·
Okunma
·
Beğeni
·
75,5bin
Gösterim
Adı:
Gülün Adı
Baskı tarihi:
Mart 2020
Sayfa sayısı:
736
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750732737
Orijinal adı:
Il Nome Della Rosa
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Gülün Adı
Gülün Adı
Qızılgülün Adı
The Name of the Rose
Der Name der Rose
"Gülün Adı" adlı bu dev romanıyla bir anda dünyanın dört bir yanında ünlenen İtalyan yazarı Umberto Eco, aslında çok yönlü bir bilimadamı. İtalya'da, Bologna Üniversitesinde öğretim üyesi, semiolog, tarihçi; filozof, estetikçi, ortaçağ uzmanı ve James Joyce üzerine derin araştırmalar yapmış biri.

Umberto Eco'nun bu ilk romanı, 1980'de İtalya'da ilk yayımlanışından bu yana sayısız basım yaptı ve dünyanın pek çok diline çevrildi. Dünyada olağanüstü bir ilgi uyandıran bu romanın yankıları hala sürüyor.

Filmi de dünyada büyük yankılar uyandırdı.

Bu romanın başarısında, kuşkusuz, yazarın ortaçağ konusunda derin ve dolaysız bilgisinin büyük payı var. Tam anlamıyla ve her bakımdan ortaçağ dünyasını yansıtmakla birlikte "Gülün Adı" kesinlikle çağdaş bir roman; çağdaş romana yepyeni ve uzun soluk getiren özgün bir roman. Bir anlamda ortaçağda geçen, Hıristiyanlık düşüncesini tartışan tarihsel bir roman, bir anlamda da ustaca kurulmuş polisiye ve sürükleyici bir öykü. Ve en önemlisi olağanüstü bir dil ve benzeri az bulunur bir sanat yapıtı.

Bu ünlü romanı İtalyanca aslından başarıyla Türkçeye çeviren Şadan Karadeniz'in titiz ve uzun çalışmasını da burada hayranlıkla belirtmemiz gerekiyor.

Umberto Eco'nun yayınlarımız arasında çıkan ikinci dev romanı "Foucault Sarkacı" da, "Ortaçağı Düşlemek" adlı deneme kitabı da yine Şadan Karadeniz'in çevirisi...
691 syf.
·20 günde·Beğendi·9/10 puan
Acaba ben ne yaptım, ne okudum? Tüm delilleri okuyucuya veren, verdikleri deliller ile beraber cinayetleri okuyucunun da çözmesini isteyen gerçek bir polisiye mi okudum, bir Orta Çağ gerilim romanı mı okudum, dinler arası, mezhepler arası, tarikatların ve rahiplerin başrolde olduğu bir roman mı okudum, gerçek kişi ve toplulukların hâkim olduğu tarihi bir kurgu mu okudum yoksa sağlam bir bilgi yumağı olan koca bir ansiklopedi serisi mi okudum karar veremedim, aslında bu öğelerin hepsini içeren güzel bir roman okudum. Saydıklarımın hepsini içeriyor Gülün Adı, hem de edebi değeri yüksek bir eser olarak. Öncelikle şunu söylemek isterim ki roman hiç beklemediğim şekilde kaliteli öğelerle dolu bir şekilde polisiye bir roman. Okur tarafından kolay kolay bir şekilde hiç dikkat edilmeyecek unsurlar, hareketler Eco tarafından delil olarak biz okura veriliyor ve gerçek bir polisiye romanda olması gerektiği gibi de bu deliller okura ayrıntılı olarak sunuluyor, sunulduktan sonra da her bir delilin, her bir detayın analizi yapılıyor ve karakterler tarafından yapılan her bir analizin üzerine yine karakterlerin karşılıklı yorumu yapılıp okura tekrardan sunuluyor. Gerçek bir polisiye romanda olması gereken hatta bir şart olan en önemli ayrıntıdır bu durum. Yazar, okurdan hiçbir şekilde bir delil saklamamalı ve romanın karakteri ile beraber okurun da cinayete hâkim olup üzerinde düşünüp cinayeti çözmesini istemesidir, günümüz polisiye romanlarının özellikle de seri katil polisiye romanlarında bu durum yoktur çünkü okuyucuya sürpriz yapmak ister yazar ve bu sürprizini de okurdan deliller saklayarak ve sonrasında da pat diye önüne sererek yapar; ama dediğim gibi gerçek polisiye romanda bu hususlar kabul edilmez, Eco’nun yaptığı gibi her bir ince detay okura verilmelidir, okurun da soruşturmanın içinde olduğu düşünülüp çözmesine yardımcı olunmalıdır. Eco da bunu yapmış ve en ince detayına kadar William’ın bulduğu delilleri bize verip bizim de çözmemizi istemiş, çözmemiz zor olsa da en azından yorumlamamızı istemiş, istemiş ve biz okura yardım da etmiş. Yardım ama ne yardım, çok büyük bir yardım ama cinayetler de bir o kadar karışık yani çözmek maalesef o kadar da kolay değil; ama Eco delilleri bize verip sundukça William’ın zihnine, Adso’nun sorularına, yorumlarına ve düşüncelerine ortak olmak kitabın bana göre en güzel yeriydi.

Umberto Eco, okuru doğru bir tanım yapmak gerekirse bilgiye boğuyor, Hıristiyanlık inancının derinliklerine iniyor, birçok din adamının eserleri hakkında bilgiler veriyor, Hıristiyan tarikatlarını kısım kısım da olsa detaylıca anlatıp kimin imparatora daha yakın, kimin papaya daha yakın olduğunun bilgilerini verip, romanın kurgusu ile harmanlayıp sayfaların arasına serpiştirmiş. Bazı yerler ağır gelebiliyor, bazı sözler, eser isimleri filan da Latince verildiği için okuma esnasında dipnotlara bakıldığından dolayı ağırlığın üstüne biraz daha ağırlık bindirilmiş. Bu kısımları okumak en azından benim için bazı yerlerde zor oldu. Bu ağır bilgi akışlarının ve detaylıca verilen diyalogların olduğu sayfalarda verilen Latince sözler ağır olan bu kitabın okuma hızını daha da yavaşlatıyor. Zaman zaman da arka arkaya birden fazla olunca daha da olumsuz etki oluyor, bazı Latince yazımların ise çevirisi hiç verilmemiş, sanırım daha önce farklı bir dipnotta çevirisi verilen söylemlerin ikinci bir çevirisi verilmemiş kitapta, ne de çok aklımızda tutarız ya… Tamam biraz önce yukarıda dediğim gibi dipnota bakmak zor ama çevirisi verilmeyince de bu sefer hiç olmuyor, aslında iki durum da kendi içinde farklı farklı iki tür bir sorun oluşturuyor ve maalesef okuma hızına da olumsuz etki ediyor. Verilen tarihi bilgilerde Eco, iki farklı zıt görüşün düşüncelerini, söylemlerini diyaloglar oluşturup sayfa sayfa okutuyor. Hıristiyan tarihine fazla hâkim değilseniz eğer bu kısımlarda neyin Eco’nun kurgusu olduğu neyin ise tarihi bir gerçek olduğu karıştırılabilir; çünkü Eco kurgusunu tarihi gerçekler ile o kadar güzel harmanlayıp, ortaya güzel bir sonuç çıkartıp eserine vermiş ki bunu ayırt etmek keyifli bir şekilde zor oluyor ve keyifli bir anlamsızlık da oluşuyor. Anlamak için çok da gerek yok aslında böyle bir şeye, önemli olan zaten yazarın kurgusunda kaybolmak değil midir? Bence kesinlikle öyledir. Kitap içinde olan birçok bilgi dipnotlar ile desteklenip okura açıklaması yapılmış ama tabii ki de bir dipnot seviyesinde verilmiş, tam manası ile kavranabilecek şekilde değil, onun için okurken yardımcı olarak Hz. Google’dan faydalanılırsa eğer kitabın içine daha rahat girilir.

Gülün Adı denilince akıllara gelen bir başka isim de Orhan Pamuk'tur. Yeni Hayat kitabının daha giriş cümlesinde bile Gülün Adı etkisi görülüyor, Benim Adım Kırmızı ise gerek Orhan Pamuk’un olsun gerekse de Türk Edebiyatı’nın olsun şüphesiz en önemli eserlerinden biri. Bu iki kitap arasında da metinlerarası olarak birçok unsurda benzerlikler vardır. Şimdi öncelikle şunu demek isterim ki, Orhan Pamuk okumayanlar, okumadan karalayanlar ve postmodern edebiyata uzak olanlar hatta postmodern edebiyat okuyunca rahatsız olanlar “metinlerarasılık kuramını” bilmeden Orhan Pamuk’a intihal yakıştırmasını yapabilmekteler. Metinlerarasılık kuramı özellikle postmodern eserlerde fazlası ile karşımıza çıkmaktadır, yani yazarlar bunun zaten varlığını kabul ederlerken çalıntı, hırsız veya intihal demek ne kadar alakalı bir durumdur anlayamadım. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı isimli eseri ise Gülün Adı ile beraber bu türe güzel birer örnektirler. İki eser için kendimce mukayeseli edebiyat yapmam gerekirse ilk önce kitap isimleri diyebilirim. İki romanda da tarihten beslenme, romanın kurgusunun geçtiği topraklara hâkim olan dinin insanlara olan etkisi, sanat, bilim ve dinin çatışması, sanat ve bilime ilgi duyanların çatıştıkları dinin etkisi yüzünden artık sahip oldukları dertleri, bu zaman içinde kurguya esas olarak hâkim olan cinayet ve cinayetin çözümlenme süreci gibi diyebilirim. İki romanda da karlı kış günleri hava durumuna hâkimdir. Benim Adım Kırmızı 9 günlük bir sürede geçerken Gülün Adı ise 7 günlük bir sürede geçmekte, Gülün Adı’nda mekân olarak sadece Melk Manastırı varken Benim Adım Kırmızı'da ise mekân olarak farklı evler, İstanbul’un sokakları bazen de sarayı vardır. İki eserde de yer yer açık olarak ama aslında bastırılmış şekilde cinsel duygular, cinsel fanteziler vardır. Gülün Adı’ndan ziyade Benim Adım Kırmızı’da hikâyede anlatıcı dikkat çeker, bazen köpek, bazen şeytan, bazen kırmızı renk, bazen bir para, bir ağaç bazen de bir ölü anlatır bize hikâyeyi. Gülün Adı’nda ise anlatıcı çömez olan Adso’dur ama her iki romanın anlatım tarafından ortak noktası ise genel konunun anlatımı anlatıcılar tarafından ara ara kesilip önceki bir döneme, geçmişe gidip gelmekte olmalarıdır. İki romanda da bu unsurlar metinlerarası bağlamda birbiri ile örtüşür. Pamuk için intihal diyenler ise postmodernizme daha yakından bakmaları ve anlamak istemeleri gerekmektedir; çünkü Gülün Adı ve Benim Adım Kırmızı bu duruma örnek olacak tek eserler de değildir. Ve bana göre Benim Adım Kırmızı da Gülün Adı’na göre daha güzel bir roman, tamam Benim Adım Kırmızı’nın içinde de dini bilgiler fazlası ile olsa da Gülün Adı kadar yok, hatta yarısı kadar da yok ama bana göre Benim Adım Kırmızı Gülün Adı’na göre çok daha güzel bir roman; ama sanırım bunda baş etken olarak yazarı kendi dilimizde yazdığı için okumanın ve içinde bizden bir şeyleri bulup okumanın da etkisi olsa gerek.

