Adı:
Gülün Adı
Baskı tarihi:
Ağustos 2016
Sayfa sayısı:
736
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750732737
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Il Nome Della Rosa
Çeviri:
Şadan Karadeniz
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Gülün Adı" adlı bu dev romanıyla bir anda dünyanın dört bir yanında ünlenen İtalyan yazarı Umberto Eco, aslında çok yönlü bir bilimadamı. İtalya'da, Bologna Üniversitesinde öğretim üyesi, semiolog, tarihçi; filozof, estetikçi, ortaçağ uzmanı ve James Joyce üzerine derin araştırmalar yapmış biri. Umberto Eco'nun bu ilk romanı, 1980'de İtalya'da ilk yayımlanışından bu yana sayısız basım yaptı ve dünyanın pek çok diline çevrildi. Dünyada olağanüstü bir ilgi uyandıran bu romanın yankıları hala sürüyor. Filmi de dünyada büyük yankılar uyandırdı. Bu romanın başarısında, kuşkusuz, yazarın ortaçağ konusunda derin ve dolaysız bilgisinin büyük payı var. Tam anlamıyla ve her bakımdan ortaçağ dünyasını yansıtmakla birlikte "Gülün Adı" kesinlikle çağdaş bir roman; çağdaş romana yepyeni ve uzun soluk getiren özgün bir roman. Bir anlamda ortaçağda geçen, Hıristiyanlık düşüncesini tartışan tarihsel bir roman, bir anlamda da ustaca kurulmuş polisiye ve sürükleyici bir öykü. Ve en önemlisi olağanüstü bir dil ve benzeri az bulunur bir sanat yapıtı. Bu ünlü romanı İtalyanca aslından başarıyla Türkçeye çeviren Şadan Karadeniz'in titiz ve uzun çalışmasını da burada hayranlıkla belirtmemiz gerekiyor. Umberto Eco'nun yayınlarımız arasında çıkan ikinci dev romanı "Foucault Sarkacı" da, "Ortaçağı Düşlemek" adlı deneme kitabı da yine Şadan Karadeniz'in çevirisi...
Acaba ben ne yaptım, ne okudum? Tüm delilleri okuyucuya veren, verdikleri deliller ile beraber cinayetleri okuyucunun da çözmesini isteyen gerçek bir polisiye mi okudum, bir Orta Çağ gerilim romanı mı okudum, dinler arası, mezhepler arası, tarikatların ve rahiplerin başrolde olduğu bir roman mı okudum, gerçek kişi ve toplulukların hâkim olduğu tarihi bir kurgu mu okudum yoksa sağlam bir bilgi yumağı olan koca bir ansiklopedi serisi mi okudum karar veremedim, aslında bu öğelerin hepsini içeren güzel bir roman okudum. Saydıklarımın hepsini içeriyor Gülün Adı, hem de edebi değeri yüksek bir eser olarak. Öncelikle şunu söylemek isterim ki roman hiç beklemediğim şekilde kaliteli öğelerle dolu bir şekilde polisiye bir roman. Okur tarafından kolay kolay bir şekilde hiç dikkat edilmeyecek unsurlar, hareketler Eco tarafından delil olarak biz okura veriliyor ve gerçek bir polisiye romanda olması gerektiği gibi de bu deliller okura ayrıntılı olarak sunuluyor, sunulduktan sonra da her bir delilin, her bir detayın analizi yapılıyor ve karakterler tarafından yapılan her bir analizin üzerine yine karakterlerin karşılıklı yorumu yapılıp okura tekrardan sunuluyor. Gerçek bir polisiye romanda olması gereken hatta bir şart olan en önemli ayrıntıdır bu durum. Yazar, okurdan hiçbir şekilde bir delil saklamamalı ve romanın karakteri ile beraber okurun da cinayete hâkim olup üzerinde düşünüp cinayeti çözmesini istemesidir, günümüz polisiye romanlarının özellikle de seri katil polisiye romanlarında bu durum yoktur çünkü okuyucuya sürpriz yapmak ister yazar ve bu sürprizini de okurdan deliller saklayarak ve sonrasında da pat diye önüne sererek yapar; ama dediğim gibi gerçek polisiye romanda bu hususlar kabul edilmez, Eco’nun yaptığı gibi her bir ince detay okura verilmelidir, okurun da soruşturmanın içinde olduğu düşünülüp çözmesine yardımcı olunmalıdır. Eco da bunu yapmış ve en ince detayına kadar William’ın bulduğu delilleri bize verip bizim de çözmemizi istemiş, çözmemiz zor olsa da en azından yorumlamamızı istemiş, istemiş ve biz okura yardım da etmiş. Yardım ama ne yardım, çok büyük bir yardım ama cinayetler de bir o kadar karışık yani çözmek maalesef o kadar da kolay değil; ama Eco delilleri bize verip sundukça William’ın zihnine, Adso’nun sorularına, yorumlarına ve düşüncelerine ortak olmak kitabın bana göre en güzel yeriydi.

Umberto Eco, okuru doğru bir tanım yapmak gerekirse bilgiye boğuyor, Hıristiyanlık inancının derinliklerine iniyor, birçok din adamının eserleri hakkında bilgiler veriyor, Hıristiyan tarikatlarını kısım kısım da olsa detaylıca anlatıp kimin imparatora daha yakın, kimin papaya daha yakın olduğunun bilgilerini verip, romanın kurgusu ile harmanlayıp sayfaların arasına serpiştirmiş. Bazı yerler ağır gelebiliyor, bazı sözler, eser isimleri filan da Latince verildiği için okuma esnasında dipnotlara bakıldığından dolayı ağırlığın üstüne biraz daha ağırlık bindirilmiş. Bu kısımları okumak en azından benim için bazı yerlerde zor oldu. Bu ağır bilgi akışlarının ve detaylıca verilen diyalogların olduğu sayfalarda verilen Latince sözler ağır olan bu kitabın okuma hızını daha da yavaşlatıyor. Zaman zaman da arka arkaya birden fazla olunca daha da olumsuz etki oluyor, bazı Latince yazımların ise çevirisi hiç verilmemiş, sanırım daha önce farklı bir dipnotta çevirisi verilen söylemlerin ikinci bir çevirisi verilmemiş kitapta, ne de çok aklımızda tutarız ya… Tamam biraz önce yukarıda dediğim gibi dipnota bakmak zor ama çevirisi verilmeyince de bu sefer hiç olmuyor, aslında iki durum da kendi içinde farklı farklı iki tür bir sorun oluşturuyor ve maalesef okuma hızına da olumsuz etki ediyor. Verilen tarihi bilgilerde Eco, iki farklı zıt görüşün düşüncelerini, söylemlerini diyaloglar oluşturup sayfa sayfa okutuyor. Hıristiyan tarihine fazla hâkim değilseniz eğer bu kısımlarda neyin Eco’nun kurgusu olduğu neyin ise tarihi bir gerçek olduğu karıştırılabilir; çünkü Eco kurgusunu tarihi gerçekler ile o kadar güzel harmanlayıp, ortaya güzel bir sonuç çıkartıp eserine vermiş ki bunu ayırt etmek keyifli bir şekilde zor oluyor ve keyifli bir anlamsızlık da oluşuyor. Anlamak için çok da gerek yok aslında böyle bir şeye, önemli olan zaten yazarın kurgusunda kaybolmak değil midir? Bence kesinlikle öyledir. Kitap içinde olan birçok bilgi dipnotlar ile desteklenip okura açıklaması yapılmış ama tabii ki de bir dipnot seviyesinde verilmiş, tam manası ile kavranabilecek şekilde değil, onun için okurken yardımcı olarak Hz. Google’dan faydalanılırsa eğer kitabın içine daha rahat girilir.

