Uğradıkları haksızlıklara dayanamayan biriyim) Onun yaşadıkları yüzünden neler çektiğini okurken hissettiğim hüzün ve burukluk da çok etkileyiciydi.

    Travmalarından kurtulmaya, siyahlarından arınmaya çalışan her karakterin çabası, müthiş içsel tahlillerle tarif edilmiş.

    Kitapta sanat ve tutku çok güzel verilmiş. Erotizm içeren sahneler kaliteli ve ucuz olmayan bir üslupta anlatılmış.
    Sanat galerisi turu ve Tamer Atamer’in beden işçisi Dilara ile diyaloğu ve Andre’nin içsel yolculuğu en sevdiğim bölümler oldu.
    Bir de doğum sahnesi var ki, ben böyle anbean ve bu kadar duygusal, bu kadar başarılı tasvir edilmiş bir doğum sahnesi okumadım. Okurken ağladım.

    Bach’lar, Mozart’lar, Sartre’lar, Gaudi’ler havada uçuştu. Tadı damağımda kaldı. Barselona ve Paris yolculuklarında oralara gitmiş gibi hissettim ve hatta kitapta yazılan yerleri, mekanları iyice araştırdım. (Picasso’nun ilk sergisini açtığı yer, Barselona Barselona filminin geçtiği vb)
    Açıkçası bu kadar nefis, donanımı yüksek ve ustaca yazılmış bir şey beklemiyordum.

    Barselona Barselona filmini yeniden izledim ve şimdi Danimarkalı Kız’ı izleyeceğim. (Tarihin bilinen ilk transeksüeli ressam Lili Elbe’yi anlatıyormuş, bunu da kitaptaki sanat galerisi yöneticisi Bora’dan öğrendim ki o da çok enteresan biriydi :) )

    Romanın başında bir mektup var, kime yazıldığını sona kadar anlayamıyorsunuz.
    Bu kitap hakkında ne yazsam az gelir. Böyle bir roman nasıl yazılmış olabilir, sırrına vakıf olmak isterdim. Öyle derin, öyle muhteşem bir şeydi.
    Şiddetle tavsiye ediyorum.
  • 97 syf.
    ·Beğendi·8/10
    "Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
    Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hala."

    Türk edebiyatının çok kıymet verdiğim şairlerinden olan Ahmet Telli, kalemini ayrıca çok sevdiğim bir şairdir, şiir sevin ya da sevmeyin ama muhakkak okunması gerektiğini düşünüyorum.

    Onun birkaç kitabını geçmiş yıllarda okumuş biri olarak yine yeniden okumak benim için büyük keyifti.

    - Benim gibi "Şiir Severler" beni mutlaka anlayacaklardır. Hani çok sevdiğimiz, yeri bizim için ayrı olan şairler vardır. Şairin hangi kitabını elimize alsak, o kitabı seveceğimizden emin oluruz daha okumadan.
    İşte Canım Ahmet Telli de benim icin o şairlerdendir.

    Yalnızca bir kitabını okumak bile,
    Canım Şairi sevmeniz için yeterli ...
  • 344 syf.
    Uzun ve detaylı incelemeye başlamadan önce doğru bilinen yanlışları sıralamam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yanlış okumalar ve anlamlandırmalar Nietzsche'yi bambaşka, hiç alakası olmadığı bir yere taşıyor ve her yeni okuyan bir kere daha yanlış anlıyor yanlış anlatan tarafından...

    Öncelikle Nietzsche'nin hiççi/nihilist olmadığı, faşizmle herhangi bir ilişkisi olmadığı, güç istenci teorisinin ırkçı bir
    tutumu ele almadığı, beng-i dönüş teorisinin sürekli ve sürekli hayata gelmek olmadığı, übermensch/üst insan teorisinin fizyolojik, biyolojik veya ideolojik bir gelişmişliği anlatmadığını ifade ederek başlamak istiyorum.

    Bu eser, Nietzsche'nin diğer eselerinin bir karması, üstü, son basamağı niteliği taşımaktadır. ve insanlar genelde bu eserle Nietzsche'yi okumaya başlar ve hiçbir şeyi anlamlandıramadan kenara bırakır. ya da yanlış anlar.

    Nietzsche'yi üç ana dönemde değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. ilki Schopenhauer ve Wagner etkisinin hüküm sürdüğü dönemdir. Bu dönemde Nietzsche, istenç güdüsü üzerinden sanat eseri ortaya çıkarma, acı ve karamsarlıktan bu metafiziksel istenç ile yeni sanat yapıtları ortaya çıkararak kurtulabileceğini düşünür insanın. İkinci dönemini ise pozitivist bir tutum görürüz Nietzsche'de. bilimin tarihsel gelişimini ele alır, ahlakın oluşumu ve toplumsal gelişimini ele alır ve her dönemde kitapları da bu kanaldan yazmaya başlamıştır. ilk dönemde;
    - Eğitimci Olarak Schopenhaur
    - Müziğin Ruhunda Tragedya'nın Doğuşu
    yazan Nietzsche ikinci döneminde;
    - İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabını yazar ve tarihe, ahlaka özünde darwinist bir duruşla yaklaşır.
    Tabi bu süreçlerin tamamında (-ki bu eserin de özünde olan şey) şiirsel, tutkusal ve sevgiyi baz alan bilgece tespitlerin ışığı altında bunu gerçekleştirir.