Ağır bir kitap, okunması yer yer zor ve yoran bir kitap, okurken sakin kafa ile okumanızı, okuma sürenize uzun aralar verip fazla uzatmamanızı tavsiye ettiğim bir kitap. Okuduktan sonra sanırım en çok aklıma gelecek durumlar ise gülmenin dine ve insan zihnine olan etkisi, kösnüllüğün ne derece kötü olabildiği, kösnüllüğe etki eden derisel, tensel zevkin, duyulan ilginin dinen düşüncesi, derinin altında bulunanları düşünerek bu kösnül duyguları köreltilip köreltilemeyeceği, tinsel duygular, dinsel duygular, erk gücü hayatımızda ne kadar olmalı vs. vs. Sırf bu kısımlar için tekrardan okunabilecek bir kitap ve keşke aynı anda okunması daha da kolay olsaydı diyeceğimiz bir kitap da.

https://www.youtube.com/watch?v=Dlr90NLDp-0
https://www.youtube.com/watch?v=d5p_U8J0iRQ
https://www.youtube.com/watch?v=EaHx8S-Jmec
https://www.youtube.com/watch?v=O3ETFI2U9RA

Şuraya da filmin fragmanını bırakayım (kitap hakkında spoiler verebilir),

https://www.youtube.com/watch?v=7-yYJgpQ-CE
736 syf.
·6 günde·10/10 puan
"Roman;yorum üreten bir makinedir" diyor kitabın sonunda Eco.Ben de üstadın bana verdiği yetkiye dayanarak yorumlayabildiğim kadar yorumlayacağım.Çünkü roman yorum üreten bir makine ise benim yorum ve incelemelirim de okur üreten bir makineye dönüşsün isterim.Çünkü ben obskürantist bir insan değilim,Eco’dan kimse mahrum kalmasın isterim.Çünkü Eco’nomiktir onun yapıtları,tek kitap alırsınız 12 ciltlik bir ansiklopedi okumuş olursunuz.Hem de sıkılmadan,çünkü ansiklopediyi rahatlatıcı bir serum yapıp romanın içine öyle bir zerkeder ki müptelası olursunuz.Bazen zarar görürsünüz öyle ki diğer yazarların yapıtlarına imtina ile bakmaktan kendinizi alıkoyamazsınız.Çünkü siz artık Eco’(i)stiyen bir okur olmuşsunuzdur.Neyse Eco’yu övmeyi bir kenara bırakıp biraz da romanın içine girelim..

İncelemeye kitabın sonundan başladım.Çünkü bu başsız bir romandır.İlk 100 sayfasını kefaret sayar Eco,o kısmı geçenlerin beğeneceğine inanır.Lakin ilk 100 sayfa da yabana atılacak cinsten değildir.Adso’nun ağzından anlatılmaya başlar hikaye..Yazar artık kenara çekilmiş gibi gözükür.Ama hiçbir zaman çekilmez,zekasını öyle bir gösterir ki kendinizi aptal hissedebilirsiniz ve bu mazoşist bir haza dönüşür.Metinler birbirlerini doğurur,suçlarsa ötekini..Ve labirentlerin içinde kaybolan bir okuyucu zihni.Birbirini doğuran cinayetlerin,tesadüfi bir biçimde İncil’deki alametleri benzemesinden hem okuyucuyu hem dedektifi belki de yazarını bile ters köşe yapan bir polisiye.Polisiye içinde tarih,Tarih içinde felsefe,felsefe içinde sosyoloji,sosyoloji içinde dil,Dilin içinde göstergebilim.Her türe ait olup,hiçbir türe benzemeyen bir roman.Yani romanın yazılışından beri sayısız yoruma ve varsayıma maruz kalmasını haksız çıkarmayan endemik bir yazın.Obskürantizm’in,ortaçağın yavan ikliminde karanlık çağla birleşmiş gizli bir eleştrisi.

Neyse yine daldım gittim.Kütüphanede bir cinayet işlenir.Bunu çözmek için William adlı bir dedektif çağrılır.William Sherlock Holmesvari bir çıkarım yapma ustasıdır.Analitik düşünce sistemiyle(Pozitivist ve duygusuz olmaması yönüyle sherlocktan ayrılır) olayları ustaca çözümleyen ama manastıra geldikten sonra olayın anlatıcısı Adso ile daha karmaşık olayların içinde kendini bulan bir bilge.Kitaplıkta saklanan kitap etrafında işlenen cinayetler….
Bu cinayetler bize ortaçağın karanlık çağlarının düşünce sistemini öyle bir gösterir ki üstadın dediği gibi şu çağdan pek de farklı olmadığını görürüz.Bir kitabın toplumu kandıran bir zehir sayılması,kütüpanenin manastırda herkesten gizlenmesi,kitapların okunmak değil korunmak için ayakta tutulması düşüncesi bilginin hiyerarşisinin,gücünün en büyük göstergesi.Ve saklanması konusunda rahiplerin gösterdiği ivedilik ise “obskürantizm”in en acı yüzü.

Romanda en çok dikkatimi çeken şey saklanan kitabın gülmek ile alakalı bir kitap olmasıydı.Bazen somurtursunuz ve biri size gelip “sen neden gülmüyorsun” diye sorar.Gülmek zorunda değilsinizdir ama bunu anlatamazsınız çünkü karşıdakinin de gülmenin patolojik bir durum olmadığını bildiği gibi mecburiyet olmadığını da bilmesi gerekir.Çünkü gülmek salt bir istence dayanmaksızın anlık bir dışavurumdur.İnsana verilmiş en tabii ve ayırıcı velinimettir,çünkü ağlayan bir hayvan görebilirsiniz ama bir hayvan asla gülmez.Romanda aranan ve uğruna cinayet işlenen kitap da gülmeyi erdem sayan,hristiyanların İsa asla gülmez,gülmek günahtır savlarına ters düşen ve okunması durumunda toplumda bir uyuşturucu etkisi yapacağı düşünülen bir kitaptır.Yani diyebiliriz ki aynı zamanda gülmenin psikopatolojik ve gelotolojik,aynı zamanda da felsefi nitelikleri de eserde gün yüzüne çıkmıştır.Romanda en çok dikkatimi çeken bunlardı.Hikayeyi anlatıp okuyanlara hakaret etmenin okumayanlara küfür ettirmenin manası yok 
Ayrıca aranan kitabın birçok dilin bir araya getirilerek yazılmış olması ve başının olmaması bana James Joyce’nin dünya edebiyatını yerle bir eden 40 dili birleştirerek yazdığı ve Eco’nun üzerinde çalışmalar yaptığı dünyada okunması en zor roman olarak gösterilen “Finnegan Uyanması” kitabını hatırlattı.Tabi bu sadece bir varsayım..
Son olarak en çok tartışma konusu olan romanın ismi konusunda konuşmak istiyorum.Eco;"ismi “Gülün Adı” çünkü gül o kadar çok anlama sahiptir ki neredeyse hiçbir anlamı yoktur.Çünkü bir gül bir güldür,gül güldür,gül güldür,gül güldür..Romanlar okunur geriye sadece adları kalır" diyor.Bu ismi romanın sonundaki bir şiirden almış ve nedensizce koymuş.İşte bu noktada yazarlığını ortaya koyuyor,yazar belli bir mantaliteye göre hareket etmek durumunda değildir metinler birbirini doğurur,isimler bir şekilde bulunur,kimileri ivedilikle kimileri rastantı sonucu.Önemli olan okuyucuda bırakılan tattır.Bu tattan mahrum kalmayın,okuyun okutun..Son olarak da Eco yaşasaydı ve görüşme imkanımız olsaydı ona Ahmet Hamdi’nin şu dizelerini takdim etmek isterdim;

Bir adın kalmalı geriye,
Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde,
Aynaların ardında sır(romanda enterasan biçimde aynanın ardında sır var gerçekten 
Yalnızlığın peşinde kuvvet,evet nihayet
Bir adın kalmalı geriye,bir de o kahreden gurbet 

Romanı okuyanlar anlatmak istediklerimi çözmüşlerdir  Okuyan herkese teşekkürler…