Gülün Adı denilince akıllara gelen bir başka isim de Orhan Pamuk'tur. Yeni Hayat kitabının daha giriş cümlesinde bile Gülün Adı etkisi görülüyor, Benim Adım Kırmızı ise gerek Orhan Pamuk’un olsun gerekse de Türk Edebiyatı’nın olsun şüphesiz en önemli eserlerinden biri. Bu iki kitap arasında da metinlerarası olarak birçok unsurda benzerlikler vardır. Şimdi öncelikle şunu demek isterim ki, Orhan Pamuk okumayanlar, okumadan karalayanlar ve postmodern edebiyata uzak olanlar hatta postmodern edebiyat okuyunca rahatsız olanlar “metinlerarasılık kuramını” bilmeden Orhan Pamuk’a intihal yakıştırmasını yapabilmekteler. Metinlerarasılık kuramı özellikle postmodern eserlerde fazlası ile karşımıza çıkmaktadır, yani yazarlar bunun zaten varlığını kabul ederlerken çalıntı, hırsız veya intihal demek ne kadar alakalı bir durumdur anlayamadım. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı isimli eseri ise Gülün Adı ile beraber bu türe güzel birer örnektirler. İki eser için kendimce mukayeseli edebiyat yapmam gerekirse ilk önce kitap isimleri diyebilirim. İki romanda da tarihten beslenme, romanın kurgusunun geçtiği topraklara hâkim olan dinin insanlara olan etkisi, sanat, bilim ve dinin çatışması, sanat ve bilime ilgi duyanların çatıştıkları dinin etkisi yüzünden artık sahip oldukları dertleri, bu zaman içinde kurguya esas olarak hâkim olan cinayet ve cinayetin çözümlenme süreci gibi diyebilirim. İki romanda da karlı kış günleri hava durumuna hâkimdir. Benim Adım Kırmızı 9 günlük bir sürede geçerken Gülün Adı ise 7 günlük bir sürede geçmekte, Gülün Adı’nda mekân olarak sadece Melk Manastırı varken Benim Adım Kırmızı'da ise mekân olarak farklı evler, İstanbul’un sokakları bazen de sarayı vardır. İki eserde de yer yer açık olarak ama aslında bastırılmış şekilde cinsel duygular, cinsel fanteziler vardır. Gülün Adı’ndan ziyade Benim Adım Kırmızı’da hikâyede anlatıcı dikkat çeker, bazen köpek, bazen şeytan, bazen kırmızı renk, bazen bir para, bir ağaç bazen de bir ölü anlatır bize hikâyeyi. Gülün Adı’nda ise anlatıcı çömez olan Adso’dur ama her iki romanın anlatım tarafından ortak noktası ise genel konunun anlatımı anlatıcılar tarafından ara ara kesilip önceki bir döneme, geçmişe gidip gelmekte olmalarıdır. İki romanda da bu unsurlar metinlerarası bağlamda birbiri ile örtüşür. Pamuk için intihal diyenler ise postmodernizme daha yakından bakmaları ve anlamak istemeleri gerekmektedir; çünkü Gülün Adı ve Benim Adım Kırmızı bu duruma örnek olacak tek eserler de değildir. Ve bana göre Benim Adım Kırmızı da Gülün Adı’na göre daha güzel bir roman, tamam Benim Adım Kırmızı’nın içinde de dini bilgiler fazlası ile olsa da Gülün Adı kadar yok, hatta yarısı kadar da yok ama bana göre Benim Adım Kırmızı Gülün Adı’na göre çok daha güzel bir roman; ama sanırım bunda baş etken olarak yazarı kendi dilimizde yazdığı için okumanın ve içinde bizden bir şeyleri bulup okumanın da etkisi olsa gerek.

Ağır bir kitap, okunması yer yer zor ve yoran bir kitap, okurken sakin kafa ile okumanızı, okuma sürenize uzun aralar verip fazla uzatmamanızı tavsiye ettiğim bir kitap. Okuduktan sonra sanırım en çok aklıma gelecek durumlar ise gülmenin dine ve insan zihnine olan etkisi, kösnüllüğün ne derece kötü olabildiği, kösnüllüğe etki eden derisel, tensel zevkin, duyulan ilginin dinen düşüncesi, derinin altında bulunanları düşünerek bu kösnül duyguları köreltilip köreltilemeyeceği, tinsel duygular, dinsel duygular, erk gücü hayatımızda ne kadar olmalı vs. vs. Sırf bu kısımlar için tekrardan okunabilecek bir kitap ve keşke aynı anda okunması daha da kolay olsaydı diyeceğimiz bir kitap da.

https://www.youtube.com/watch?v=Dlr90NLDp-0
https://www.youtube.com/watch?v=d5p_U8J0iRQ
https://www.youtube.com/watch?v=EaHx8S-Jmec
https://www.youtube.com/watch?v=O3ETFI2U9RA

Şuraya da filmin fragmanını bırakayım (kitap hakkında spoiler verebilir),

https://www.youtube.com/watch?v=7-yYJgpQ-CE
"Roman;yorum üreten bir makinedir" diyor kitabın sonunda Eco.Ben de üstadın bana verdiği yetkiye dayanarak yorumlayabildiğim kadar yorumlayacağım.Çünkü roman yorum üreten bir makine ise benim yorum ve incelemelirim de okur üreten bir makineye dönüşsün isterim.Çünkü ben obskürantist bir insan değilim,Eco’dan kimse mahrum kalmasın isterim.Çünkü Eco’nomiktir onun yapıtları,tek kitap alırsınız 12 ciltlik bir ansiklopedi okumuş olursunuz.Hem de sıkılmadan,çünkü ansiklopediyi rahatlatıcı bir serum yapıp romanın içine öyle bir zerkeder ki müptelası olursunuz.Bazen zarar görürsünüz öyle ki diğer yazarların yapıtlarına imtina ile bakmaktan kendinizi alıkoyamazsınız.Çünkü siz artık Eco’(i)stiyen bir okur olmuşsunuzdur.Neyse Eco’yu övmeyi bir kenara bırakıp biraz da romanın içine girelim..

