• 05.57 şu gün ağarması kadar ferahlatan tek şey günbatarken ki gökteki o pembemsi kızıllık.
    Bir deniz eksik manzaramda 🌊🌤

    http://i.hizliresim.com/r1pm1N.jpg
    http://i.hizliresim.com/LDNYDG.jpg
  • Yıkalım demiyorum, örmüşsün o kadar ama pencere mi açsak bu duvarlara, hem kuşları görürsün,belki çiçek koyarsın önlerine ne biliyim.
  • Kurban dolayımında mülahazalar

    Yıllar önce İngiltere’den gelip İÜ Edebiyat Fakültesi’nde bir konferans veren Angus Wilson adında, roman yazdığı söylenen bir zatı dinlemiştim. Konuşmasına başlarken: “İstanbul’a gelir gelmez hemen bir hayvanat bahçesine gitmek istedim. İstanbul’un hayvanat bahçesini görmek istiyordum. Çünkü bir ülkenin uygarlığının göstergelerinden biri de onun hayvanat bahçesidir” kabilinden bir şeyler söylemişti. Fakat o tarihte İstanbul’da bir hayvanat bahçesi yokmuş. Adamın sözleri onu dinleyen bu ülkenin “aydınlarını” utançtan yerin dibine batırmaya yetmişti. Kimse de bu sözler üstünde düşünüp bu hükmü nerden çıkardığını sormamış, sormayı akıl etmemişti.

    Bu söz, belki farklı bir bağlamda beni de etkilemiş olmalı ki, bunca yıl sonra (nerdeyse 50 küsur yıl sonra) hâlâ hatırlıyorum.

    Evet, bence de hayvanat bahçesi uygarlığın göstergelerinden biridir. Fakat o İngilizin kastı doğrultusunda değil, tam tersi yönde uygarlığın göstergelerinden biri olarak kabul edilmelidir: uygarlığın geldiği vahşet bağlamında...

    Hayvanın doğal ortamından koparılıp demir parmaklıklar arkasında tutsak edilmesi barbarlık değilse, nedir?

    Boğa güreşlerinde şişlenerek öldürülen hayvanları haz çığlıklarıyla kutsamak neyin nesidir?

    Boks ringlerinde birbirine öldürücü yumruklar savurarak yere seren ve kimin kimi yere sereceğine dair müşterek bahse tutuşan insanların cinnet halini neyle açıklamalıyız?

    Futbol topunu hınçla tekmeledikten sonra hırsını alamayan kalabalıkların sokaklara taştıkları andan başlayarak masum insanların otomobillerini yakmaya teşebbüs etmesi, havaya sıkılan başıboş kurşunlarla bilmedikleri tanımadıkları insanların ölümüne sebep olmaları hangi gerekçeyle açıklanmalı?

    İmdi...

    Çocukları kurban ritüelinden uzak tutmaya çalışan zihniyet, aslında, tam da hayvanları hayvanat bahçesinde tutsak etmeye çalışan tutumdaki şarlatanlığa denk düşüyor.

    Maymunun başını mengeneyle sıkıştırdıktan sonra alnından yukarısını canlı canlı testereyle kesip hayvan çırpınarak çığlıklar atarken canlı hayvancığın beynini kaşıklayıp yiyen Çinlileri, bu da onların geleneği diyerek hoş görenler de bu aynı taife...

    Hayvanların (boğaların) şişlenerek öldürülmesini ağzı sulanarak, üstelik para verip izlemeye gidenler, kurban ritüeli karşısında birer şefkat meleği kesiliyor. Acaba neden?

    Prof. Ali Murat Daryal’ın ilginç gözlemini aklımızda tutmamız gerekiyor. O, kurban kesen milletlerle kurban kesmeyen milletlerin sporlarını incelediği tezinde, kurban kesmeyen milletlerin sporlarının kan dökmeye eğilimli, kurban kesen milletlerin sporlarınınsa munis ve şefkate açık olduğu tespitini yapıyordu.

    Muhafazakâr çizgide kendine yer edinmek isteyen bir başka entel zümre de, kurbanı mazur gösterme adına, konuya bir başka yanlış açıdan bakıyor. Şu tür sorularla kurban kesmeye karşı olanları yanlış bir kıyasla açmaza sokmak istiyorlar: “Sen et yemiyor musun? Peki, et yemiyorsun, balık da mı yemiyorsun? Peki, balık da yemiyorsun, elma da yemiyor musun?” Elmayla et veya balık arasında bir kıyas birliği yoktur. Bu tür saçma sapan argümanlarla kurbanı sözüm ona temize çıkarma gayreti yerine, kurbanı asal anlamına yerleştirerek olaya bakmayı denemek daha isabetli olmaz mı?