Ha unutmadan biraz şizofrenikçe bir inceleme oldu ama neden bu incelemeyi yazdın diyenler olursa (Eco çünkü canım bir roman yazmak istedi demesine binaen) Çünkü canım bir inceleme yapmak istedi ya da yapacak daha önemli bir işim yoktu diyerek veda ediyorum.
  • Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
    8.1/10 (1.770 Oy)1.663 beğeni6,2bin okunma11,8bin alıntı53,5bin gösterim
  • Don Quijote
    8.6/10 (3.707 Oy)3.636 beğeni14,4bin okunma17,7bin alıntı106,2bin gösterim
  • Çanlar Kimin İçin Çalıyor
    8.3/10 (1.898 Oy)2.036 beğeni7,6bin okunma8,5bin alıntı52,6bin gösterim
  • Mülksüzler
    8.7/10 (2.509 Oy)2.613 beğeni7,3bin okunma16,5bin alıntı81,1bin gösterim
  • Zorba
    8.4/10 (3.090 Oy)2.932 beğeni9bin okunma26bin alıntı76,3bin gösterim
  • Goriot Baba
    8.1/10 (2.026 Oy)1.815 beğeni7,9bin okunma13,5bin alıntı55,5bin gösterim
  • Veba
    8.3/10 (3.255 Oy)3.256 beğeni11,7bin okunma25,2bin alıntı77,3bin gösterim
  • Şibumi
    8.8/10 (2.040 Oy)1.917 beğeni5bin okunma6,9bin alıntı46,3bin gösterim
  • İnce Memed 4
    9.5/10 (2.592 Oy)2.731 beğeni7,8bin okunma11,3bin alıntı27,5bin gösterim
  • Afrikalı Leo
    8.3/10 (2.053 Oy)2.052 beğeni8,1bin okunma8,3bin alıntı47,3bin gösterim
736 syf.
Günümüzde de pek çok örneğine rastladığımız ''Erki ele geçirme arzusu'' kendinden olmayanı sapkınlıkla yaftalar. Dışlanmışlık hissi vererek karşıdakinin fikrini doğru ya da yanlış köreltmek ister. Taraftarlarından eyyam, veryansın, karalama kampanyaları sipariş edilir ve tarih boyunca hiç şaşmayan döngü de şudur ki: Taraftarlar, taraflardan önce atılırlar meydana. Toprak, ucuz insan eti aramaya çıkmıştır... Ve dünya açık bir pazardır bunun için.

CAST:
●Melkli Adso - William'ın çömezi (Anlatıcı rahip) https://klasresim.com/i/afxs6
●Baskerwille'li William - Araştırmacı rahip https://klasresim.com/i/afNja
●Fossonova'lı Abbonne - Benedict manastırı başrahibi https://klasresim.com/i/af8f3
●Hildesheim'li Malachi - kütüphaneci https://klasresim.com/i/afc8R
●Sankt Wendel'li Severinus - Şifalı bitkiler uzmanı
●Otranto'lu Adelmo - Minyatür ustası
●Casale'li Ubertino - Fransisken tarikatından sürgün (William'ın arkadaşı)
●Grottaferata'lı Alinardo - yaşlı rahip
●Varagine'li Remigio - Kilercibaşı
●Burgos'lu Jorge - Yaşlı,bilgili kör rahip https://klasresim.com/i/afeby
●Arundel'li Berengar - kütüphane yardımcısı
●Morimondo'lu Nicola - cam ustası
●Allessandria'lı Aymaro - Kitap kopyalayıcısı
●Upsala'lı Benno - sözbilimci
●Salvamec'li Venantius - Yunanca,Arapça çevirmeni
●Salvatore - Kilercibaşının yardımcısı
●Bernardo Gui - sorgucu, papanın elçisi
●Cesena'lı Michele - Fransisken tarikatı lideri

TÜR: Polisiye (Öyle mi dersin?)

YÖNETMEN: Umberto Eco

SENARİST: Ortaçağ

Umberto Eco'nun ismini gören okur önce durup kitabın hacmi ne olursa olsun bir düşünür. İçinde bir beklenti ile açar kitabın sayfalarını, bulduklarıyla coşar. Şimdi bu kitabın ilk romanı olduğunu öğrenip de okumaya başladıysan beklentini zayıf tutmak istersin. Oh no! Karşındaki Eco ise ondan en iyisini istemelisin. Eco gibi kendini müthiş silahlarla donatmış bir adamdan daha azını bekleyemezsin.

Uzun zamana yayarak okudum. Müthiş hızda okuyup çıkarım yapan cemiyetin içinde büyük (k)ayıp. Kütüphanen hıncahınç okunmamış eserlerle doludur, her sabah uyandığında tatlı bir utancın gölgesinde karşılarsın günü. Üzülür ve akşam için söz vererek çıkarsın evden. Akşam yine elinde Gülün adı vardır. İyi bir okur zaten değildin şimdi sözünün altında da kaldın, boynu devrilesice bir ah işittin. Kitabın sayfalarını çevirdikçe diğerlerine olan tüm sorumluluğun da müştereken ve müteselsilen onların da omzuna bindi. Rahatladın.

Eco, Ortaçağ ve Hristiyan tarihini yutmuş deyim yerindeyse önceki tarihlerden başlayarak yeniden yaşamaktadır. Birçok araştırma kitabı yazmasının yanısıra bölük pörçük ortaçağ tarihini tek bir kitap altında toplaması "karanlık" olan namına bir nebze ışık tutmuştur. Etrafta konuşurken insanların hep Dostoyevski mucizesinden söz ettiğini duyarım. Haklılar da keza. Benim nezdimde de asıl mucize Umberto Eco'dur. Bilgi, öyle nankör bir kavramdır ki çeşitli varyasyonların biraraya gelmesiyle ancak içimizde sabitleşir. Parça parça olması da yine bizi zorlayan unsurudur. Eco'yu mucize kılan da tüm ömrünü araştırdığı konularda etrafa saçılmış bilgileri toplayarak özgün / açıklayıcı yorumlarıyla bize aktarmasıdır. İnsan ömrü boyunca ne kadar bilgi edinebilir ki? Hayvanlar, bitkiler ve biz insanlar. Sonsuz bilgi içinde araştırma ateşi yanan insanın gözünü korkutur. Tam da bu sebeple toplayıcı araştırmalar biraz olsun içimize su serpmektedir.

Gülün Adı, birçoklarınca polisiye bir romandır. Muhtevasına bakınca akla bunun gelmesi doğaldır ancak öze inince iş bu kitaba polisiye demek büyük haksızlık olur. Yine bu kitaba haksızlık yapmanın ön koşullarından bir tanesi de Ortaçağ Hristiyan tarikatlarını bilmemek / araştırmamak olur. Fransiskenler, Dominikenler, Dolsiyinisler vs vs. O sebeple aldığım notlardan ve topladığım bilgilerden özetle aşağıda bu tarikatlardan kısaca bahsetmek istedim.

FRANSİSKENLER: Fransiskenler, bir İtalyan rahibi olan Assisili Francesco, İsa'nın isteğine göre yoksulluk hayatı sürmeye ant içmiş müritleri ile kurduğu tarikattır. (William, Michelle ve imparatorun desteklediği tarikat)

DOMİNİKENLER: Aziz Dominik tarafından kurulmuş İsa'nın mesajını yaymak ve cehaletle savaşmak üzere kurulmuştur. ana doktrinleri madde kötü, ruh ise iyi idi. Halen varlığını sürdüren bir tarikattır. (Bernardo Gui'nin desteklediği tarikat)

DOLSİNİSYENLER: Novaralı Fra Dolcino tarafından kurulan tarikat Fransisken ideallerini takip ederken, tüm Hristiyanların ilk Hristiyanlar gibi mütevazı bir yaşam sürmeleri gerektiğine inanıyorlardı ve bu nedenle gittikçe zenginleşen Katolik Kilisesi'ne karşı bir tutumdaydılar. Katolik kilisesince sapkın ilan edilen Dolsinisyenler liderleri de dahil olmak üzere yakıldılar. Kitabın önemli kısımlarında ana konu olarak ele alınmış. (Kilerci Remigio'nun desteklediği tarikat)

Kitabın içindeki kitap olarak adlandırabileceğim Aristo'nun Poetika'sı da aslında simgedir. Eco anlatımın özüne inerken Poetika'nın ellerinden tutar, Aristo'nun kemiklerine uzanır. Hristiyan tarikatlarındaki kokuşmuşluğun ve inanışlarındaki yozlaşmanın bir nevi simgesidir bu kitap. Kierkegard'ın ünlü eseri ''Kahkaha benden yana'' bu kısmı okurken sıkça aklıma geldi. Poetika ön hazırlık olarak okunursa haz katsayınız daha da yükselebilir.

Analar ne mucizeler doğuruyor. Binbir gece masalları, Don Kişot, İlahi Komedya, Shakespeare, Dostoyevski, Eco bunlar türlü türlü mucizelerdir. Ruhumuzu bu çalılarla dolu koridora bile isteye sürüyorsak melankoli idam edilmeli midir? Yoksa acı da bir tattır ve elzemdir mi demeliyiz? Üstünkörü, rastgele yaşamımızın tek yalpalı tortusu da bunlar işte. Okudukların. Basit hayatımızın tekdüzeliğine yumruk indirdiği için burada nöbet usulü dikilmiş cümlelerin gövde gösterisini izliyoruz. Kitabın kapağı kapanınca yeni nöbetin isterikliğiyle burun kıvırıp kokuşmuş olanları oldurmaya devam etme eğilimindeyiz.

Düşünmeden, sormadan edemiyorum. Yalom okumayıp Gülseren Budayıcıoğlu hayranlığına soyunabiliriz. Taklitler aslını yaşatır mı yaşatmaz mı kimin umrunda? Popüler olanın gırtlağına yapışmayı maharet biliriz İyi öyleyse Eco kim? varsa popülerlik trendine takılmış eseri okuyalım (yoksa Eco yalnızca sahipsizdir, halı altına süpürülmelidir.) İşte bizim payımıza düşen mucize de bu! Yaşasın popülarizm!