    Üçüncü dönemi ise Zerdüşt karakterinin ortaya çıktığı dönemidir. Bu sayede kendisine has duruşunu ortaya çıkarmıştır Nietzsche.

    Peki neden Zerdüşt?
    Bu noktada her şeyi olduğu gibi söyleyen bir karakter olan Nietzsche'nin Zerdüştlüğün kutsal kitabı olan Zend Avesta'da şu bölümü ''uygulanabilirliği zorunlu olduğu için önemser: İyi düşünce, iyi söz, iyi davranış.
    Bu yüzden karakterinin adını Zerdüşt olarak belirlemiştir.

    Bunu belirlemesinin çok özel bir amacı vardır. Çünkü Nietzsche fikirleri değil, fikirlerdeki içgüdüleri araştırır. iyi nedir? kötü nedir? diye sormak yerine iyinin ve kötünün soy kütüğü nedir? diye sorar. nasıl oluştular? kısıtlar mı özgürleştirir mi? hangi şartlar altında insan böyle bir tutum geliştirdi? gibi iyi ve kötü diye adlandırılan şeylerin özüne inmeye gayret etmiştir Nietzsche.



    Nietzsche, batı metafiziğini, özelde hristiyanlığı yanılgılar bütünü olarak değerlendirir. Asırlar boyunca batı mistisizmi, Sokrates ve Platon’dan hareketle hakikat ve varlık olguları çizgisinde kendisine bir sevgi anlayışı geliştirmiş ve bu anlayışın nefret etmeden var olmadığını, var olamadığını ortaya çıkarmıştır. Bu durum, Platon’da “idea” iken, Ortaçağ’da adı “Tanrı” olmuş, Descartes’da “Cogito” olan aynı şey, Kant’da “Numen” olarak ortaya çıkmış, Schopenhaure’un “İrade” olarak adlandırdığı, Hegel’de “Geist” olarak şekillenmiştir. Nietzsche, ''Tanrı öldü.'' diyerek işte bu bahsetmiş olduğum batı metafiziğinin yaratmış olduğu tanrı ve ahlak örgüsünün öldüğünü tespit etmiştir. Asıl tespiti bu değil elbet. Bu noktadan konuyu şuraya getirmektedir Nietzsche, batı metafiziğinin yaratmış olduğu anlamlar zemininde yükseltilen tanrının ölümü, değerlerin anlamsızlığını, yani yıkıcı nihilizmin insanlığı kuşatacağını vurgulamaktaydı. Bu yüzden yeni bir değerlendirmenin kaçınılmaz olduğunu ortaya koymuştur. Asıl tespiti budur. Yani sözün özü, değerlerin yeniden değerlendiği mistik olmayan yeni bir din, yeni bir anlamlar bütününün zorunluluğunu anlatmaktadır. İnsanoğlu bunu tarihsel süreç içerisinde yaşayacağı için edinilen tecrübe ile yeni bir değerler düzenini kuracak olan üstinsan ortaya çıkacaktır bu yıkımdan der. Bu noktada yıkıcı bir nihilizmi yaşamak bizim zorunluluğumuz mu diye kendime sormadan edemiyorum.

    Nietzsche'nin batı metafiziğine ve Heidegger'in analiziyle tüm mistik felsefelere ve dinlere karşı temelde getirmiş olduğu eleştiriler:
    - Bedeni aşağılayarak yaşamı ve bu dünyayı yok saymak.
    - Acımayı kutsallaştırarak yaşamı alçaltmak
    - Yaşamın anlamını hiçe sayarak nihilizmi örgütlemek
    - Acı duyumsamayı bu dünyada olmanın bir bedeliymiş gibi sunması.

    Güç istenci konusunda ise insanların farklı farklı bir çok şey söylemesi anlaşılabilir. Çünkü düşünürler bile Nietzsche'nin bu teorisi üzerine farklı bir çok yorum getirmişlerdir. Kimi için metafiziksel bir anlam içeriyorken kimi bunun psikolojik bir içeriği olduğunu öne sürmüştür, kimi için ise hayatta kalmayı sağlayan yabancılaştırıcı bir tavır. Bu konuyu netliğe kavuşturmanın tek yolu aslında Nietzsche'nin genel tutumlarını değerlendirerek olabilir . Çünkü Nietzsche'nin teorileri ideolojik bir teori bütünü gibi ilerlemiş olmasa da özünde birbirine sıkı sıkıya bağlı bir düşünce yapısıdır. Bu yüzden güç istenci, kendini aşmış, sürekli gelişmekte olan insanın var olma isteği diye niteleyebiliriz.