İncelemeye kitabın sonundan başladım.Çünkü bu başsız bir romandır.İlk 100 sayfasını kefaret sayar Eco,o kısmı geçenlerin beğeneceğine inanır.Lakin ilk 100 sayfa da yabana atılacak cinsten değildir.Adso’nun ağzından anlatılmaya başlar hikaye..Yazar artık kenara çekilmiş gibi gözükür.Ama hiçbir zaman çekilmez,zekasını öyle bir gösterir ki kendinizi aptal hissedebilirsiniz ve bu mazoşist bir haza dönüşür.Metinler birbirlerini doğurur,suçlarsa ötekini..Ve labirentlerin içinde kaybolan bir okuyucu zihni.Birbirini doğuran cinayetlerin,tesadüfi bir biçimde İncil’deki alametleri benzemesinden hem okuyucuyu hem dedektifi belki de yazarını bile ters köşe yapan bir polisiye.Polisiye içinde tarih,Tarih içinde felsefe,felsefe içinde sosyoloji,sosyoloji içinde dil,Dilin içinde göstergebilim.Her türe ait olup,hiçbir türe benzemeyen bir roman.Yani romanın yazılışından beri sayısız yoruma ve varsayıma maruz kalmasını haksız çıkarmayan endemik bir yazın.Obskürantizm’in,ortaçağın yavan ikliminde karanlık çağla birleşmiş gizli bir eleştrisi.

Neyse yine daldım gittim.Kütüphanede bir cinayet işlenir.Bunu çözmek için William adlı bir dedektif çağrılır.William Sherlock Holmesvari bir çıkarım yapma ustasıdır.Analitik düşünce sistemiyle(Pozitivist ve duygusuz olmaması yönüyle sherlocktan ayrılır) olayları ustaca çözümleyen ama manastıra geldikten sonra olayın anlatıcısı Adso ile daha karmaşık olayların içinde kendini bulan bir bilge.Kitaplıkta saklanan kitap etrafında işlenen cinayetler….
Bu cinayetler bize ortaçağın karanlık çağlarının düşünce sistemini öyle bir gösterir ki üstadın dediği gibi şu çağdan pek de farklı olmadığını görürüz.Bir kitabın toplumu kandıran bir zehir sayılması,kütüpanenin manastırda herkesten gizlenmesi,kitapların okunmak değil korunmak için ayakta tutulması düşüncesi bilginin hiyerarşisinin,gücünün en büyük göstergesi.Ve saklanması konusunda rahiplerin gösterdiği ivedilik ise “obskürantizm”in en acı yüzü.

Romanda en çok dikkatimi çeken şey saklanan kitabın gülmek ile alakalı bir kitap olmasıydı.Bazen somurtursunuz ve biri size gelip “sen neden gülmüyorsun” diye sorar.Gülmek zorunda değilsinizdir ama bunu anlatamazsınız çünkü karşıdakinin de gülmenin patolojik bir durum olmadığını bildiği gibi mecburiyet olmadığını da bilmesi gerekir.Çünkü gülmek salt bir istence dayanmaksızın anlık bir dışavurumdur.İnsana verilmiş en tabii ve ayırıcı velinimettir,çünkü ağlayan bir hayvan görebilirsiniz ama bir hayvan asla gülmez.Romanda aranan ve uğruna cinayet işlenen kitap da gülmeyi erdem sayan,hristiyanların İsa asla gülmez,gülmek günahtır savlarına ters düşen ve okunması durumunda toplumda bir uyuşturucu etkisi yapacağı düşünülen bir kitaptır.Yani diyebiliriz ki aynı zamanda gülmenin psikopatolojik ve gelotolojik,aynı zamanda da felsefi nitelikleri de eserde gün yüzüne çıkmıştır.Romanda en çok dikkatimi çeken bunlardı.Hikayeyi anlatıp okuyanlara hakaret etmenin okumayanlara küfür ettirmenin manası yok 
Ayrıca aranan kitabın birçok dilin bir araya getirilerek yazılmış olması ve başının olmaması bana James Joyce’nin dünya edebiyatını yerle bir eden 40 dili birleştirerek yazdığı ve Eco’nun üzerinde çalışmalar yaptığı dünyada okunması en zor roman olarak gösterilen “Finnegan Uyanması” kitabını hatırlattı.Tabi bu sadece bir varsayım..
Son olarak en çok tartışma konusu olan romanın ismi konusunda konuşmak istiyorum.Eco;"ismi “Gülün Adı” çünkü gül o kadar çok anlama sahiptir ki neredeyse hiçbir anlamı yoktur.Çünkü bir gül bir güldür,gül güldür,gül güldür,gül güldür..Romanlar okunur geriye sadece adları kalır" diyor.Bu ismi romanın sonundaki bir şiirden almış ve nedensizce koymuş.İşte bu noktada yazarlığını ortaya koyuyor,yazar belli bir mantaliteye göre hareket etmek durumunda değildir metinler birbirini doğurur,isimler bir şekilde bulunur,kimileri ivedilikle kimileri rastantı sonucu.Önemli olan okuyucuda bırakılan tattır.Bu tattan mahrum kalmayın,okuyun okutun..Son olarak da Eco yaşasaydı ve görüşme imkanımız olsaydı ona Ahmet Hamdi’nin şu dizelerini takdim etmek isterdim;

Bir adın kalmalı geriye,
Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde,
Aynaların ardında sır(romanda enterasan biçimde aynanın ardında sır var gerçekten 
Yalnızlığın peşinde kuvvet,evet nihayet
Bir adın kalmalı geriye,bir de o kahreden gurbet 

Romanı okuyanlar anlatmak istediklerimi çözmüşlerdir  Okuyan herkese teşekkürler…

Ha unutmadan biraz şizofrenikçe bir inceleme oldu ama neden bu incelemeyi yazdın diyenler olursa (Eco çünkü canım bir roman yazmak istedi demesine binaen) Çünkü canım bir inceleme yapmak istedi ya da yapacak daha önemli bir işim yoktu diyerek veda ediyorum.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (15.302 Oy)19.063 beğeni43.374 okunma3.023 alıntı182.935 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.888 Oy)8.846 beğeni26.322 okunma2.658 alıntı114.757 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.545 Oy)8.828 beğeni28.697 okunma836 alıntı139.641 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.471 Oy)7.871 beğeni21.375 okunma3.998 alıntı129.358 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.716 Oy)13.416 beğeni34.526 okunma3.414 alıntı146.068 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (6.013 Oy)6.357 beğeni16.803 okunma2.896 alıntı86.081 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.453 Oy)8.029 beğeni22.776 okunma826 alıntı89.772 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.655 Oy)5.763 beğeni19.657 okunma836 alıntı101.187 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.570 Oy)9.079 beğeni25.346 okunma1.509 alıntı126.589 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.282 Oy)9.247 beğeni25.619 okunma1.828 alıntı118.721 gösterim
Bir başka kritikten daha hepinize merhaba ..dilim döndüğünce bu güzel kitabı anlatmaya ,sizlere tanıtmaya çalışıcam.. ardından en güzel parcalarıyla metalika sizlerle beraber olacak...

