Abdurrahim Kara

Abdurrahim Kara
.
Hacettepe
253 okur puanı
Ağustos 2015 tarihinde katıldı
İbnü'l Arabi Metafiziği
Puan vermedi·424 syf.··
2026 5. kitabı
·
31 günde okudu
·
Okunma: 06 Nisan 2026 01:32
İbnü’l Arabi daha çok mistiszm ve tasavvuf alanında kategorize edildiği için felsefe kitaplarında pek yer bulamamıştır. Ancak kurduğu sistematikle belki de atanamamış ateistlerin dillerine pelesenk olan Spinoza’nın Tanrı’sından daha çok konuşulmayı hak ediyor. İlk iş olarak İbnü’l Arabi öncesindeki benzer sayılabilecek bazı görüşleri anlamakta fayda var. Hakikatin, görünen evrenden çok farklı olduğu fikri oldukça kadim bir bilgi olsa da yazılı olarak günümüze ulaşan felsefe tarihine bakacak olursak Platon’un idealar fikrinden bahsetmek gerekir. Ona göre deneyimlenen şeylerin, göremediğimiz hakikatleri mevcuttur ve bunlar da şey’lerin aslı olan değişmez özler, yani idea’lardır. Nesneler ancak katıldıkları idea’lar ölçüsünde vardırlar. Söz konusu idealar’ın tanrılarla ilişkisi net değildir. Zira yerleşik inanç çok tanrılı bir sistemi dayatmaktadır. O’na göre evreni düzenleyen bir akıl vardır. Ayrıca “iyi ideası” da en yüksek ilkedir ve neredeyse Tanrı’ya denktir. Özellikle Tanrı ispatı açısından Aristo’dan bahsetmemek olmaz. Onun Platon’daki idealar ve gerçeklik gibi iki ayrı dünyası yoktur. Şeyler doğada gözlemlediğimiz madde ve formlardan ibarettir. Buradaki tek istisna, yaratıcı ilke, yani Tanrı’dır, ancak o bile idealar evrenindeki gibi ikilik oluşturmaz. Ona göre evren sürekli hareket halindedir ve her hareket eden şey bir hareket ettirici gerektirmektedir. Ancak bu döngü sonsuza kadar geri götürülemeyeceğinden ilk hareket ettirici gerekir. Bu ilke Tanrı olarak olarak adlandırılabilir ancak Aristo’nun tanrısı burada kalır. Zira evrene müdahil, irade sahibi bir tanrı değildir onunki. Ancak tam bir pasiflik de söz konusu değildir, çünkü Tanrı saf düşüncedir ve evrenin nihai amacıdır. İbn Sina’nın zorunlu ve mümkün varlık anlayışının kökenleri -sistematik açıdan
İbnü’l-Arabî MetafiziğiEkrem Demirli · Sufi Kitap Yayınları · 201347 okunma
Reklam
saat kaç?
8/10
·208 syf.··
2019 30. kitabı
·
55 günde okudu
·
Okunma: 20 Kasım 2019 11:37
Zaman kavramına ilişkin antik çağlardan yakın geçmişimize kadar olan felsefi ve bilimsel görüşlerin özetlendiği, popülist ve abartılı söylemleri dışlayan bir kitap okumuş oldum ve ben de kendimce özetlemek istedim sizler için. Önce temel sorulardan başlamalı… Geçmiş zihinsel bir anıdan, gelecekse sadece bir hayalden ibaretse tek gerçek şimdi midir? Eğer böyle düşünüyorsak bir de şunu sormalı: Şimdi ne kadar gerçektir? Zamanı bir sayı doğrusu şeklinde düşünürsek; diyelim 6. Saniyenin üzerinden geçerken “Şimdi” diyelim. Aslında 6. Saniye geçmiştir ve 7. Saniyenin içerisine çoktan girmişizdir bile. Yani “Şimdi” diye nitelendirdiğimiz 6. Saniye aslında “Şimdi” değil “Geçmiş”tir. “Şimdi” olduğunu düşündüğümüz her “an” onu düşünür düşünmez geçmişte kalacaktır. Bir bakış açısıyla geçmiş ve gelecek kavramları hayal ürünüyken, diğer bir bakış açısıyla “şimdi” kavramı da hayal ürünü gibi görünebiliyor. Kitap bize tarihteki çeşitli görüşleri aktarıyor. Zamanın tam ve kesin bir tanımını yapmak mümkün değil tabi ki ancak günlük hayatta üzerine hiç düşünülmeyen, filozofların ve bilim adamlarının “er meydanı” olan bu konu benim için, fazlasıyla zihin