Muzice demişken Nuh'un gemisi mucizedir, Musa'nın denizi ikiye yarması, Süleyman'ın İsmail'i kurban edecekken gökten koçun inmesi, İsa'nın bir babası olmaması, Lut kavminin yok olması... İnanç esaslı bir sığınaktır. Çünkü insan yalnızdır, ruhunu kaplayan kalabalıklara rağmen yalnızdır, gördüklerine muhaliftir. Çünkü insanın elle tutulur olana, gözle görülür olana saygısı daha azdır.

Bu kitap aslına bakarsanız polisiye falan değil. Bu kitaba salt polisiye gözüyle bakmak Eco'ya ihanet olur. Tüm yaşamını endekslediği ilmine yazık etmiş oluruz. Burada suçlar, cinayetler Ortaçağ'da neler olduğuna dikkat çekmek adına ismimizle buraya çağrılmamızdan ibarettir. Agatha Christie, Stephen King, Grange her okuyucuyu aynı çatı altında buluşturan kaynak bu: Polisiye, cinayetler, merak öğesi, korku... Haa bu yazarlara taş atmak değil niyetim. Kimsenin elinden tutup gel sana Ortaçağ'ı, Hristiyan tarikatlarını anlatayım diyemezsin. Boş gözlerin, ilgisiz kulakların lanetine uğrarsın. Tanrı samimiyetsizliğin, boş işlerin celladını çağırsın! Araştıran, sorgulayan, düşünen ırkların ruhunu arşa çıkarsın. Amen...

Sen ki ey gül, çayırda kızarıp
kurumlanıyorsun
kıpkırmızı, bürünmüş allara
kır şen ve hoş
ama mutsuz olacaksın
nice güzel olsan da.

https://www.youtube.com/...channel=ParlakJurnal
736 syf.
·Beğendi
"Seni iki yüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü daha iyi görürsün."
- Matta İncil'i -

İtalyan bilim insanı, edebiyatçı, düşünür ve ortaçağ estetiği uzmanı olan Umberto Eco'nun (1932-2016) okuduğum ilk kitabı  Gülün Adı oldu. Gülün Adı, yazarın 1980 yılında yazdığı ilk kitabı ve yazar bu kitabı sayesinde dünyada tanınmış.

Kitabın konusu, 1327 yılında İtalya'da  bir manastırda geçiyor. Manastırda işlenen cinayetleri çözmek ve bu olayı aydınlatmak için sorgucu rahip William ve yardımcısı Adso görevlendiriliyor.  Willam ve Adso manastıra geldikten sonra da bu cinayetler devam ediyor. Rahip William kendine has yöntemlerle cinayetleri ve gizemli olayları çözmeye çalışıyor.  Katil kim? Papaz mı yoksa?  Merak etmeyin, merakkaçıran vermedim, çünkü manastırda herkes rahip. Olaylar yardımcı Adso tarafından bizlere anlatılıyor.

Kitaba tür olarak tarihi-polisiye roman denebilir. Bu anlamda türünün ilk örneklerinden olduğu söyleniyor. Eco, Orta Çağ konusundaki uzmanlığı sayesinde  tarihi bilgilerle oluşmuş güzel bir kurmaca eser ortaya çıkarmış. Kitap için zor dendiğinde ben yazarın dilinin ağır olduğunu düşünmüştüm. Evet, zor bir kitap ama zorluğu yazarın dilinden kaynaklı değil. Yazarın gayet akıcı ve insanı yormayan bir dili var. Ayrıca anlatımı da oldukça sürükleyici. Bence kitaba zor denilmesinin sebebi içeriğinde  barındırdığı konular. Eğer
- benim gibi- Orta Çağ, Hristiyanlık inancı, Hristiyanlıktaki farklı mezhepler ve İncil hakkında fazla bilginiz yoksa zorlanırsınız. Ben okurken zorlandım. Kitabı on yedi gün gibi uzun bir sürede okudum ve okurken sürekli araştırmalar yaptım. Bu araştırmalar sayesinde Orta Çağ Hristiyanlığı, yanlış öğretileri ve sapkınlıkları hakkında birçok bilgi  öğrendim. Bu anlamda da faydalı bir okuma oldu benim için.

Eco kitabında, yozlaşan Hristiyan dinini, yanlış öğretilerini, rahiplerin sapkınlıklarını, yobazlıklarını, kilisenin halk üzerindeki baskıcı etkisini bolca eleştirmiş. Bu yüzden de yazıldığı dönemde Vatikan ve Hristiyan dünyasından tepki almış. Filmi çekilmiş ve filme bu tepki çeken sahneler konmamış. Ayrıca bu güzel kitap dünyanın bütün dillerine çevrilmiş.

Kitaba getirebileceğim tek olumsuz eleştiri ise çok uzun olması diyebilirim. 730 sayfalık kitabı okurken sıkıldığım yerler oldu. Uzun olmasında etken ise, Eco'nun bitmek bilmeyen uzun tasvirleri. Yine de kitabın kalınlığı gözünüzü korkutmasın. Kesinlikle her okurun okuması gereken bir başyapıt.
736 syf.
·3 günde·8/10 puan
Dürüst olalım. Burada biz bizeyiz, yalan söylemek yok tamam mı? Soru geliyor...

Eco dünya çapında tanınmamış bir yazar olmak üzere, Gülün Adı elemanıdır ''Adı sanı hiç bilinmeyen kitaplar'' olmak üzere; öyle ki, fiyatı 5 tl'den satılıyor.

Buna göre 5 tl fiyatla adı sanı hiç duyulmamış olan bir x kişisi Gülün Adı romanını okumaya başladıktan sonra, yapabileceği muhtemel hareket nedir?

A) Sanırım çevirisi yanlış yapılmış, hiçbir şey anlamıyorum.

B) Kitap çok sıkıcı, yazar bence boş yapıyor.

C) Alkollü kafa ile yazılmış bir kitap, yazar ne dediğini kendi de bilmiyor.

D) Kastamonu pirincini tekli düşürebilmek için su hangi seviyedeyken ateşi kapatmam gerekiyor?

E) Araştırmalarını yaparsan, Orta Çağ ve Hristiyanlık ile ilgili bilgin varsa, uzatmaları fazla da olsa güzel bir eser.

Soruyu burada kesiyorum. Cevap size kalmış. Benim derdim aslında bu değil. Bu kitabı okuduğum süre zarfı boyunca sürekli bu düşünceler dönüp dolaşıyordu. Acaba bu kitap popüler olmasaydı, durumu ne olurdu? Okuyan 100 sayfa ilerledikten sonra bırakır mı, yoksa Fransisken rahiplere olan merakından devam mı ederdi? Ben kendi fikrimi söyleyeyim. Bu kitap popüler olmasa çoğumuzun vereceği cevap ilk 4 şıktan biri olurdu( o pirinci nedense annem hiç tek tek düşüremiyor, hamur gibi geliyor şaka gibi. ); gelin görün ki kitabın popüleritesi bizi bu kitabı anlamaya zorluyor. Eğer o bu kitabı anlıyorsa ben de anlayacağım. Ortamlarda hava yapabiliyorsa eğer o gavur benim de aşağı kalır bir yanım olmaması lazım. Bunlar benim düşüncelerim değil, ama maalesef bu kitap çok beğenildiğinden ziyade okuduğunu belli etmek, kafede ezberlediği replikle hava atmak ve genel kültür seviyesinin çok yüksek olduğu düşüncesini kafalara kazımak için okunuluyor ''Genel Olarak''. Bu konuya değinmeden asla geçemezdim.

Benim birçok dine karşı merakım var, insanların din ile görüşlerini dinlemeyi, farklı dine mensup insanların fikirlerini almayı her zaman için severim. Din meseleleri ayet paylaşılarak karşılıklı atışmaya dönüştüğünde kendi içinde bir paradoksa düşüyor, diğer yandan karşılıklı itiraz ile devam ettiğinizdeyse de bir yerden sonra sırf karşınızdakinin kendini haklı olarak görmemesi için duymadan itiraz ettiğiniz gurur meselesi haline gelebiliyor. Bu nedenle her insan benimseyeceği dini, araştırmalar yapsa da bir yerden sonra kendi içinde aksiyomatik ispatını yaparak bulabileceğini düşünüyorum.

Hz. İsa ve Hz. Meryem'i her zaman çok sevdim. 12 13 yaşımdan beri kendi hayatlarıyla ilgili hikayeler okumayı çok severim, Kur'an'dan ayetlere bakarım. Benim görüşüme göre çok mükemmel zatlar. Ne zaman bu sevgim insanlar tarafından fark edilse dinden çıkarsın, dikkat et deniliyor. İsa ve Meryem hristiyanlık dinini simgeliyor ya, o yüzdenmiş. Kur'an'ı Kerim'de hak peygamber olarak gösterilen İsa ve Kur'an'da adı geçen tek kadın olup, incildeki adı geçen ayetlerin iki katı Kur'an'da geçen ve 2.surede babası Ali İmran'ın ismi olan, Kur'an'daki 114 sureden birinin kendi adı üzerine olan Meryem hristiyanlığın simgesiymiş. Ba Ba Ba Ba.

Neyse efenim, bu sevgi zamanında beni daha çok kaynak bakmaya itti ve bu sayede Hristiyan mezhepleri, kan davaları, Orta Çağ dönemindeki rahiplerin manastırdaki durumları, Fransisken tarikatındakiler, Hz İsa ile ilgili görüşler( hiç gülmez, gülmeği günah olarak sayar; yoksul hayatı yaşamayı sever) gibi birçok düşünce hakkında fikir elde edebilmemi de sağlamış olduydu. Bu kitabı okumaya başlamadan önce bu konularda bu kadar derin bilgilerin bulunduğu bir eser beklemiyordum. Önceden bu kitapla ilgili çok inceleme okumuştum, ama balık hafızalıyım çok çabuk unutabiliyorum. Bu kitabı okumayı düşünenler bu konularda biraz bilgi edinebilirler, diğer yandan isterlerse kitabı okurken araştırma da yapabilirler. Siz bilirsiniz.