- ORTAÇAĞ MANASTIR HAYATINDA POLİSİYE OLUR MU? -

Şakayı bir yana bırakırsak olaylar ortaçağda 1300 lü yılların ilk çeyreginde avrupada - ortaçağın , hakikaten karanlık diye tabir edilen ve engiziyon mahkemelerinin cayır cayır kafir suclamalarıyla insanları kazıklı ocakbaşı alevlerine atıp şiş kebab misali yaktıkları dönemlerinde geçiyor..kahramanlarımız ,(eski bir engizisyon sorgu rahibi ) bir gezgin rahip ve yanındaki çömezi.. olaylarda bu ikili ve konuk oldukları amiyane tabirle kör itin öldüğü ,dağ başındaki kuş uçmaz kervan geçmez manastırda yaşayan ve işlenen esrarengiz , ilk bakışta açıklanamaz cinayetleri aydınlatmaları için bizim ikilinin yardımlarını istedikleri bahse konu manastırın rahipleri etrafında gelişiyor..kitap benim için şu açıdan çok ayrı bir yere sahip : dinler insanlara ne akla mantığa zarar şeyler yaptırıyor dedirtiyor ki bunun sizde okuduğunuz zaman ciddi ciddi farkına varacaksınız..bunların haricinde Umberto Eco dediğimiz adam yani yazarımız , o dönem avrupasını ve ortadoğusunu daha da ötesi ortaçağ tarihini yalayıp yutmuş sular seller gibi içmiş bir şahsiyet.. kendi adıma dinler ( ki özellikle semavi diye adlandırılanlar) tarihini ve gizli tarikatları daha önceden arastıran biri olarak kitabı okurken bunun açık ara baya bir faydasını gördüm.. ama tüm bunlara rağmen , belli bir altyapım olmasına karşın ben de bazı yerleri okurken kitaptan kopma noktasına geldim sanki şekerli menemen yiyormuş hissiyatına kapılıp..konu ve kurgu çok güzel inanılmaz bir gerçekçilik var.bunu okuyan herkes anlayacaktır lakin anlatılanları belli bir tabana oturtmak için verilen ek bilgiler kimi yerde insanı yoruyor hatta boğuyor. bu arada verilen ve kitabın arkaplanına yamanan detaylar ve olaylar %100 GERÇEK orası ayrı bir şapka çıkarılacak nokta! bunlardan hariç kitap o dönemin , krallıkları yöneten , kitleler üzerinde neredeyse tek söz sahibi olan klise müseessesinin , manastır hayatının ve hristiyanlığın karanlığını çok guzel veriyor insana.. ambians müthiş.. kitapta, bilginin nükleer silah misali saklandığı halka açıklanmadığı dönemlerde bir kütüphane ortamı var ki ben okurken zevkten yeşerdim ..keza gene sözde dinleri adına insanları kırıp geçiren engizisyoncular ve acımasızlıkları çok güzel işlenmiş.. 660 KÜSÜR SAYFA sizi korkutmasın. ortaçağ tarihi ve polisiye seven herkes okumalı ..
Bir romana, polisiye bir kurguya yerleştirilen bir ortaçağ Avrupası. Bu tarz kitaplarda yazarın kurguyu, bilgi aktarımının bahanesi olarak kurduğunu düşünürüm. Çünkü edebiyatla süslenmedikçe benim gibiler nereden merak edip de araştırmak zahmetine girecek?

Henüz bir papazla bir kardinalin bile farkını tam olarak bilmeyen ben için türlü türlü mezhep mensuplarının tartışmalarına şahit olmak, çok keyifli olduğunu iddia edemesem de oldukça bilgilendiriciydi…

Ancak baştan belirtmek gerekir ki romanın tarihsel gerçekçiliği içine yedirilen kurgusal tuzaklara da düşmemek gerek.
Doğruluğundan şüphelenip internette Aristo'nun kayıp kitabı gibi bir arama yaptığımı itiraf etmeliyim :)

Öncelikle romanın iki ana tartışma etrafında şekillendiğini söylemek gerek. Birincisi İsa peygamberin yoksul olup olmadığı, mülkiyete değer verip vermediği konusu. Böyle bir tartışma konusunun mezhep çatışmalarına, kan dökülmesine yol açtığına inanmak oldukça trajikomik görünse de Eco bunu gizeme mahal vermeden açıkça uzun uzun anlatıyor. Hem yargısal hem idari bir erk olan kilisenin ve papalık makamının İsa’nın yoksul olduğunu kabul etmesinin, kendisinin de yoksul olması gerektiği ve gücünü kaybetmesi anlamına geldiğinden bunca hengame…

İkinci tartışma ise roman boyunca önemi anlaşılmasa da özetle gülmenin dini bir tutum, günah olup olmadığı. İsa peygamber güler miydi, güldürü içeren dinsel metinler faydalı mıdır yoksa kutsallara saygısızlık mıdır vs… Bu konu roman boyunca yer yer işlense de hem kurgu hem de inanç kavramı açısından önemi ancak son kısımda kavranabiliyor.

Romanda Aquinolu Thomas, Ockhamlı William gibi felsefe tarihi için de önemli olan kişilerin yer yer adı geçiyor özlerine çok değinmeksizin.

Ama en önemlisi Aristoteles. Kurgunun düğümlerinin Aristoteles’te çözülüyor olması oldukça ilgi çekici. Gerçekten de Ortaçağ Hristiyan dünyası için çok önemli bir yeri vardır Aristo’nun. Aristo deneye önem vermiş, hakikati göklerde aramaktansa doğada, dünyada aramış çok büyük bir bilim adamı ve tabii filozoftur. Bilime yaptığı katkıların önüne 1800 yıl kadar geçilememiş denmesi abartı olmayacaktır. Dünyanın evrenin merkezi olduğuna, cisimlerin düşüşüne ilişkin fikirlerinin çürütülmesi 16.YY’da ancak gerçekleştirilebilmiş.

Ortaçağ Hristiyan dünyasının bilimi, skolastik düşünce de denen yapı Aristo etrafında gelişir, onu benimser. Belki de sonraki atılım döneminin anahtarı burada gizlidir. Çünkü Aristo’yu da Platon’u da koca bir yunan felsefesini de koruyan ve geliştiren Müslümanlar daha çok Platon’cu öğretilere sarılmıştı. Bu da deneyden çok akla, akıl yoluyla inancı pekiştirmeye neden olmuştu.

Kitaba dönecek olursak, bir yandan büyücülük, cadılıkla suçlanarak komik bir yargısal faaliyetle yakılan insanlar, güce itaat etmediklerinden sapkınlıkla yaftalananlar, dinsel görünüşün altındaki çıkarcılıklar, diğer yandan her şeye rağmen erdemli kalabilen az da olsa temiz ve inançlı insanlar. Ayrıca deccal gibi konuların Hristiyanlıktan geleneksel sünni öğretiye doğrudan alındığı da görülebilmekte.