    Beng-i dönüş teorisi ise zaman evreleri içerisinde sıfırlanmış bir insan olarak yeniden dünyaya geliş anlamı taşımamaktadır. Nietzsche'nin bu teorisi tamamen geçmiş-şimdi-gelecek olarak sınırları çizilen zaman algısına karşı çıkıştır. Bu düz zaman çizelgesi yine batı metafiziğinin, zaman algısını unutturma, geçmiş kavramı ile hristiyan ahlakının geçmişi olarak oluşturulmakta ve yüceltilmesinin özünde bu tutum yatmakta. Oluşturulan her yeni geçmiş kavramı ''şimdinin'' hristiyan iktidarlığını güvence altına almaktaydı. Gelecek olarak sunulan ise öteki dünya olarak karşımıza çıkmakta. Bengi Dönüş’ün döngüsel zaman anlayışının sadece felsefi bir boyutunun olmadığını hristiyan ahlakının ortadan kaldırılması gerektiğini düşünen Nietzsche'nin ona bir saldırı şekli olarak da düşünmek gerekir. Çünkü çizgisel değil de döngüsel bir zaman algısı geleceği şimdiye bağlar. Artık metafiziğin söylediği gibi gidilecek bir öteki taraf yoktur. Şu andasındır ve tek gerçek budur. Bu durum hristiyanlığın iktidarlık sürecini de ahlaksal normalarını da yerle bir etmektedir. Tabi bu teorinin de açmazı var. O da Nietzsche'nin sonsuzluk düşüncesini bu dünyada kurmuş olması. Ancak bu durumu yaşama değer katarak, kendimizi aşarak ölümsüz olabileceğimiz şeklinde yine kendi öz fikrinden kopmadan trajediye bağlı bir şekilde ifade eder.

    Kitap Nietzsche'nin en son okunması gereken kitaptır. Tüm fikirleri detaylı ve net bir şekilde anlaşıldıktan sonra bu kitap sizin için bir altın vuruş özelliği taşıyacaktır.
  • 304 syf.
    ·7/10
    Öncelikle herkese ıyi okumalar
    Gerilim polisiye dendiğinde akla gelen ilk yazarlardan biridir grange ve her kitabını kendi adıma büyük bir merakla bekliyorum ama özellikle son kitablarinda biraz performasn düşüklüğü olduğunu düşünüyorum özellikle lontano ve kongoya ağıt kitapları beni pek tatmin etmedi peki bu kıtap nasildi derseniz yazarı başka biri olsa idi güzel bir kitap derdim ama grange olunca eh işte diyorum çünkü grangeden çok daha iyi kitaplar okudum bence en iyi kitabı kizil nehirler kurtlar imparatorlugu koloni sisle gelen yolcu ölü ruhlar ormanı siyah kan v.b bu kitabı benim adıma malesef o kitapların seviyesine ulaşamamış
    Kısaca konudan bahsetmek gerekirse kızıl nehirlerdeki baskomserimiz burdada karşımıza çıkıyor bu sefer yeni bir ortak ile almanyada işlenmiş vahsi bir cinayet için bu bölgeye gidiyorlar öldürülen kişi almanyanın en zengin insanlarından birinin oğludur kitap ilerledikçe bu zengin ailenin avlanma tutkusunu öğreniyoruz ve öldürülen kişide aynen bir av hayvani gibi öldürülmüştür kitap ilerledikçe nazi hitler dönemdeki vahşi kara avcılar diye bilinen birliği öğreniriz ve cinayet soruşturması başlar katil yada katiller kimdir bu vahşi hayvan katliamına karşı olan birimidir yoksa geçmişteki bir olay yüzünden aileden intikammi alıyordur
    Öncelikle grange okuyanlar bilir her kitabında başka bir ülke hakkında bize geçmiş zamanda işlenmiş katliam olsun soykırım olsun cinayetler olsun bir gazeteci gibi konu arasında bilgiler verir burdada nazi katliamı hakkında benim daha önce duymadigim konularda bilgiler verdi vede özellikle avcılık konusunda hiç bilmediğim şeyler öğrendim açıkçası bukadar farklı avcılık çeşitleri olduğunu bilmiyordum
    Kitap nasildi peki dediğim gibi grangenin diğer kitaplarına bakarsak eh işte derim ama yinede sonunu merak ettiren güzel sayılabilecek bir polisiyeydi ilk daha grange okuycaksaniz bu kitaptan değilde yukarda ismini yazdığım kitaplardan baslaminizi tavsiye ederim
    Bir dip not bu kitabın 2018 yılında çıkan birde dizisi varmış fransada belkide bir seri kitabın başlangıcı olabilir kitap orasını bilmiyorum ama umarim grange eski günlerine döner bundan sonraki kitaplarıyla.
    Puanım 10 / 7