Bu kitabın popüleritesi hakkında ağır konuşmuş gibi gözükebilirim; ama aslında tam aksini savunuyorum. Popüler olmasa çoğumuz okuyamazdık, ama durumların tam aksi olması bize kitap hakkında araştırmaya itiyor ve işin sonunda kitaptan mutlu ayrılabiliyoruz. Güzel bir eseri bilinme seviyesi sayesinde zevk alarak okuyabilecek kıvama getiriyoruz kendimizi.

Gülün Adı'nın kategorisi hakkında bir yorum yapmakta zorlanıyorum açıkçası. Evet polisiye özelliği de var, ama bence bu kitabın en zayıf yanı ve eğer içimde polisiye açlığından dolayı bu kitabı okuma isteği oluşsaydı kesinlikle sınıfta kalırdı gibime geliyor. Katil ile ilgili çok fazla düşüncem var ama sürpriz bozan olmaması için söyleyemem, ama çok ortadaydı be kardeşim! Diğer yandan bu kitaptaki felsefe ve din görüşleri bence kitabın en iyi yönü. Eco gibi bir profesörün bu konudaki başarısı zaten ortada.

Kitapta gece vakti yaşananlar tempoyu çok arttırıyordu, bu nedenle genel olarak gece vakti, alacakaranlık ve tan sökümü zamanlarında olan olaylar kitaba bağlayabilse de geri kalan yerlerde uzatmalar olduğunu düşünüyorum, okumayı çok fazla zorlaştırabilecek düzeyde.

Kütüphane ortamı, Manastır, Rahip törenleri, Kiler, Yemekhane, odalar her şey olabilecek en iyi şekilde anlatılmış. Manastırın içinde yazmış olsaydı bu kitap, bu kadar iyi olamazdı.

Kitap aleminin Dark Souls'u gibi bir kitap. Okumaktan yer yer zorlansanız da bu zorluğun verdiği bir çekicilik var; ama bu her okura hitap edebilmesini zorlaştırıyor, bu nedenle bol diyalog ve din felsefesiyle harmanlanmış, Manastırda geçen, latin harflerle dolu polisiye bir roman fantezisi okumak isterseniz mutlaka tavsiye ederim.
736 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Bir başka kritikten daha hepinize merhaba ..dilim döndüğünce bu güzel kitabı anlatmaya ,sizlere tanıtmaya çalışıcam.. ardından en güzel parcalarıyla metalika sizlerle beraber olacak...

- ORTAÇAĞ MANASTIR HAYATINDA POLİSİYE OLUR MU? -

Şakayı bir yana bırakırsak olaylar ortaçağda 1300 lü yılların ilk çeyreginde avrupada - ortaçağın , hakikaten karanlık diye tabir edilen ve engiziyon mahkemelerinin cayır cayır kafir suclamalarıyla insanları kazıklı ocakbaşı alevlerine atıp şiş kebab misali yaktıkları dönemlerinde geçiyor..kahramanlarımız ,(eski bir engizisyon sorgu rahibi ) bir gezgin rahip ve yanındaki çömezi.. olaylarda bu ikili ve konuk oldukları amiyane tabirle kör itin öldüğü ,dağ başındaki kuş uçmaz kervan geçmez manastırda yaşayan ve işlenen esrarengiz , ilk bakışta açıklanamaz cinayetleri aydınlatmaları için bizim ikilinin yardımlarını istedikleri bahse konu manastırın rahipleri etrafında gelişiyor..kitap benim için şu açıdan çok ayrı bir yere sahip : dinler insanlara ne akla mantığa zarar şeyler yaptırıyor dedirtiyor ki bunun sizde okuduğunuz zaman ciddi ciddi farkına varacaksınız..bunların haricinde Umberto Eco dediğimiz adam yani yazarımız , o dönem avrupasını ve ortadoğusunu daha da ötesi ortaçağ tarihini yalayıp yutmuş sular seller gibi içmiş bir şahsiyet.. kendi adıma dinler ( ki özellikle semavi diye adlandırılanlar) tarihini ve gizli tarikatları daha önceden arastıran biri olarak kitabı okurken bunun açık ara baya bir faydasını gördüm.. ama tüm bunlara rağmen , belli bir altyapım olmasına karşın ben de bazı yerleri okurken kitaptan kopma noktasına geldim sanki şekerli menemen yiyormuş hissiyatına kapılıp..konu ve kurgu çok güzel inanılmaz bir gerçekçilik var.bunu okuyan herkes anlayacaktır lakin anlatılanları belli bir tabana oturtmak için verilen ek bilgiler kimi yerde insanı yoruyor hatta boğuyor. bu arada verilen ve kitabın arkaplanına yamanan detaylar ve olaylar %100 GERÇEK orası ayrı bir şapka çıkarılacak nokta! bunlardan hariç kitap o dönemin , krallıkları yöneten , kitleler üzerinde neredeyse tek söz sahibi olan klise müseessesinin , manastır hayatının ve hristiyanlığın karanlığını çok guzel veriyor insana.. ambians müthiş.. kitapta, bilginin nükleer silah misali saklandığı halka açıklanmadığı dönemlerde bir kütüphane ortamı var ki ben okurken zevkten yeşerdim ..keza gene sözde dinleri adına insanları kırıp geçiren engizisyoncular ve acımasızlıkları çok güzel işlenmiş.. 660 KÜSÜR SAYFA sizi korkutmasın. ortaçağ tarihi ve polisiye seven herkes okumalı ..
736 syf.
__________

“Bir düş bir kutsal yazıdır; birçok kutsal yazı da düşlerden başka bir şey değildir.” (#91137421)
__________

Muhteşem bir kitabı bitirdikten sonraki hazzı ve hüznü beraber yaşıyorum. Kitap, görünürde polisiye türünde ilerleyen ama içeriğinde sizlere Ortaçağ dünyasına dair oldukça zengin bilgiler sunan bir kaynak niteliğindedir. Bununla birlikte, kitabın kahramanı William'ın, soruşturmayı yürütürken manastırdaki rahiplerle girdiği tartışmalar ve çömezi Adso ile olan konuşmaları esnasında, felsefe ve teoloji üzerine bilgiler edinme, sorgulama fırsatları da sunmaktadır. Bu nedenle, benim için katilin kim çıkacağı bir süre sonra önemini kaybetti. Dikkatimi, gerçeklik temelinde yürüyen düşündürücü sürece yönelttim. Bunun içindir ki, polisiye romanlardaki/filmlerdeki sonlara doğru olayların iç yüzünün ortaya çıkma klişesi, puanlamama etki etmedi. Şunu da belirtmeliyim: Romanı daha verimli ve kolay okuyabilmek için öncesinde, Ortaçağ dünyasına dair okumalar yapmanız önemlidir. Bu okumalar içinde tarihsel arka plan, felsefi ve teolojik dünya ve Hristiyan tarikatlar (bknz: Fransiskenler) yer almaktadır. Eğer bunları yapmadan okursanız yine heyecanlı bir polisiye sizleri beklemektedir. Nitekim Umberto Eco, Ortaçağ konusunda oldukça yetkin bir isim olarak roman içinde fazlasıyla bilgi vererek sizi Ortaçağ dünyasına sokmayı başarıyor. Bu bilgi verilen kısımlar bence, romanın kurgusuna herhangi bir zarar vermemiş, bilakis romanı zenginleştirmiştir. Sonuçta; kitaba yaklaşımımız klasik manada bir romana veya salt polisiye bir romana olan yaklaşımımız gibi olmamalıdır.
__________

Gülme kuşkunun kışkırtıcısıdır. (#90821270)
__________

Romanın geçtiği tarihsel arka planı şu şekilde kısaca özetleyebiliriz: Kutsal Roma İmparatoru Bavyeralı Ludwig ile Papa XXII. İoannes arasında (devlet, din görevlileri vs) atama savaşları verilmektedir. Bundan dolayı iki taraf ters düşmüş ve Ludwig, Paris'i kuşatmış, Roma'ya ilerlemektedir. Bu esnada Papa, Roma'dan Avignon'a taşınmış, ileride Ludwig, Ioannes'i sapkın ilan edip, yerine başka bir Papa atayacak. Hristiyan dünyası bu süreçte iki farklı şehirde iki farklı Papa tarafından yönetilmektedir. Papa XXII. İoannes, bir yandan da İsa'nın yoksul olduğunu iddia eden Fransiskenler ile tartışma yaşamaktadır. Fransiskenlerin başkanını Avignon'a çağırmıştır ama bundan önce, romanda olayların geçtiği manastırda heyetler bir toplantı yapacaklardır. Kahramanlarımız, Fransiskenlerden William ve çömezi Adso bu nedenle manastıra gelirler.

Geldiklerinde kötü bir sürprizle karşılaşırlar: manastırda kutsal yazıların bulunduğu sayfaların yanına süsleme amaçlı komik şekiller yapmakta mahir genç rahip Adselmo, esrarengiz şekilde manastırdan aşağıya düşerek ölmüştür. Rahipler birtakım nedenlerden dolayı, işin içinde şeytani güçlerin olduğunu düşünerek korku içindedirler. Bu nedenle baş rahip, Engizisyonda eskiden sorgucu olarak görev yapmış William'dan yardım talebinde bulunur. Polisiye bir roman olduğu için heyecanı kaçmasın diye içerik hakkında spoiler içeren bilgiler vermeyeceğim, merak etmeyin. Roman üzerine kendi çıkarımlarımdan ve vardığım sonuçlardan bahsedeceğim.