Son olarak, romanın benim incelemem kadar sıkıcı olmadığını garanti ederim. Polisiye kurgunun da bu türe yabancı olmakla birlikte kaliteli ve sürükleyici olduğunu söyleyebilirim sanırım.
İyi okumalar…
***spoiler ve çokça detay kelimesini içerir***


ince detayların 731 sayfaya sığdırıldığı bu eseri ben okumaya başladığımda sınav zamanındaydım ve bu yüzden yarım bırakmak zorunda kalmıştım. bölünerek de olsa yaklaşık 15 günde bitti ancak olayların ve dilin akışı o kadar hızlı ki 3 günde bitebilir. 7 gün içerisinde işlenen cinayetler, yazarın anlatışının yoğunluğundan mıdır sanki bana bir ay sürmüş gibi geldi.

ilk 43 sayfayı atlatabilen kitabı bitirme şerefine ulaşır bence, zorluklardan sonra alınan mükafat gibi. ortaçağ ve hıristiyanlığa dair bu bilgi yüklemesi arasında acaba bu hep böyle devam edecek mi diye sorduğum olmuştu. yine, kitabın başında verilen olayın geçtiği manastırımızın haritasının çizilmesi yaptığı en büyük kıyak bize yazarın. uçurumun nerede olduğu, güneşin ne taraftan doğduğu, girişin kaç tane olduğu, mezarlığın sağında ne var, kar ne kadar yağdı ve ne kadarı neden eridi bu detaylar cinayetlerin çözümü için önem arz eden şeyler. ve yine, bulunan ortamının dizaynı, binaların arasındaki mesafe, merdivenlerin sapış şekli bile üstünde çokça emek verilerek dökülmüş kağıda. başlanan konuşma merdivenin sonuna gelindiğinde bitiyor mesela. tabi bunları kitaptan okumak başka, mesleğini seven bir mimarın ağzından duymak daha bir başka :)

yazarın, eserinin sonunda yaptığı açıklama benim çok hoşuma gitmişti. bazı şeyler havada kalmıştı, Eco da sanki bunu bilerek zemine oturtmak için bi güzellik yapmış bana. kitabın adını ilk başta "Suç Manastırı" ya da belki "Melk'li Adso" koymayı düşlemiş. rastgele aklına gelen Gülün Adı için Eco, şöyle düşünüyor: gül öylesine anlam yüklü, simgesel bir nesnedir ki, neredeyse artık hiçbir anlamı yoktur; gizemlidir gül ve bir gül güllerin yaşantılarını yaşamıştır, bir gül bir güldür, bir gül bir güldür, bir gül bir güldür... kitabın kapağının da o kadar albenisi var ki duraksadığım, cümleleri sindirmeye çalıştığım zaman kitabı kapatıp uzun süre güle kitlenirdim. bütün bu anlatılanlarla anlam kurulmuyor belki ama bir bağ oluşuyor. Gülün Adı. Gülün Adı. Gülün Adı. yazar düşündüğü isimlerden birini koysaydı bu kadar yankı uyandırmazdı bende. ve yine birbirimize denk getirmezdi bizi hayat. Eco, sen harika bir detaysın.

kahramanımız Adso. Adso, William isimli gezgin bir dedektifin çırağı. tabiri caizse kuş uçmaz kervan geçmez denilecek bir yerdeki manastırda işlenen bir cinayeti çözmek için davet ediliyorlar. başrahip bir an önce bu olayın çözülmesini istiyor, nedeni ise kendi hakimiyetindeki bu yere dışarıdan bir başka hakimiyet uygulanmasın. ne tatlı şey değil mi bu özgürlük? :) o kadar çok şüphelenilecek rahip var ki, takip edebilmek için kitabın başına onları nitelendirebilecek şeyler bulduğumda not etmiştim. salt okunduğunda kafa karıştırabilecek düzeyde isimler mevcut. kitabın başında ve okurken ara ara hıristiyanlıkla veya o olaya özgü başka bir olayın çok detaylı bilgilerini veriyor yine Eco. bunlar ilgimi çekmemişti benim ancak sonradan anladım ki amaca ulaşmak için yazılan şeylerdi. bunu sonradan farkettiğimde pişmanlık oluşmuştu bile. keşke önce bilgi sahibi olsaydım ya da beni uyaran olsaydı dedim çünkü sonu keşke olan bir pişmanlıktan daha kötü bir son tahayyül edemiyorum.

hıristiyanlığın yaşandığı, çeşitli olayların döndüğü, herkesin birbiri hakkında bir duydukları bir de düşündükleri, değişik tutum sergiledikleri bu manastırda aslında ben dinin insanlara akla mantığa zarar şeyleri yaptırdığına tanık oldum. bu kadar çok katı kural, sebebi nedeni bilinmeksizin bu böyledir diye uygulanmaya, düşünülmeye zorlanan rahipler, rahiplerimiz. kadınlara ayrıca bir düşmanlığın olduğu, eşcinselliğin de işlendiği bu yerde herkes birbirinden habersiz ve haberli de. baskılanan duygular bazen bir noktada kontrolünü kaybeder, bazen de rüyalarda gün yüzüne çıkar, ama elbet çıkar.

mimarisine hayran duyduğum Aedificium'un kütüphanesine kimse giremiyor bu yüzden burası benim için korumahaneydi. "kitaplar okunmak için var, korunmak için değil başrahip bey ne yapıyorsunuz?" diye yaptığım itiraz, daha sonrasında da "ne var burada ki bu yasak?" soruma William'ın araştırma ve merak aşkı, uzun uğraşları ve bazen de tesadüflerin getirdiği fikirleri sonucu cevap verdi. korumahanenin dizaynını içeriden değil de kutuplarla birlikte dışarıdan çözüşü bana içinden çıkamadığım sorunlarıma kendini dışarıdan gör, öyle anla ve öyle çöz deme şekliydi. bazen bildiklerine veya bildiğini sandığı düşüncelere kitlenir kalır insan, bazı şeyleri ikrar etmesi gerekir. bunu da ancak dışarıdan gören bir göz söyleyebilir.

tarihin, dinin, psikolojinin, dilin, sosyolojinin, polisiyenin ve daha çoğunun derinlemesine iç içe geçtiği bu kitapta, cinayetlerin çıkış noktası: gülmenin işlevinin sanat düzeyine yükseltilmesi, felsefenin ve hain tanrıbilimin konusu olması. Aristoteles'in Poetikasının ikinci kitabı. burada Aristoteles gülme eğilimini iyi bir güç olarak görüyor. çünkü zekice bilmeceler ve beklenmedik kapalı benzetimler aracılığıyla eğitici bir değer de taşıyabilir güldürü; sanki yalan söylüyormuş gibi, nesneleri olduklarından daha başka göstererek, gerçekte bizi onlara daha iyi bakmaya ve nesneler aslında böyle işte, ben bilmiyordum demeye zorlar. insanların ve dünyanın olduklarından ya da olduklarını sandığımızdan daha kötü, ne olursa olsun, destanların, tragedyaların, azizlerin yaşamlarının bize göstermiş olduğundan daha kötü yansıtılması aracılığıyla varılan gerçek.