açıcı bir okuma oldu. Öncelikle tam 2400 yıl önceki entelektüel seviyeleriyle çılgın atan filozoflara bakalım Zenon ve Parmenides; Zenon zaten Ok, Kaplumbağa paradokslarıyla biliniyor. İkisi arasında ufak farklılıklar olsa da ikisi de değişim ve hareket kavramlarının dolayısıyla da zamanın yanılsama olduğunu ileri sürüyorlar. Aristoteles ise Zenon’un tezlerini çürütüyor. Ona göre zaman sadece “değişimi” ölçen matematiksel bir olgudur, maddi değil. Ancak yazara göre Aristo Zenon’u tam olarak çürütememiş, onu çürüten 19.YY’da bulunan matematikteki “Limit” kavramı olmuştur. Bununla birlikte Aristo’nun varlığını veri kabul ettiği
Felsefe
Zaman Felsefesinin Kısa TarihiAdrian Bardon · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2018165 okunma
5/10
·528 syf.··
2020 6. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 01 Nisan 2020 02:09
"Sanrısal gerçekçilikle halk hikâyelerini, tarihi ve şimdiyi kaynaştırma” niteliğiyle 2012 yılında Nobel’e layık görülen Mo Yan’ın dünya çapında en çok tanınan 522 sayfalık bu kitabını okudum ama nasıl? Emperyalist Japon’ların Çin’in çeşitli bölgelerindeki işgalleri döneminde geçen romanda yazar, kendi köyünün yakınlarındaki gerçek bir olaydan esinlenerek uzun bir zaman dilimine yayılan bir var olma mücadelesi aktarıyor. Bu olayları kendi baba-dede-ninesinin başından geçmiş gibi kurgulayıp çoğunlukla olaylara, biraz da doğa betimlemesine dayalı bir anlatım sergiliyor. Üslup ve kurgudaki tutarlılık açısından roman, gerçekten bir edebiyat dersi gibi. Kronolojik sıradan bağımsız bölümler birbirlerine zekice bağlanmış. Her cümle titizlikle çalışılmış, saçma benzetmelerden, gereksiz ve abartılı edebiyat çabasından uzak kalınmış. Ancak bu kronolojik sıranın bilinçli olarak sürekli bir ileri bir geri alınması sonlara doğru iyice can sıkıcı olmaya başladı. Çünkü olaylara dayalı, içsel ve imgesel anlatımdan uzak olan bir romanda zamanla bu kadar oynanmasındaki amacı ben anlayamadım açıkçası. İçsel, imgesel, düşünsel bir olguyu merkeze koyan eserlerde kronoloji önemsiz olur ve sürekli çağrışımlarla farklı zamanlara gitmek keyifli de olur ancak tamamen tarihi bir anlatımda buna neden gerek duyulur? Sanki roman önce kronolojik sırayla yazılmış da sonradan da sırf suyu bulandırmak ve edebi değer katmak için bu sıra tamamen bozulmuş ve hoş geçiş cümleleri yazılarak birbirine bağlanmış diye düşündüm. İçerikte ise epik ve öğretici kaygılardan uzak, basit karakterlere büyük derinlik katma hatasına düşmeyen bir gerçekçilik düzeyinde, savaş dönemindeki köylülerin mücadelesi anlatılıyor. Bu içerik beni kitabın yüzde yetmişlerine kadar sürüklemeyi başarsa da bir noktadan sonra sıkmaya
Kızıl Darı TarlalarıMo Yan · Can Yayınları · 2013966 okunma
9/10
·154 syf.··
2019 19. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 12 Eylül 2019 19:49
Not: Bolca spoiler içerir. Kitabı bitirdiğimde kapağını kapatıp bir köşeye kaldıracağımı düşünürken, son çeyrekte heyecanlanıp, roman boyunca kafamda oluşan çağrışımları araştırmadan duramadım. Puslu Kıtalar Atlası’nı okurken kurgunun büyüsüne kapılıp da kim bilir neleri kaçırdığımı düşününce Uzun İhsan Oktay Anar Efendi’ye hürmeten onu da tekrardan okumak şart oldu. Kitab-ül Hiyel başlarda absürt karakterlerle, mekanik anlatılarla, çizimlerle yer yer güldürüp, yer yer de sıkarken, özellikle Üzeyir Bey’in