Ortaçağ'da bilgi ile 'söz' eşitliği söz konusudur. Yani, dünyaya, insana dair bilinebilecek her şeyi İsa söylemiş, havarileri aktarmıştır. Kilise ve din adamlarına düşen ise bu bilgiyi yorumlamak ve korumaktır. Olayların geçtiği yer olarak bir manastırın seçilmiş olması, bilginin korunması hususunu vurgulamak için olsa gerek biraz da. Çünkü Ortaçağ'da manastırların önemli işlevlerinden birisi, eserlerin yazılması, çoğaltılması ve korunmasıdır. Nitekim, bu manastırda zengin bir kütüphane bulunmaktadır. Buraya sadece kütüphaneci ve yardımcısı girebilmektedir. Cinayet soruşturmasının merkezinde ise Aristo'un kayıp bir kitabı bulunacaktır.

William karakteri oldukça önemlidir. Fransisken tarikatından Ockham'lı William ve Roger Bacon'dan fazlasıyla etkilenerek zihin dünyasını oluşturan William'ın soruşturma yöntemi, bu iki önemli isimden izler taşımaktadır. William, çömezi Adso'ya kitabın bir yerinde "Sevgili Adso, kesin bir zorunluluk olmadıkça, açıklamaları ve nedenleri çoğaltmamalı," diyerek Ockham'ın usturasını hatırlatmaktadır. Buna ek olarak, en basit açıklama büyük olasılıkla doğru olandır, şeklindeki metodu de takip eder. Roger Bacon ise doğaya önem veren, deneysel yaklaşan, Arap bilim insanlarından yararlanmayı tavsiye eden ve skolastik yaklaşımın temeli olan otoriteye bağlılığı bilgiye giden yolda başlıca engel gören(bundan dolayı 14 yıl hapis yatmış) değerli bir isimdir. William'a dönecek olursak, sık sık Arap bilim insanlarına atıf yapmakta, deneyci yaklaşmakta, ustası Bacon'ın geleceğin dünyasında makinelerin önemli olacağı fikrini belirtmekte, herkesin en ufak emareyi doğa üstüne atfettiği noktada mantıklı ve doğaya bağlı bir açıklama arayan yapıdadır. Bundan dolayı bence, William'ın soruşturması görünürde manastırdaki cinayetler hakkında ama temelde ise skolastik felsefe üzerine bina edilmiş Ortaçağ ve Kilise'ye karşıdır. William'ın sözleri, kilisenin(manastırın) korumaya çalıştığı 'söz'ün kutsallığını yitireceğinin sinyallerini verir.

Bu noktada, soruşturmanın merkezine oturacağını belirttiğim Aristo'nun kayıp kitabı çok önemlidir. Bu kitapta Aristo, gülmeye dair yazılar yazmıştır. Gülmek ise manastırın önde gelen ve kör üstadı Jorge için kutsala karşı en büyük tehdittir. Jorge, "gülme sanatını ince bir silah durumuna getirecek" insanların geleceği öngörüsünde bulunarak bunun yaratacağı tehlikeyi de "bir gün biri ‘Tanrı’nın insan olarak ortaya çıkmasına çıkmasına gülerim’ diyebilirse (ve böyle dediği işitilirse); o zaman bu küfürü durdurmak için hiç silahımız olmayacak.." diyerek belirtir. Bu konuda oldukça haklıdır. Çünkü, "Yasanın gerçek adı Tanrı korkusudur." ve güldürü/mizah, bu korku duvarını yıkmak için öncü kuvvettir. Bunları, Osmanlı'nın savaşlarda en önde giden, korkutucu giysiler giyen, kendileri de korkusuz olan Deliler diye adlandırılan askerlerine benzetebiliriz. Aydınlanmaya zemin hazırlayan unsurlardan biri olarak tarihçiler, Ortaçağ sonlarında, dönemi yeren güldürü eserleri kaleme alan yazarları veya 'delileri' de gösterirler. Buradan hareketle, günümüzde muhafazakârlığın yüksek olduğu toplumların mizaha tahammülsüzlüklerini daha iyi anlayabiliriz.

Bunu paylaşmazsam olmazdı: https://i.hizliresim.com/j4GESS.jpg

Öte yandan, diğer tartışma konusu başta belirttiğim üzere İsa'nın yoksul olup olmadığı yönündeki tartışmadır. İlk başta saçma gelse de aslında bunun arkasındaki temel konunun, Papa'nın, yani kilisenin kendi zenginliğini ve gücünü koruma çabası olduğunu anlayınca anlamlı geliyor. Yoksulluk üzerinden halkı örgütlemeye çalışan insanlar bu sayede onları imparatorluğun yanına çekiyorlar. Haliyle Papa da buna karşı çıkıyor.
__________

Kitaplar inanmak için değil, araştırmak için yazılır. (#91115741)
__________

Son olarak, bence kitabın merkezinde yer alan gerçeklik konusuna gelelim. William, soruşturma sırasında gerçeğe ulaşmak için matematikten, mantıktan, teolojiden, felsefeden ve bilimsel yöntemden faydalanır. Ve gerçeğe ulaşır yani olayların iç yüzünün ne olduğuna lakin buna biraz da rastlantıyla ulaşır. Nitekim, kitabın sonunda Adso'yla yaptığı konuşmada, gerçeğin ne olduğunu muallakta bırakır; daha doğrusu Umberto Eco böyle ister. Çünkü o esnada bir yer yıkılır ve William'ın konuşması da yarıda kesilir.

Buradan çıkarımım şu; mutlak gerçeğe varılamaz ama insanlık hep bunu aramıştır, aramaya da devam edecektir. Romanın geçtiği dünyada mutlak gerçeğe insanlar, vakıf olduklarını zannediyorlardı. Basit insanlara kilise tarafından bu gerçeğe dayalı bir hayat tarzı sunuluyordu. Lakin, insanlığın merakı ve ihtiyaçları arttıkça bu hayat tarzı, bunları karşılamaz oldu. Bundan dolayı, insanlık kilise yani dinin kontrolündeki bilgiye erişmek zorundaydı. Başka deyişle, kilisenin/dinin bilgi önüne koyduğu engeli yıkmak zorundaydı. Bunu güldürüyle, felsefe ve bilimle yaptılar. Bunun bedelini ise mutlak gerçeğin olmadığını anlayarak ödediler.

Jorge, romanda sık sık insanları Deccal ile korkutuyordu. Deccal onun bilgiye erişimin önüne koyduğu en son kaleydi. Jorge'nin bu yöndeki en ateşli vaazında, Adso'yla konuşurken William'ın, Jorge'nin Deccal tarifinin Jorge'nin kendisine benzediğini söylerek işi mizaha vurması ve sonraki süreçte bu sefer ciddi şekilde Jorge'de Deccal'i gördüğünü söyleyip, ardından şunları eklemesi oldukça önemlidir: "Deccal dindarlığın kendisinden, aşırı Tanrı ya da gerçek sevgisinden doğabilir; tıpkı bir sapkının bir ermişten, bir cinçarpmışın bir yalvaçtan doğması gibi. Peygamberlerden kork Adso; gerçek uğruna ölmeye hazır olanlardan da; çünkü onlar genellikle birçok başka insanı da kendileriyle birlikte ölmeye sürüklerler; bazan kendilerinden önce, bazan da kendilerinin yerine."(#91152265)

Belki de gerçeğe ulaşma arzusu veya gerçeğe ulaştığını zannetme bizleri birer fanatik haline getiriyor. Buradan kibir doğuyor, kibrimiz ise bize her şeyi yapma yetkesi veriyor. Asıl tehlike burada olabilir. Bundan dolayı "Belki de insanları sevenlerin görevi, onları gerçeklere güldürmektir; gerçeği güldürmektir, çünkü biricik gerçek, gerçeğe duyulan çılgınca tutkudan kendimizi kurtarmayı öğrenmektir," (#91159389) William'ın dediği üzere.


İyi okumalar..
736 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10 puan
İtalya'da bir manastırda meydana gelen esrarengiz cinayeti/leri çözmek üzere Baskerville'li William ve onun çömezi Melk'li Adso'nun(anlatıcı) Manastıra gelişiyle başlar roman.(1327)
William'ın Sherlockvari çıkarımlarıyla başlangıç yapılır ve o noktadan itibaren sizi içine çeker.

Her gün yeni bir tarikatın doğduğu, sapkın olarak görülen birinin ya da birilerinin yakıldığı, aforoz edildiği, İsa'ya Tanrı'ya Hristiyanlığa dair sık sık yeni fikirlerin ortaya atıldığı, imparatorlar ile papalar arasında güç savaşlarının yaşandığı karanlık Orta Çağ Avrupa'sındayız.

İsa'nın ölümü ve sonrasında Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte İsa'ya, İsa'nın tanrısallığına, yaşayışına dair birçok farklı görüş ortaya çıktı. Bu da tarikat ve mezhepleri doğurdu haliyle.
Hristiyanlık tarihinin en önemli iki felsefi-dini tarikatı Fransiskenler ve Dominikenlerdir.
Skolastik düşünceyi sistemleştiren ve kiliseyi de bu düşüncenin içine alan da işte bu tarikatlardır.

Temelde birbirine benzer olsalar da bazı farklarla ayrılırlar. Kitapla ilgili bizi ilgilendiren farkları ise; İsa ve havarilerin nasıl yaşadıklarına dairdir.
Fransiskenlar; İsa ve havarilerinin yoksul olduğunu, mal sahipliği tutkularının olmadığını ve eşyayı sadece kullandıklarını savunur, bu yüzden de hristiyanların ve ruhban sınıfının böyle yaşaması gerektiğini belirtirler.
Dominikenler; İsa ve havarilerinin yoksul olduğunu, böyle yaşanması gerektiğini ancak sahip olmak duygusuna da sahip olduklarını belirtirler.
(Bkz: Erich Fromm - Sahip Olmak ya da Olmak)
Tabi tartışmalar sadece bu iki tarikat etrafında dönmüyor. Cluny, Benedikten, Dolcinolar, Albiniler vs.
Karmakarışık bir durum.