tüm bu düşünceler için bu kitabın okunmaması gerekiyordu çünkü Aristoteles'in yazdığı her kitap hıristiyanlığın yüzlerce yıllık bilgi birikiminin bir bölümünü yok etmişti. eğer bu kitap da yoruma açık bir duruma gelecek olursa, son sınıfı da aşmış olacağını düşünüyordu fail. bu yüzden de olan cinayetlerin hiçbiri kaçınılmazdı.

olay kurgusuna genel bakışla yaklaşırsak; yazar kitabın başındaki dominantlığını bırakıp olay başladığı anda kenara çekilmiş sanıyoruz ama sürekli kurgunun içerisinde. bizimle birlikte. bunu öyle bir şekilde yapmış ki bir ustalık ancak bu şekilde gösterilebilirdi diyorum. Adso, olayları o anda yaşanmış gibi anlatsa da bu nihayetinde bir anı ve uzuuuunca bir zaman geçtikten sonra -kendisini ölümün eşiğindeki yaşlı rahip olarak tanımlıyor- William'ın kendisine verdiği merceklerle yazıyor. Çok da güzel bir hareket çünkü o zamanda yaşanan olaylar Adso'nun şimdiki tecrübesiyle, düşünceleriyle, benliğiyle harmanlanmış. romanı güzel kılan da bu değil mi zaten.

son yaprak bölümü benim için zelzele sonrası yıkıntılara elleri bedenini sarmış şekilde bakmakla eşdeğerdi. gözlerin önünden şerit gibi geçen yaşanmışlıklar, düşlenen yaşanacaklar ve işte nihayetinde acı yaşananlar.

bu uzun tahkikatı Juana Ines De La Cruz'un şiiri ile Eco'nun bitirdiği gibi bitirmek istiyorum:

Rosa que al prado, encarnada,
te ostentas presuntüosa
de grana y carmin bañada:
campa lozana y gustosa;
pero no, que siendo hermosa
tambien seras desdichada.
İtalya'da bir manastırda meydana gelen esrarengiz cinayeti/leri çözmek üzere Baskerville'li William ve onun çömezi Melk'li Adso'nun(anlatıcı) Manastıra gelişiyle başlar roman.(1327)
William'ın Sherlockvari çıkarımlarıyla başlangıç yapılır ve o noktadan itibaren sizi içine çeker.

Her gün yeni bir tarikatın doğduğu, sapkın olarak görülen birinin ya da birilerinin yakıldığı, aforoz edildiği, İsa'ya Tanrı'ya Hristiyanlığa dair sık sık yeni fikirlerin ortaya atıldığı, imparatorlar ile papalar arasında güç savaşlarının yaşandığı karanlık Orta Çağ Avrupa'sındayız.

Hristiyanlık tarihinin en önemli iki felsefi-dini tarikatı Fransiskenler ve Dominikenlerdir.
Skolastik düşünceyi sistemleştiren tarikatlar işte bunlardır.
Temelde birbirine benzer olsalar da bazı farklarla ayrılırlar. İsa ve havarilerin nasıl yaşadıkları konusunda fikir ayrılıkları vardır. Ve diğer tarikatların da.
Fransiskenlar; İsa ve havarilerinin yoksul olduğunu, mal sahipliği tutkularının olmadığını ve eşyayı sadece kullandıklarını savunur, bu yüzden de hristiyanların ve ruhban sınıfının böyle yaşaması gerektiğini belirtirler.
Dominikenler; İsa ve havarilerinin yoksul olduğunu, böyle yaşanması gerektiğini ancak sahip olmak duygusuna da sahip olduklarını belirtirler.
(Bkz: Erich Fromm - Sahip Olmak ya da Olmak)
Tabi tartışmalar sadece bu iki tarikat etrafında dönmüyor. Cluny, Benedikten, Dolcinolar, Albiniler vs.
Karmakarışık bir durum.

Papa XXll. Johannes(İoannes) Dominiken öğretisine yatkındır ve kilise hazinesi o güne kadar ulaşılmamış bir zenginliğe ulaşır onun döneminde.
Papanın ya da kilisenin gücü, Orta Çağ'ın neredeyse tamamında imparatorları, kralları, prensleri etki altına almıştır.
Bu gücü kırmak ve kendi otoritesini güçlendirmek isteyen İmparator Ludwig(lV. Louis) Fransiskenlerin tarafında yer alır(kullanır)
Böylece Kiliseyi ekonomik anlamda güçsüzleştirmek ve etki alanını genişletmek adına mücadele eder.

Bazen basit fiilerin, örneğin "gülme" eyleminin nasıl da önemli bir konu haline getirildiğini ve din çerçevesinde günah olup olmadığı tartışmalarına şahit olacaksınız.
Dini anlayışları şekillendirdiğini göreceksiniz.
(Bugün dahi koca koca adamların, incir çekirdeğini doldurmayan basit tartışmaları nasıl sürdürdüğünü, basit kavramların her şeyin merkeziymiş gibi gördüklerini, zihinlere meşguliyet verdiklerini anımsayacaksınız.)
Bazen "düşünce" sinden dolayı insana nasıl kolayca kıyıldığını okuyacaksınız.
Yer yer Orta Çağ kadın bakışına tanık olacaksınız; kadın, şeytanın arabasıdır gibi ifadelerle.
Ve sıkça göreceksiniz islam bilginlerinin isimlerini, eserlerini, buluşlarını.
Bilim-din çatışması ekseninde fikir savaşları sürecek kitap boyunca.

Burda ve diğer bazı yerlerdeki inceleme ve yorumlarda, hristiyanlık dünyasına ve farklı bir kültüre ait bu kadar bilgi verilmesi gereksiz görülmüş.
Seçtiği sözcüklerle belli birikime sahip olduğunu gösteren kişilerin böyle söylemesi gerçekten garip. Zira hristiyanlık özelinde Avrupa'nın bugünkü gelişmişlik seviyesine hangi kaotik ortamlardan geldiğini az da olsa gösteren bu bilgiler nasıl gereksiz olabilir.
İslam Dünyasının zamanında nasıl bir gelişmişliğe sahip olduğunu, bugün nasıl benzer bir karmaşa içinde olduğunu ve bu yüzden gelişme kaydedemediğini çıkarımını sağlayan bu bilgiler nasıl gereksiz olabilir.
Bu son söylediklerim kitabın anlatısı ya da mesajı değil ancak kitaptan çıkarılabilecek birkaç şey.

Genel bakış ve teknik kısım:

Eser iki parçadır: heyecanlandıran, geren, meraklandıran polisiye kısmı; bilgi dağarcığınızı zenginleştiren dini, bilimsel, felsefi kısmı.
İç içedir.

Kitaba 9,5 puan vermek istedim ama bu mümkün olmadığı için bir kitaba ilk kez 10 vermiş oldum.