    Mesele kurban dolayımından bir şefkat ve merhamet seferine girmekse, bunun şah yaşantısını bize kurban ritüeli sunuyor. İnsanlar her gün yedikleri etin nereden geldiğini sorgulamazken senede bir defa olsun bu işin hakikatine vakıf olması az şey midir?

    Kaldı ki, hayvanlara merhamet etme pozunda duranlar bilmeli ki, hayvan kesilinceye kadar kesileceğini, kesildikten sonra da kesilmiş olduğunu bilmez. Gerisi lafügüzaf...

    Rasim Özdenören
  • Cama başımı yasladım.Gözüm yolda.Kulağımda en sevdiğim parçalar...Geçmesine geçti her şey ama neden hâlâ enkaz gibiyim bilmiyorum."İnsan tanımadığı bir sesi özleyemez" cümlesinin muhatabı ben olmamalıydım.Hayatımda duyduğum en saçma şeylerden biriydi.Çünkü hiç tanımadığın birini özlersin, eksik parçanı kaybetmiş gibi ararsın.Bulana kadar da o sızı dinmez.
  • Neden önüne hep bir engel koyuyorsun ki! bi bıraksana şu kaygılarını sanki bi gün ölmüyecekmiş gibi davranmayı. hayata bi kere geliyorsun ve bunu başkalarının sana olan ihanet ve yalnışlarını düşünerek ve onlara karşı kinlenerek geçiriyorsun çok saçma neden onları yaptıklarıyla baş başa bırakıp kendi hayatını yaşamıyorsun aksine sevdiklerinede hayatı zından ediyorsun. Ya ne olacağın bellimi neden hep hayatını keşkeler ve belkiler üzerine kuruyorsun oysaki şu keşkeler belkiler üzerine kurarken mutsuzsun ve şu an iyi şeyleri dilerken belki deyip kötüleri olduğunda keşkeleri ekleyip hayatının her evresini umarak geçiriyorsun. Oysa sen nasılsın bunu soruyormusun kendine. Hayatından ne kadar memnunsun,bir gün ölümü tam yanı başında hissettiğinde kendi kendine evet ben yaşadım diyebilecek misin. Şu kısacık bir kelime günü geldiğinde sana telaffuzu o kadar zor gelecek ki, ama merak etme işte o an anlıyacaksın aslında önemli olan tek şeyin hayatının ve kendinin olduğunu, üzücü dimi çünkü öğrendiğin o an hayatının son bulduğu o an olacak . Şöyle düşüneceksin o an. 'Ölümü iliklerime kadar hissettiğim şu birkaç dakika gerçekten yaşadım' Neyse ki hayat bize biraz olsa insaflı davranacak ki ölmeden son birkaç dakika olsada 'Yaşadım' diyebileceksin.
  • Şimdiye kadar okuduğum tüm kitapları/serileri bir köşeye çekiyorum. Çünkü Harry Potter ve Ölüm Yadigârları, zirvede! Yalnızca fantastik kitaplarda değil bence tüm kurgu kitapları arasında böyle. Çünkü Harry Potter bir fantastik seriden çok daha fazlası.
    Yıllarca bir spoiler bile yemeden büyüdüğüm için kendimi tebrik ederim. Çocuk kitabı bu diyerek seriyi okutmayan, izletmeyen arkadaşlarıma da sevgilerimi yolluyorum. Küçükken okusam herhalde bu kadar derinlere inemezdim.
    Tahmin ettiğim çoğu şey gerçekleşti ama beni çok şaşırtan şeyler de oldu. Ağladım, çok da güldüm. İçim acıdı bazen, kimi zaman da sımsıcak hissettim. Harry Potter serisi benim için her zaman çok özel bir yere sahip olacak. Defalarca okuyacağımı da biliyorum. Kaldı ki ben normalde bir kitabı ikinci kez okumam.
    Yaklaşık 3 paket post-it bitirdim yalnızca bu kitap için. İşaretlediğim alıntıları siz düşünün.
    Sayfalarca yazsam da seri veya son kitap hakkındaki duygularımı aktarabileceğimi sanmıyorum. Okuyan arkadaşlarım ile saatler, günler süren sohbetler ancak beni doyurabilir. Bütün taşlar o kadar güzel yerine oturdu ki. Hani derler ya 'içimin yağları eridi' tam da öyle.
    Ayrıca bir yazar ile tanışıp sohbet etme şansınız olacak denseydi bir dakika bile düşünmeden J. K. Rowling derdim. Bir yazarın kitabı nasıl kurgulayıp - özellikle seriyse- yazdığını çok iyi bildiğim için gerçekten hayran kaldım.
    Sırada, kendime geldikten ve filmleri izledikten sonra her şeyi bilerek seriyi baştan okumak var.
    Son olarak, sadece filmini izleyen kişiler varsa mutlaka kitapları da okuyun. Henüz Harry Potter ile, Sağ Kalan Çocuk'la tanışmamış olanlarınız varsa çok şey kaçırdığınızı söylemek isterim.
  • Kitabın ilk sayfalarında biraz sıkıldığımı itiraf etmem gerek. Hatta 42.sayfadan sonra belli bir süre kitabı elime bile almadım. Başuşaklık ve "vakar" muhabbeti biraz uzadı ve sıktı galiba beni. Ama kitabın kilit taşı tam da bunun üzerine kurulu. Başuşak Bay Stevens'ın hayatı artık meslek yaşamı olmuş ve kendi "vakar" düsturuyla hayattaki rolünü kabullenmiştir. Sadece buna hizmet etmeye adamış bu adamın derin düşünceleriyle haşır neşir olarak Ford ile biz de biraz İngiltere manzaraları alarak biraz siyaset, beyefendi zarafeti, farklı mertebelerde insan ilişkileri seyri içinde Bay Stevens'ın beyninde yolculuk ediyoruz.

