Not: Bolca spoiler içerir.
Kitabı bitirdiğimde kapağını kapatıp bir köşeye kaldıracağımı düşünürken, son çeyrekte heyecanlanıp, roman boyunca kafamda oluşan çağrışımları araştırmadan duramadım. Puslu Kıtalar Atlası’nı okurken kurgunun büyüsüne kapılıp da kim bilir neleri kaçırdığımı düşününce Uzun İhsan Oktay Anar Efendi’ye hürmeten onu da tekrardan okumak şart oldu.
Kitab-ül Hiyel başlarda absürt karakterlerle, mekanik anlatılarla, çizimlerle yer yer güldürüp, yer yer de sıkarken, özellikle Üzeyir Bey’in anlatıldığı son kısımda onun aydınlanması gibi okuru da aydınlatmayı amaçlamış.
İhsan Oktay, tarihi birçok karaktere ve olaya benzerlikler kurmak yoluyla romanında yer vermiş.
Yazarın bu kitabında büyük mucit El-Cezeri’den esinlendiği söylenmektedir. Daha kitabın başlarında ismi geçen Cezeri’nin hayatıyla, kitaptaki karakterlerden Diyarbakırlı iki mucit kardeşin hikâyeleri arasında da benzerlikler kurmak mümkün.
Ana karakterler ise doğrudan dinler tarihinden alınmadır. Yafes Çelebi, Nuh’un üç oğlundan biri olan Yafet’i anımsatmaktadır mesela. Ancak kurgunun gidişatını doğrudan etkileyen asıl iki karakter Calud (Golyat) ve Davud küçük farklarla doğrudan dinler tarihindeki gerçek kişilerden alınmadır.
Calud’un iri, güçlü kuvvetli oluşu; Davud’un silah, top, tüfek gibi metalden yapılma şeyleri insanüstü bir güçle eğip bükerek bunlardan kuş figürleri yapması, sonunda hiç büyümeyerek hep çocuk kalan güçsüz Davud’un dev cüsseli Calud’u attığı taşla iki kaşının ortasından vurarak öldürmesi hikâyelerinin bazılarını birebir, bazılarını da simgesel benzerliklerle Yahudi ve İslam kaynaklarında görmek mümkün. Bunların dışında da padişahlara, bilim adamlarına, tarihsel vakalara bol bol yer verilmiş.
Tarihsel göndermeleri bir yana bırakırsak, kitabın başından sonuna kadar