736 sayfalık bir tuğla ve o 736 sayfa 7 günlük bir olayı anlatıyor. Ürkütücü gelebilir ama kitaba başladığınızda, zihniminiz 7 günlük bir olayı okuyacağı bilincine vardığında olduğundan daha kısa gelecektir.
Latince ifadeler, deyimler dışında -çokça var- genel olarak akıcı.
İlk 60-70 sayfada betimlemeler bir hayli fazla.
Burada amaç sizi Orta Çağ havasına sokmaktır. Bu kısmı atlatırsanız gerisi gelir.


Hemen al oku diye tavsiye edilecek ya da bodoslama dalınacak bir kitap değil.
Okuyacaklara naçizane birkaç tavsiye:
1) Orta Çağ'a ilginiz var ve iyi kötü bilgi sahibiyseniz hemen başlayın.
2) Orta Çağ'a ilginiz var ama bilgi sahibi değilseniz biraz araştırma yapıp hemen başlayın.
3) Orta Çağ denen zaman diliminden haberiniz yok ve haliyle bilginiz de yok ise bu iki eksikliği giderdikten sonra hemen başlayın.

Keyifli okumalar.
Nihayet okuduğum bu efsane romanla ilgili bir şeyler yazacağım elbette. Ama önce, Dante - İlahi Komedya'da okuduğum ve bildiğim birçok olayın kitapta karşıma çıkması çok sevindiriciydi. Hatta bir yerde Dante'den de bahsedilmişti.

Kitap, zor ama Hıristiyanlık ve din ile ilgilenen kimselerin rahat okuyabileceği şekilde yazılmıştı. Ayrıca eserin polisiye roman olması da heyecanımı perçinledi okurken..
Kitapla ilgili yapılan eleştiri ve incelemeleri okuduğumda, insanların sadece görüş belirtmekle kalmayıp kitabı da bir hayli anlattıklarını farkettim. O zaman nerede kalıyor kitabın gizemi ve zevki değil mi ama!

1327 yılında Italya'da bir manastırda işlenen yedi cinayeti, yedi güne bölerek anlatıyor eser. Cinayeti çözmek için manastıra gelen Baskervilleli William ve tabiri yerindeyse William'ın öğrencisi ve aynı zamanda yazıcısı Dom Adso, dini inançlarını sorgularken bir yandan da manastırda olup bitenleri anlamaya çalışırlar. Ve bu esnada yaşanan olaylar Adso tarafından okuyucuya anlatılır.

Özellikle dikkat çekmek istediğim konu ise;
Eco, Aristotales'in Poetika'sının hiç yazılmamış ikinci kısmının Baskervilleli William'ın eline geçişini kurgulamış ve kendince ikinci kitabın ilk satırlarını yazmıştır. (Okurken keşke gerçek olsa dedirtiyor)
Kitabın basımı da gerçekten çok iyiydi. Ancak birçok kişinin yorumlarında gördüğüm şey ise; yabancı kelimelerin çok fazla olduğuydu. Aslında önsözün okunmamasından kaynaklı bu yorumlar. Çünkü konu ve cümle bütünlüğü bozulmaması adına bu şekilde bırakılmış kelimeler.. Okumaya başlamadan önce açıklamalar, yeni baskı notları ve çevirici notlarının yanı sıra, manastırın haritasını da görmek çok etkili oldu.

Mutlaka dikkatle, özenle ve yavaş yavaş okunması gereken, büyüleyici bir kitaptı.. Filminin de olduğunu duydum ama kitapla aynı zevki vermeyeceğini düşünüyorum nedense.. Ama izlemek isteyenlere duyurulur elbette..
Mimari detayları olağanüstü. Aedificium gibi dominant bir binanın nasıl tam olarak ortaçağ mimarisini yansıttığını anlıyoruz. İçinde gizleri barındıran ve tasarlanılan mimarinin insan ölçeğinde olmadığını anladıkları bir çağdı. Bundan sonraki gotik ve özellikle barok toplumlarda ortaçağın açtığı yaralara çözüm bulabildiler. Bu bakımdan Aedificium'un mimarisi bu yüzden insana çok iç bunaltıcı ve kasvetli geliyor. Umberto Eco da mutlaka bunun farkında ve her cephesini, içini, detaylarını çok güzel aktarmış.

Girilmesinin yasak olduğu kütüphane olayını ortaçağ kültürünün insan olgusunu hiçbir koşulda dikkate almayıp sokakların genişliğini bile at arabalarına göre tasarlamalarına bile bağlayabiliyorum bu yüzden.

Olayın dini boyutuna gelince hristiyan dünyası müslüman dünyasını her zaman eleştirir çeşitli mezheplere bölündüğümüz için. Fakat kendilerine bakılınca sapkınlıkların ve yanlış aktarmaların pek fazla olduklarını görüyoruz.

Böyle bir kitap okumuş olduğumuz için şanslıyız!
Yine Eco, yine insanı içine çeken tarihsellik. Eco okuyanlar bilir; romanlarını okumanın yanı sıra bir de her romanda belli bir tarihe yolculuk yapıp roman boyunca orada yaşamak vardır. Öyle ki, romanın sonlarına doğru istemsizce üzülürsünüz o tarihten günümüze geleceğinize. İnsanı içine alıp götürür. Karakterlerin yanında sanki siz de varsınızdır, gerçek tarihsel olayları beraber karşılarsınız. Bir yanda bu büyülü gerçekçilik, bir yanda ise romanın gerçek tarihsel olayları barındıran müthiş yapısı. Kurgu olan tarihsel romanlarda durum farklıdır; ne kadar okursanız okuyun olayların gerçek olmadığını bilirsiniz. Yalnızca tarihler gerçektir. Ama Eco söz konusu olduğunda işler değişiyor. Hem tarihi belgelere dayanan bir büyülü bir gerçekçilik, hem de bu büyülü gerçekçilik içinde yaşayan siz... Gülün Adı ise ortaçağdan günümüze gelen, Adso adlı başrahibin yazmış olduğu el yazmasından yola çıkılarak oluşturulmuş bir yapıt. Polisiye tarzının tarihsel romanda can bulmuş hali diyebiliriz. Bir manastırda ardı ardına işlenen cinayetler ve artan heyecan... Hikaye Adso ve rahibi William etrafında dönüyor. Hristiyanlıkta çömez - rahip ilişkisi dolayısı ile her ne kadar cinayetleri çözmesi için sorgucu olarak William gönderilse de, Adso William'ın çömezi olduğundan dolayı olaylara Adso da şahit oluyor. Siz de bu büyülü tarihsellik bir yandan, polisiyenin heyecanı ve merak attıran yapısı bir yandan derken kaybolup gidiyorsunuz tarihin gizemli köşelerinde. Tarihi sevdiren yapısıyla olsun, büyülü gerçekçiliği ile olsun Gülün Adı mükemmel bir roman.
Yıllar önce okumuştum. Daha sonra filmini de izledim. Konusuna gelince; Her şey Ortaçağ'da bir manastırda bir rahibin öldürülmesi ile başlar. Kitap polisiye bir roman olmasının çok ötesinde, çok dolu, pek çok bilgi de veriyor. Ben çok beğenerek okumuştum.
Mazoşistler için kitap önerileri 1 :D

Bir saniye önce bi' nefes alayım, oooooooooooooooooh!
Şimdi başlayabiliriz.