anlatıldığı son kısımda onun aydınlanması gibi okuru da aydınlatmayı amaçlamış. İhsan Oktay, tarihi birçok karaktere ve olaya benzerlikler kurmak yoluyla romanında yer vermiş. Yazarın bu kitabında büyük mucit El-Cezeri’den esinlendiği söylenmektedir. Daha kitabın başlarında ismi geçen Cezeri’nin hayatıyla, kitaptaki karakterlerden Diyarbakırlı iki mucit kardeşin hikâyeleri arasında da benzerlikler kurmak mümkün. Ana karakterler ise doğrudan dinler tarihinden alınmadır. Yafes Çelebi, Nuh’un üç oğlundan biri olan Yafet’i anımsatmaktadır mesela. Ancak kurgunun gidişatını doğrudan etkileyen asıl iki karakter Calud (Golyat) ve Davud küçük farklarla doğrudan dinler tarihindeki gerçek kişilerden alınmadır. Calud’un iri, güçlü kuvvetli oluşu; Davud’un silah, top, tüfek gibi metalden yapılma şeyleri insanüstü bir güçle eğip bükerek bunlardan kuş figürleri yapması, sonunda hiç büyümeyerek hep çocuk kalan güçsüz Davud’un dev cüsseli Calud’u attığı taşla iki kaşının ortasından vurarak öldürmesi hikâyelerinin bazılarını birebir, bazılarını da simgesel benzerliklerle Yahudi ve İslam kaynaklarında görmek mümkün. Bunların dışında da padişahlara, bilim adamlarına, tarihsel vakalara bol bol yer verilmiş. Tarihsel göndermeleri bir yana bırakırsak, kitabın başından sonuna kadar
Kitab-ül Hiyelİhsan Oktay Anar · İletişim Yayıncılık · 20205,8bin okunma
7/10
·484 syf.··
2019 18. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 08 Eylül 2019 19:47
Gogol’ü iyiden iyiye tanıdığım bu günlerde Ölü Canlar’ı da okuduktan sonra söyleyebilirim ki kokuşmuş devlet düzenine, özünü yitirerek yozlaşan insan ilişkilerine, edebi sanatta ise romantizme isyandır kendisi. Önce işin edebiyatına bakalım. Realizm hakkında biraz araştırma yapınca kronolojik olarak Gogol’den önce eser vermiş olan Stendhal ve Balzac’ın adları anılıyor. Belki bilmediğim başkaları da mevcuttur. Ancak bu iki yazarın da en ünlü eserleri olan ve kurgu itibariyle birbirine çok çok benzeyen Vadideki Zambak ile Kırmızı ve Siyah’ı kendim tam olarak bu realizm terazisine oturtamıyorum. Çünkü iki romanda da idealize edilmiş güçlü karakterler yaşama motivasyonlarını bir an için bile kaybetmeksizin belli bir doğrultuda akar giderler. Ben bunlara geçiş dönemi eserleri demenin daha uygun olacağını düşünüyorum ve kimlere ait olduğunu hatırlayamadığım yorumlar da bu yöndeydi. Oysa Gogol, Ölü Canlar’da romantizmin büyük erdemlerinden, ideal insanlarından artık gına geldiğini kendine has mizahi üslubuyla açık açık anlatır; “Evet, her şeye karşın romanımıza kahraman olarak erdemli bir insan seçilmemiştir. Bunun nedenini de açıklayabilirim. Çünkü bırakalım da şu zavallı erdemli insan bir rahat soluk alsın artık. Çünkü olur olmaz herkesin ağzında bir erdemli insandır gidiyor. Çünkü adeta bir beygire döndürüldü erdemli insan: Üzerine binip, kıçına sopayı basmayan yazar kalmadı. Çünkü erdemli insanın anasından emdiği süt burnunda getirildi ve onda artık ne erdemin e’si, ne de kemik üzerine gerilmiş bir deriden başka bir beden kaldı. Çünkü erdemli insana hep ikiyüzlü davranıldı. Çünkü erdemli insana hiç saygı duyulmadı. Yeter artık! Sıra alçakları arabaya koşmada! Öyleyse biz de bizim alçağımızı koşalım arabaya!” (272) Romanının kahramanı hakkında bazen “alçak” gibi
Ölü CanlarNikolay Gogol · İş Bankası Kültür Yayınları · 202429,4bin okunma
Reklam