    Bu kitapta siyasi&politik olaylar geçiyor ama amacı bunlara parmak basmak veya irdelemek değil farklı bir tarzı var hatta Bay Stevens'ın kendisi kitabın başlıbaşına tarzı diyebilirim :) Kitapla alakalı bakış açımı değiştirince (nasıl değiştirilir diye sormayın kitabı satın alırken ve okumaya başlarken insan bir modda olabiliyor :) kalan sayfalar birbiri ardına geldi ve 3 günde bitirdim. Hikayesinde herhangi bir merak uyandırıcı bir olay olmasada Bay Stevens ve diğer karakterlerin gerçekçi tasvirleri, birbirleriyle ve çevreleriyle olan diyalog ve davranışlarının resmedilişi, gereksizlikten uzak detaylı anlatımlar ile hikaye gözlerinizin önünde ete-kemiğe dönüşmeye başlıyor. Ayrıca şunuda unutmadan söylemek isterim kitabın yalın anlatımlı ama bir o kadar akıcı dili sizi direksiyonda tutmayı başarıyor ve geçtiğiniz yolları (sayfaları) aklınızın bir köşesinde canlı bir şekilde tutmayı da başarıyor.

    Özellikle kitabı okurken filminin de olduğu ve başrollerinde Anthony Hopkins ve Emma Thompson'un oynadığını öğrenince içimde nedenini bilemediğim bir şekilde kitabı hemen bitirip filmini seyretme isteği dolup taştı. Aynı his "Zorba" kitabı içinde hissetmiştim. Orda da başrolde Anthony Quinn oynuyordu ve resmen döktürmüştü. Kitabı bitirdikten sonra hemen izledim.

    Kitaba fazlasıyla bağlı kalmanın filmi kitap kadar iyi yapmayacağını bir kez daha görsemde senaryodaki bu handikapları başroldeki efsane oyuncular kapatmış. Anthony Hopkins ve Emma Thompson'ın oyunculukları hem harikaydı hem de çok iyi bir ikili olmuşlardı. Film doğal olarak kitabı birebir anlatmış değil, kitabın bazı bölümlerinin yerleri değiştirilerek kendi kurgusunu bir nebze oluşturmuş. Kurguda biraz farklılığa gidilsede kitapta geçen hemen her bölümü filmde işlemişler. Sadece konağın yeni Amerikalı sahibi Bay Farrday yerine kitabın ortalarında çıkan Bay Lewis'i kullanması dışında kitapta olmayan birşey eklenmemiş. Film kitaba baya sadık kalmış. Kitapta okuduğum her bölümü izledim diyebilirim. Sorun da birazda burada aslında kitapta geçen her kısmı ve olayı filme yerleştirmek için bazı sahneler filme sıkıştırılmış izlenimi veriyor. Bazı sahneler gözüme o kadar çok battı ki karakterin repliğinin aynısını o sahnede dedittirmek zorundaymış gibi zorlama bir eklenti ve acelecilik havası hissettim. Demek ki kitap kurgusu ile film kurgusu apayrı şeyler.

    Bu eleştirileri yapsam da genel olarak filmi beğendim. Kitabın ruhunu olabildiğince ekrana yansıtmaya çalışmış ama bunda bu iki büyük oyuncunun çok büyük bir payı var. Hakkını vermek lazım ana karakterin yolculuğu sırasında sürekli geçmişteki anıları belli bir düzen içinde yad etmesi ve bunlarla alakalı sürekli düşüncelerini paylaşmasını bir filmin kurgusu içinde yedirmek zor iş. Bunu elinden geldiğince yapmaya çalışmış ama beklediğim kadar da değil doğrusu. Yapsaydı zaten güzel değil çok güzel film olmuş derdim :) Ama yinede kitabı beğenerek okuyanların filmini de (The Remains of the Day-1993) izlemesini tavsiye ederim.