Öncelikle incelemeyi okumak yerine videosunu da izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=WdooJ68erBU
(Videoyu izleyin ya,öğrenciyim malum :D )

Haftalardır beni yok edecek bi' kitap okuyamamıştım ki en sonunda dedim Dostoyevski okuyacağım artık yeter!
Sonra Gülün Adı'nı okumaya başladım ve kitabı nasıl anlatsam nasıl anlatsam...

Kitaba başladığım o karanlık gece diyormuşum :D Dün sabah başladım kitaba ama yine de lanet sabah diyebiliriz...
Başlar başlamaz kitap beni büyülemeye başladı ve (yukarıda da neden nefes alayım dediğimi anlamışsınızdır) nefes almayı bile bıraktım.
Kitap o kadar sürükleyiciydi ki yemek yemedim su içmedim falan resmen saatlerce kitabı okudum.

Kitap bir çeşit işkenceydi ki bunun da nedeni bitmemesi :( Saatlerce okudum ki 2 gün sürdü okumam :D hiç bitmedi ya!
Hani sonunda nolacak nolacak nolacak diye diye ölüp ölüp dirildim. Her sayfayı yuttum resmen ama bitmesi 2 KOCA GÜN SÜRDÜ!

Resmen işkenceydi ama ben de mazoşistim :D Aşırı zevk aldım bu yüzden.

Kitap aşırı kaliteli bir orta çağ hikayesi üzerine kurulmuş. Polisiye gibi ama tam da polisiye değil tarihi roman gibi...
Videoda da anlayacağınız gibi kitaptan aşırı haz aldım ve resmen zevkin doruğuna çıktım :D

Haftalardır aradığım o kitap okuma duygusuna sonunda kavuştum. Kitap çok iyi ve bu kitabı da en iyi kitapları listelediğim DERVİŞİN KÜTÜPHANESİNE alıyorum.

Okumak isteyen herkese bol heyecan ve acı dilerim :)
Çok şükür sonunda kitabı bitirdim .Kitaba başladığımda bu kadar uzun süreceğini hiç düşünmemiştim .Kitapla ilgili düşüncelerime gelince biraz polisiye biraz felsefe biraz hristiyan tarihi ve orta çağ mimarisinin harmanlamasininda kurgulanmış bir kitap .Kitabın bende bıraktığı etki batının tüm bilgiyi doğudan devsirib onu kendi malları ilan edip müslümanları cahil göstermeyi nasil başardiklari. Kitabın sonundaki yazarın okuyucuya açıklamalarda bulunması saçma geldi sonuçta kitabı okuyucu istediği gibi algılamada serbest olmalı. Verilen bilgilerin tamamı yararsız dersem haksızlık etmis olurum yinede kitabın sonunda verilmesine gerek yoktu
Kent bugün sizin, bizim çobanı olduğumuz, Tanrı'nın kullarının yaşadığı yerdir. Zengin din adamlarının yoksul ve aç insanlara erdem üstüne vaaz verdikleri bir rezillik yeridir.
Burada hepimiz çok konuşuyoruz, siz de farkına varmışsınızdır. Bir bakıma, burada hiç kimse suskunluğa saygı duymuyor artık. Bir bakıma da gereğinden çok saygı duyuluyor.
Umberto Eco
Sayfa 187 - Can Yayınları
'' Şeytanın varlığının tek gerçek kanıtı, belki o anda herkesin onun işbaşında olduğunu bilmek için duyduğu tutkunun yoğunluğudur... ''
"Kitaplar inanmak için değil, araştırmak için yazılır. Bir kitap karşısında onun ne dediğini değil, ne demek istediğini sormalıyız kendi kendimize; kutsal kitapların eski yorumcuları bu düşünceye açık seçik sahiptiler."
Umberto Eco
Sayfa 442 - Can Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Gülün Adı
Baskı tarihi:
Ağustos 2016
Sayfa sayısı:
736
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750732737
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Il Nome Della Rosa
Çeviri:
Şadan Karadeniz
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Gülün Adı" adlı bu dev romanıyla bir anda dünyanın dört bir yanında ünlenen İtalyan yazarı Umberto Eco, aslında çok yönlü bir bilimadamı. İtalya'da, Bologna Üniversitesinde öğretim üyesi, semiolog, tarihçi; filozof, estetikçi, ortaçağ uzmanı ve James Joyce üzerine derin araştırmalar yapmış biri. Umberto Eco'nun bu ilk romanı, 1980'de İtalya'da ilk yayımlanışından bu yana sayısız basım yaptı ve dünyanın pek çok diline çevrildi. Dünyada olağanüstü bir ilgi uyandıran bu romanın yankıları hala sürüyor. Filmi de dünyada büyük yankılar uyandırdı. Bu romanın başarısında, kuşkusuz, yazarın ortaçağ konusunda derin ve dolaysız bilgisinin büyük payı var. Tam anlamıyla ve her bakımdan ortaçağ dünyasını yansıtmakla birlikte "Gülün Adı" kesinlikle çağdaş bir roman; çağdaş romana yepyeni ve uzun soluk getiren özgün bir roman. Bir anlamda ortaçağda geçen, Hıristiyanlık düşüncesini tartışan tarihsel bir roman, bir anlamda da ustaca kurulmuş polisiye ve sürükleyici bir öykü. Ve en önemlisi olağanüstü bir dil ve benzeri az bulunur bir sanat yapıtı. Bu ünlü romanı İtalyanca aslından başarıyla Türkçeye çeviren Şadan Karadeniz'in titiz ve uzun çalışmasını da burada hayranlıkla belirtmemiz gerekiyor. Umberto Eco'nun yayınlarımız arasında çıkan ikinci dev romanı "Foucault Sarkacı" da, "Ortaçağı Düşlemek" adlı deneme kitabı da yine Şadan Karadeniz'in çevirisi...

Kitabı okuyanlar 1.301 okur

  • Turkuaz
  • Sinem Balcı
  • Eddie Breeg
  • HALİL UYANIK
  • Aybike Dogan Ibac
  • Bay Duman
  • Kadir muzac
  • Ferdi ÇORAKÇI
  • Ömer İpek
  • ESLEM

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5.6
14-17 Yaş
%2.5
18-24 Yaş
%14
25-34 Yaş
%26.8
35-44 Yaş
%31.8
45-54 Yaş
%15.9
55-64 Yaş
%2.2
65+ Yaş
%1.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%57.1
Erkek
%42.9

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%35.3 (159)
9
%29.7 (134)
8
%19.3 (87)
7
%9.3 (42)
6
%3.5 (16)
5
%1.8 (8)
4
%0.4 (2)
3
%0.4 (2)
2
%0.2 (1)
1
%0

Kitabın sıralamaları