Papa XXll. Johannes(İoannes) Dominiken öğretisine yatkındır ve kilise hazinesi o güne kadar ulaşılmamış bir zenginliğe ulaşır onun döneminde.
Papanın ya da kilisenin gücü, Orta Çağ'ın neredeyse tamamında imparatorları, kralları, prensleri etki altına almıştır.
Bu gücü kırmak ve kendi otoritesini güçlendirmek isteyen İmparator Ludwig(lV. Louis) Fransiskenlerin tarafında yer alır(kullanır).
Böylece Kiliseyi ekonomik anlamda güçsüzleştirmek ve etki alanını genişletmek adına mücadele eder.

Bazen basit fiilerin, örneğin "gülme" eyleminin nasıl da önemli bir konu haline getirildiğini ve din çerçevesinde günah olup olmadığı tartışmalarına şahit olacaksınız.
Dini anlayışları şekillendirdiğini göreceksiniz.
(Bugün dahi koca koca adamların, incir çekirdeğini doldurmayan basit tartışmaları nasıl sürdürdüğünü, basit kavramların her şeyin merkeziymiş gibi gördüklerini, zihinlere meşguliyet verdiklerini anımsayacaksınız.)
Bazen "düşünce"sinden dolayı insana nasıl kolayca kıyıldığını okuyacaksınız.
Yer yer Orta Çağ kadın bakışına tanık olacaksınız; kadın, şeytanın arabasıdır gibi ifadelerle.
Ve sıkça göreceksiniz islam bilginlerinin isimlerini, eserlerini, buluşlarını.
Bilim-din çatışması ekseninde fikir savaşları sürecek kitap boyunca.

Burada ve diğer bazı yerlerdeki inceleme ve yorumlarda, hristiyanlık dünyasına ve farklı kültürlere ait bu kadar bilgi verilmesi gereksiz görülmüş.
Seçtiği sözcüklerle belli birikime sahip olduğunu gösteren kişilerin böyle düşünmesi gerçekten garip. Zira hristiyanlık özelinde Avrupa'nın bugünkü gelişmişlik seviyesine hangi kaotik ortamlardan geldiğini az da olsa gösteren bu bilgiler nasıl gereksiz olabilir.
İslam Dünyasının zamanında nasıl bir gelişmişliğe sahip olduğunu, bugün nasıl benzer bir karmaşa içinde olduğunu ve bu yüzden gelişme kaydedemediği çıkarımını sağlayan bu bilgiler nasıl gereksiz olabilir.
Bu son söylediklerim kitabın anlatısı ya da mesajı değil ancak kitaptan çıkarılabilecek birkaç şey.

Genel bakış ve teknik kısım:

Eser iki parçadır: Heyecanlandıran, geren, meraklandıran polisiye kısmı; bilgi dağarcığınızı zenginleştiren dini, bilimsel, felsefi kısmı.
İç içedir.

10 puan verdiğim ilk kitap oldu.

736 sayfalık bir tuğla ve o 736 sayfa, 7 günlük bir olayı anlatıyor. Ürkütücü gelebilir ama kitaba başladığınızda, zihniminiz 7 günlük bir olayı okuyacağı bilincine vardığında, olduğundan daha kısa gelecektir.
Latince ifadeler, deyimler dışında -çokça var- genel olarak akıcı.
İlk 60-70 sayfada betimlemeler bir hayli fazla.
Burada amaç sizi Orta Çağ havasına sokmaktır. Bu kısmı atlatırsanız gerisi gelir.


Hemen al, oku diye tavsiye edilecek ya da bodoslama dalınacak bir kitap değil.
Okuyacaklara naçizane birkaç tavsiye:
1) Orta Çağ'a ilginiz var ve iyi kötü bilgi sahibiyseniz hemen başlayın.
2) Orta Çağ'a ilginiz var ama bilgi sahibi değilseniz biraz araştırma yapıp hemen başlayın.
3) Orta Çağ denen zaman diliminden haberiniz yok ve haliyle bilginiz de yok ise bu iki eksikliği giderdikten sonra hemen başlayın.

Keyifli okumalar.
736 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10 puan
Umberto Eco'nun "Gülün Adı" kitabımız yazarın hayatı, çevirmenin hayatı ile başlayıp içindekilerle devam etmektedir. Kitabın içi:
-Açıklama
-"Gülün Adı" üzerine
-Yeni baskıya not
-Doğal olarak bir el yazması
-Not
-Öndeyiş ve 7 günden oluşup sonrasında Gülün Adı üzerinde Umberto Eco'nun açıklamasıyla bitmektedir. Ayrıca günleri sabah,akşam, ikindi ve diğer zamanlara ayırmıştır.
Konusu Orta Çağ İtalya'nın kuzeyinde geçen roman Papa ile İmparotor arasında atama yetkisi savaşı, Hristiyan tarikatlar arasında görüş ayrıcalıkları gibi konuları işlemektedir. Bu bize Orta Çağ'ın karanlık dönemine kısa bir pencere açmaktadır. Asıl konusu bu olmasada yazar bölümlerin hemen hemen hepsinde Orta Çağ'da olanlar hakkında bize bilgi vermektedir. Bu da kirapta tarihi bir havanın esmesini sağlamıştır. Kitabın asıl konusu İtalya'nın kuzeyinde bulunan bir kilisede bir rahibin ölmesiyle başlar, başrahip olayın incelenmesi için eski bir rahip ve keşif olan William çağrır. William kiliseye çömezi Adsoyla gelip başrahiple konuşup olayı araştırmaya başlar tabiki olay sadece bir rahibin ölmesi ile bitmiyor daha sonraki günlerde işlenen cinayetler işleri iyice karıştırıyor William ve çömezimizin işi oldukça zorlaşıyor. Kitap kalın olsada içindeki olaylar ve yaşanalar sizi kitabın içine sürüklüyor. Bazı yerlerini nefesinizi tutarak okuyabilirsiniz.:))))) oldukça akıcı ve heycanlı bir kitap.
Ayrıca kitapta kilisede bulunan labirent şeklindeki kütüphaneye değinmek istiyorum oldukça ilgi çekici bir kütüphane ve bu kütüphanede bulunan gizli bir kitap cinayetlerle birlikte peşine düşülen gizli bir kitaptan söz etmektedir. İçinde nasıl bilgiler varsa saklanması ve gizlenmesi gerekiyor ve cinayetlerle bağlantısını anlatıyor. Sonrasında cinayetler çözülsede gizli kitabın gizemi çözülsede yok olan bir kütüphane beni çok üzmüştü. Dev bir arşif yok olup gitmişti.
Keyifle okuyacağınız ve okurken düşüneceğiniz tarihi ve polisiye bir kitabı bitirdim her zaman beğendiklerim arasında olacak ve mutlaka kütüphanemde olmasını istediğim bir kitap olacak. Eyer okurlar bana kitap önerisinde bulunmamı isterlerse Umberto Eco'nun "Gülün Adı" nı mutlaka tavsiye edeceğim iyi okumalar.
Galiba bitiremeyeceğim ama suç bende. Polisiye sevmiyorum ama kitabın yarısına gelmem araya serpiştirilen felsefi konular. Bacon’a atıflar, laikliğin Hristiyanlığın geçmişine ilişkin değiniler. Gayet meraksız olduğum için çözülmesi bellenen cinayetin sırrını görmeyi bekleyemeyeceğim. Günün birinde Orta Çağ Hristiyan tarikatleri üzerine çalışmam gerekirse bu kitaba tekrar dönerim.
736 syf.
·22 günde·7/10 puan
Bir romana, polisiye bir kurguya yerleştirilen bir ortaçağ Avrupası. Bu tarz kitaplarda yazarın kurguyu, bilgi aktarımının bahanesi olarak kurduğunu düşünürüm. Çünkü edebiyatla süslenmedikçe benim gibiler nereden merak edip de araştırmak zahmetine girecek?

Henüz bir papazla bir kardinalin bile farkını tam olarak bilmeyen ben için türlü türlü mezhep mensuplarının tartışmalarına şahit olmak, çok keyifli olduğunu iddia edemesem de oldukça bilgilendiriciydi…

Ancak baştan belirtmek gerekir ki romanın tarihsel gerçekçiliği içine yedirilen kurgusal tuzaklara da düşmemek gerek.
Doğruluğundan şüphelenip internette Aristo'nun kayıp kitabı gibi bir arama yaptığımı itiraf etmeliyim :)

Öncelikle romanın iki ana tartışma etrafında şekillendiğini söylemek gerek. Birincisi İsa peygamberin yoksul olup olmadığı, mülkiyete değer verip vermediği konusu. Böyle bir tartışma konusunun mezhep çatışmalarına, kan dökülmesine yol açtığına inanmak oldukça trajikomik görünse de Eco bunu gizeme mahal vermeden açıkça uzun uzun anlatıyor. Hem yargısal hem idari bir erk olan kilisenin ve papalık makamının İsa’nın yoksul olduğunu kabul etmesinin, kendisinin de yoksul olması gerektiği ve gücünü kaybetmesi anlamına geldiğinden bunca hengame…

İkinci tartışma ise roman boyunca önemi anlaşılmasa da özetle gülmenin dini bir tutum, günah olup olmadığı. İsa peygamber güler miydi, güldürü içeren dinsel metinler faydalı mıdır yoksa kutsallara saygısızlık mıdır vs… Bu konu roman boyunca yer yer işlense de hem kurgu hem de inanç kavramı açısından önemi ancak son kısımda kavranabiliyor.

