Bir romana, polisiye bir kurguya yerleştirilen bir ortaçağ Avrupası. Bu tarz kitaplarda yazarın kurguyu, bilgi aktarımının bahanesi olarak kurduğunu düşünürüm. Çünkü edebiyatla süslenmedikçe benim gibiler nereden merak edip de araştırmak zahmetine girecek?
Henüz bir papazla bir kardinalin bile farkını tam olarak bilmeyen ben için türlü türlü mezhep mensuplarının tartışmalarına şahit olmak, çok keyifli olduğunu iddia edemesem de oldukça bilgilendiriciydi…
Ancak baştan belirtmek gerekir ki romanın tarihsel gerçekçiliği içine yedirilen kurgusal tuzaklara da düşmemek gerek.
Doğruluğundan şüphelenip internette Aristo'nun kayıp kitabı gibi bir arama yaptığımı itiraf etmeliyim :)
Öncelikle romanın iki ana tartışma etrafında şekillendiğini söylemek gerek. Birincisi İsa peygamberin yoksul olup olmadığı, mülkiyete değer verip vermediği konusu. Böyle bir tartışma konusunun mezhep çatışmalarına, kan dökülmesine yol açtığına inanmak oldukça trajikomik görünse de Eco bunu gizeme mahal vermeden açıkça uzun uzun anlatıyor. Hem yargısal hem idari bir erk olan kilisenin ve papalık makamının İsa’nın yoksul olduğunu kabul etmesinin, kendisinin de yoksul olması gerektiği ve gücünü kaybetmesi anlamına geldiğinden bunca hengame…
İkinci tartışma ise roman boyunca önemi anlaşılmasa da özetle gülmenin dini bir tutum, günah olup olmadığı. İsa peygamber güler miydi, güldürü içeren dinsel metinler faydalı mıdır yoksa kutsallara saygısızlık mıdır vs… Bu konu roman boyunca yer yer işlense de hem kurgu hem de inanç kavramı açısından önemi ancak son kısımda kavranabiliyor.
Romanda Aquinolu Thomas, Ockhamlı William gibi felsefe tarihi için de önemli olan kişilerin yer yer adı geçiyor özlerine çok değinmeksizin.
Ama en önemlisi Aristoteles. Kurgunun düğümlerinin Aristoteles’te çözülüyor olması