İbnü’l Arabi daha çok mistiszm ve tasavvuf alanında kategorize edildiği için felsefe kitaplarında pek yer bulamamıştır. Ancak kurduğu sistematikle belki de atanamamış ateistlerin dillerine pelesenk olan Spinoza’nın Tanrı’sından daha çok konuşulmayı hak ediyor.
İlk iş olarak İbnü’l Arabi öncesindeki benzer sayılabilecek bazı görüşleri anlamakta fayda var. Hakikatin, görünen evrenden çok farklı olduğu fikri oldukça kadim bir bilgi olsa da yazılı olarak günümüze ulaşan felsefe tarihine bakacak olursak Platon’un idealar fikrinden bahsetmek gerekir. Ona göre deneyimlenen şeylerin, göremediğimiz hakikatleri mevcuttur ve bunlar da şey’lerin aslı olan değişmez özler, yani idea’lardır. Nesneler ancak katıldıkları idea’lar ölçüsünde vardırlar. Söz konusu idealar’ın tanrılarla ilişkisi net değildir. Zira yerleşik inanç çok tanrılı bir sistemi dayatmaktadır. O’na göre evreni düzenleyen bir akıl vardır. Ayrıca “iyi ideası” da en yüksek ilkedir ve neredeyse Tanrı’ya denktir.
Özellikle Tanrı ispatı açısından Aristo’dan bahsetmemek olmaz. Onun Platon’daki idealar ve gerçeklik gibi iki ayrı dünyası yoktur. Şeyler doğada gözlemlediğimiz madde ve formlardan ibarettir. Buradaki tek istisna, yaratıcı ilke, yani Tanrı’dır, ancak o bile idealar evrenindeki gibi ikilik oluşturmaz. Ona göre evren sürekli hareket halindedir ve her hareket eden şey bir hareket ettirici gerektirmektedir. Ancak bu döngü sonsuza kadar geri götürülemeyeceğinden ilk hareket ettirici gerekir. Bu ilke Tanrı olarak olarak adlandırılabilir ancak Aristo’nun tanrısı burada kalır. Zira evrene müdahil, irade sahibi bir tanrı değildir onunki. Ancak tam bir pasiflik de söz konusu değildir, çünkü Tanrı saf düşüncedir ve evrenin nihai amacıdır. İbn Sina’nın zorunlu ve mümkün varlık anlayışının kökenleri -sistematik açıdan