Romanda Aquinolu Thomas, Ockhamlı William gibi felsefe tarihi için de önemli olan kişilerin yer yer adı geçiyor özlerine çok değinmeksizin.

Ama en önemlisi Aristoteles. Kurgunun düğümlerinin Aristoteles’te çözülüyor olması oldukça ilgi çekici. Gerçekten de Ortaçağ Hristiyan dünyası için çok önemli bir yeri vardır Aristo’nun. Aristo deneye önem vermiş, hakikati göklerde aramaktansa doğada, dünyada aramış çok büyük bir bilim adamı ve tabii filozoftur. Bilime yaptığı katkıların önüne 1800 yıl kadar geçilememiş denmesi abartı olmayacaktır. Dünyanın evrenin merkezi olduğuna, cisimlerin düşüşüne ilişkin fikirlerinin çürütülmesi 16.YY’da ancak gerçekleştirilebilmiş.

Ortaçağ Hristiyan dünyasının bilimi, skolastik düşünce de denen yapı Aristo etrafında gelişir, onu benimser. Belki de sonraki atılım döneminin anahtarı burada gizlidir. Çünkü Aristo’yu da Platon’u da koca bir yunan felsefesini de koruyan ve geliştiren Müslümanlar daha çok Platon’cu öğretilere sarılmıştı. Bu da deneyden çok akla, akıl yoluyla inancı pekiştirmeye neden olmuştu.

Kitaba dönecek olursak, bir yandan büyücülük, cadılıkla suçlanarak komik bir yargısal faaliyetle yakılan insanlar, güce itaat etmediklerinden sapkınlıkla yaftalananlar, dinsel görünüşün altındaki çıkarcılıklar, diğer yandan her şeye rağmen erdemli kalabilen az da olsa temiz ve inançlı insanlar. Ayrıca deccal gibi konuların Hristiyanlıktan geleneksel sünni öğretiye doğrudan alındığı da görülebilmekte.

Son olarak, romanın benim incelemem kadar sıkıcı olmadığını garanti ederim. Polisiye kurgunun da bu türe yabancı olmakla birlikte kaliteli ve sürükleyici olduğunu söyleyebilirim sanırım.
İyi okumalar…
736 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
Kendisi ağır, okuması da ağır olan kitap gibi kitap!

Okuduğum en iyi polisiye romanıydı. Lisedeyken çok fazla okurdum polisiye ve korku-gerilim romanları. Bu türleri benim gibi sevenler de bilirler ki genelde bu kitaplar tek boyutlu kalır. Eylem vardır, gerilim vardır ama elle tutulur, tatmin edici sebepler yoktur, hikâyede bir derinlik yoktur, olaydan başka çok az şeye değinilir. Neden sorusunu pek sormadan sadece nasıl sorusuyla ilerlerler ve bizler de pek kurcalamayız, eğlenmek için okuruz çünkü. Bu kitap böyle yapmamış, nedeni de nasılı da cevaplamış, konunun geçtiği yeri, tarihi, kişileri, görüşleri tümüyle vermeye çalışmış, bence başarmış da. Türün geri kalan örneklerine tozunu yutturmasının sebebi bu benim için. Keşke bu tarz eserleri polisiye kategorisinde çok daha fazla görsek.
"Romanımın başka bir başlığı vardı: 'Suç Manastırı'. Bunu bir yana bıraktım, çünkü okuyucunun dikkatini yalnızca polisiye konuya çekiyordu ve baştan başa eylemden oluşan öyküler peşindeki bahtsız alıcıları, onları kandıracak bir kitabın üstünde atılmaya sürükleyebilirdi." demiş Umberto Eco sayfa 693'te, bu konuyla ilgili. Ne kadar ben "en iyi polisiye roman" olarak nitelendirmiş olsam da içinde tarih ve din inanılmaz yoğun, yani standart bir polisiye beklentisiyle bu romana girmeniz sizi düş kırıklığına uğratabilir.

Kitap çok fazla araştırma istiyor ve Türkçe kaynaklar Hristiyan tarihini araştırırken oldukça sınırlı, İngilizce biliyorsanız İngilizce araştırmanızı şiddetle tavsiye ederim. Kitabı okumam yirmi saat sürdüyse bunun en az beş saati araştırma adınaydı ve bu daha önce Hristiyanlıkla ilgili kitaplar okumama rağmen böyle. Şahsen din ve din tarihleriyle ilgili araştırma yapmaktan üşenmem, benim çok keyif alarak yaptığım bir şeydir, ama size bu konular sıkıcı geliyorsa ve bilmek istemiyorsanız, kitabı alıp üstüne sifon çekmeniz zaman kullanımı açısından daha yararlı olacaktır. Çünkü bir şey anlamanız neredeyse imkansız, çoğu şey açıklanmıyor kitapta bildiğiniz varsayılıyor. Bu konuda, ben kitabı ziyan etmeden uyaran Tuco Herrera'ya buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum.

Kitapta tek gıcık olduğum olay bizden resmen Latinceyi öğrenmemizin beklenmesi. Bildiğin cümleleri yazmışlar Latince, bir kere açıklamasını yapmışlar ve tekrar edildiğinde bilmen bekleniyor. Bu kadar kolay cümle ezberleyebilen varsa ayakta alkışlamak istiyorum, mütercim tercümanlık işine girmesini öneriyorum ama normal bir insanın bu cümleleri tek tek not alarak ilerlemesi ya da Google çevirinin boynuna sarılması gerekiyor, çünkü kitap elinizden asla tutmuyor.

Tüm araştırmalara ve Latinceye rağmen kitap oldukça akıcı ve okuması eğlenceli. Üşenmeyen, polisiye sever, dinlere merakı olan herkese kitabı gönül rahatlığıyla öneririm. Boş bir zamanınızda, kafanız dolu değilken (tatildeyken mesela) okumanızı tavsiye ederim.

Esen kalın, kitapla kalın...
...demek ki kitaplık; canlı bir nesne, bir insan zihninin yönetemeyeceği güçlerin barınağı, birçok zihinden çıkmış, onları üreten ya da iletenlerin ölümünden sonra da varlığını sürdüren bir gizler hazinesi.
Umberto Eco
Sayfa 404 - Can Yay.
Benim akıllı olduğuma inandılar , çünkü kazanmıştım, ama kaybettiğim için aptal olduğum birçok durumu bilmiyorlardı.
Öyle sözcükler vardır ki bize güç verir; öyleleri vardır ki bırakılmışlığımızı daha da arttırır.
Umberto Eco
Sayfa 465 - Can Yay.
Hunc mundum tipice laberinthus denotat ille. Intranti largus, redeunti sed nimis artus.

"Bu dünya tipik bir labirent gibidir. Giriş kolay çıkış çetindir"
Kent bugün sizin, bizim çobanı olduğumuz, Tanrı'nın kullarının yaşadığı yerdir. Zengin din adamlarının yoksul ve aç insanlara erdem üstüne vaaz verdikleri bir rezillik yeridir.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Gülün Adı
Baskı tarihi:
Mart 2020
Sayfa sayısı:
736
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750732737
Orijinal adı:
Il Nome Della Rosa
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Gülün Adı
Gülün Adı
Qızılgülün Adı
The Name of the Rose
Der Name der Rose
"Gülün Adı" adlı bu dev romanıyla bir anda dünyanın dört bir yanında ünlenen İtalyan yazarı Umberto Eco, aslında çok yönlü bir bilimadamı. İtalya'da, Bologna Üniversitesinde öğretim üyesi, semiolog, tarihçi; filozof, estetikçi, ortaçağ uzmanı ve James Joyce üzerine derin araştırmalar yapmış biri.

Umberto Eco'nun bu ilk romanı, 1980'de İtalya'da ilk yayımlanışından bu yana sayısız basım yaptı ve dünyanın pek çok diline çevrildi. Dünyada olağanüstü bir ilgi uyandıran bu romanın yankıları hala sürüyor.

Filmi de dünyada büyük yankılar uyandırdı.

Bu romanın başarısında, kuşkusuz, yazarın ortaçağ konusunda derin ve dolaysız bilgisinin büyük payı var. Tam anlamıyla ve her bakımdan ortaçağ dünyasını yansıtmakla birlikte "Gülün Adı" kesinlikle çağdaş bir roman; çağdaş romana yepyeni ve uzun soluk getiren özgün bir roman. Bir anlamda ortaçağda geçen, Hıristiyanlık düşüncesini tartışan tarihsel bir roman, bir anlamda da ustaca kurulmuş polisiye ve sürükleyici bir öykü. Ve en önemlisi olağanüstü bir dil ve benzeri az bulunur bir sanat yapıtı.

Bu ünlü romanı İtalyanca aslından başarıyla Türkçeye çeviren Şadan Karadeniz'in titiz ve uzun çalışmasını da burada hayranlıkla belirtmemiz gerekiyor.

Umberto Eco'nun yayınlarımız arasında çıkan ikinci dev romanı "Foucault Sarkacı" da, "Ortaçağı Düşlemek" adlı deneme kitabı da yine Şadan Karadeniz'in çevirisi...

Kitabı okuyanlar 6,9bin okur

  • Fatma GÜN
  • hüzün...
  • DK
  • Muhammet Zeren
  • yeliz deynek
  • elif taşkan
  • Seyhan şar
  • Şehmus
  • volkan mazman
  • Meral Süheyla KELEŞ

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%5.6
13-17 Yaş
%2.5
18-24 Yaş
%14
25-34 Yaş
%26.8
35-44 Yaş
%31.8
45-54 Yaş
%15.9
55-64 Yaş
%2.2
65+ Yaş
%1.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%57.1
Erkek
%42.9

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%27.3 (623)
9
%23.5 (537)
8
%18 (411)
7
%9.1 (209)
6
%3.2 (73)
5
%1.6 (37)
4
%0.6 (14)
3
%0.3 (6)
2
%0.2 (4)
1
%0.3 (8)

Kitabın sıralamaları