Şadan Karadeniz

Şadan Karadeniz

YazarÇevirmen
8.6/10
2.162 Kişi
·
6.478
Okunma
·
7
Beğeni
·
786
Gösterim
Adı:
Şadan Karadeniz
Unvan:
Yazar
Doğum:
Trabzon, Türkiye, 1931
Şadan Karadeniz 1931'de Trabzon'da doğdu. DTCF'nin İngiliz Dili ve edebiyatı Bölümü'nü bitirdikten sonra BBC Türkçe Yayınlar bölümü ve TRT'de program uzmanlığı, Türk Tarih Kurumu'nda uzman çevirmenlik yaptı. Adını, Umberto Rco'dan yaptığı Gülün Adı ve Foucault Sarkacı romanlarının başarılı çevirileriyle duyurdu. Çeviri etkinliklerinin yanı sıra özgün yapıtlara yönelerek 1998' de Uçan Kaçan Sözcüklerin Ardında-Bir Çevirmenin Güncesi adlı kitabı, 1999'd Gelgitler adlı "novella"sını yayımlayan Şadan Karadeniz , Ölümsüz Adagio'lar1da, yılların birikimini "deneme"ye taşıyan bir yazar kimliğiyle çıkıyor okurlar karşısına.
Trenin ritmi makaslarda tökezler, hat değiştirirken bocalıyoruz. O zaman altüst oluyor her şey; depremler, sarsıntılar... Ne yazık ki uzun sürmüyor bu. Önünde sonunda uyum sağlıyor gene. Diyalektik bir gidiş. Tıpkı tiyatroda olduğu gibi, yaşamda da önce kaos, ardından tartışma, sonra uyum, sonra gene çatışma, ardından gene uyum, sürüp gidiyor böyle. Sonsuzca.
Şadan Karadeniz
Sayfa 14 - Tren Tekerleklerindeki Bach - YKY
691 syf.
·20 günde·Beğendi·9/10
Acaba ben ne yaptım, ne okudum? Tüm delilleri okuyucuya veren, verdikleri deliller ile beraber cinayetleri okuyucunun da çözmesini isteyen gerçek bir polisiye mi okudum, bir Orta Çağ gerilim romanı mı okudum, dinler arası, mezhepler arası, tarikatların ve rahiplerin başrolde olduğu bir roman mı okudum, gerçek kişi ve toplulukların hâkim olduğu tarihi bir kurgu mu okudum yoksa sağlam bir bilgi yumağı olan koca bir ansiklopedi serisi mi okudum karar veremedim, aslında bu öğelerin hepsini içeren güzel bir roman okudum. Saydıklarımın hepsini içeriyor Gülün Adı, hem de edebi değeri yüksek bir eser olarak. Öncelikle şunu söylemek isterim ki roman hiç beklemediğim şekilde kaliteli öğelerle dolu bir şekilde polisiye bir roman. Okur tarafından kolay kolay bir şekilde hiç dikkat edilmeyecek unsurlar, hareketler Eco tarafından delil olarak biz okura veriliyor ve gerçek bir polisiye romanda olması gerektiği gibi de bu deliller okura ayrıntılı olarak sunuluyor, sunulduktan sonra da her bir delilin, her bir detayın analizi yapılıyor ve karakterler tarafından yapılan her bir analizin üzerine yine karakterlerin karşılıklı yorumu yapılıp okura tekrardan sunuluyor. Gerçek bir polisiye romanda olması gereken hatta bir şart olan en önemli ayrıntıdır bu durum. Yazar, okurdan hiçbir şekilde bir delil saklamamalı ve romanın karakteri ile beraber okurun da cinayete hâkim olup üzerinde düşünüp cinayeti çözmesini istemesidir, günümüz polisiye romanlarının özellikle de seri katil polisiye romanlarında bu durum yoktur çünkü okuyucuya sürpriz yapmak ister yazar ve bu sürprizini de okurdan deliller saklayarak ve sonrasında da pat diye önüne sererek yapar; ama dediğim gibi gerçek polisiye romanda bu hususlar kabul edilmez, Eco’nun yaptığı gibi her bir ince detay okura verilmelidir, okurun da soruşturmanın içinde olduğu düşünülüp çözmesine yardımcı olunmalıdır. Eco da bunu yapmış ve en ince detayına kadar William’ın bulduğu delilleri bize verip bizim de çözmemizi istemiş, çözmemiz zor olsa da en azından yorumlamamızı istemiş, istemiş ve biz okura yardım da etmiş. Yardım ama ne yardım, çok büyük bir yardım ama cinayetler de bir o kadar karışık yani çözmek maalesef o kadar da kolay değil; ama Eco delilleri bize verip sundukça William’ın zihnine, Adso’nun sorularına, yorumlarına ve düşüncelerine ortak olmak kitabın bana göre en güzel yeriydi.

Umberto Eco, okuru doğru bir tanım yapmak gerekirse bilgiye boğuyor, Hıristiyanlık inancının derinliklerine iniyor, birçok din adamının eserleri hakkında bilgiler veriyor, Hıristiyan tarikatlarını kısım kısım da olsa detaylıca anlatıp kimin imparatora daha yakın, kimin papaya daha yakın olduğunun bilgilerini verip, romanın kurgusu ile harmanlayıp sayfaların arasına serpiştirmiş. Bazı yerler ağır gelebiliyor, bazı sözler, eser isimleri filan da Latince verildiği için okuma esnasında dipnotlara bakıldığından dolayı ağırlığın üstüne biraz daha ağırlık bindirilmiş. Bu kısımları okumak en azından benim için bazı yerlerde zor oldu. Bu ağır bilgi akışlarının ve detaylıca verilen diyalogların olduğu sayfalarda verilen Latince sözler ağır olan bu kitabın okuma hızını daha da yavaşlatıyor. Zaman zaman da arka arkaya birden fazla olunca daha da olumsuz etki oluyor, bazı Latince yazımların ise çevirisi hiç verilmemiş, sanırım daha önce farklı bir dipnotta çevirisi verilen söylemlerin ikinci bir çevirisi verilmemiş kitapta, ne de çok aklımızda tutarız ya… Tamam biraz önce yukarıda dediğim gibi dipnota bakmak zor ama çevirisi verilmeyince de bu sefer hiç olmuyor, aslında iki durum da kendi içinde farklı farklı iki tür bir sorun oluşturuyor ve maalesef okuma hızına da olumsuz etki ediyor. Verilen tarihi bilgilerde Eco, iki farklı zıt görüşün düşüncelerini, söylemlerini diyaloglar oluşturup sayfa sayfa okutuyor. Hıristiyan tarihine fazla hâkim değilseniz eğer bu kısımlarda neyin Eco’nun kurgusu olduğu neyin ise tarihi bir gerçek olduğu karıştırılabilir; çünkü Eco kurgusunu tarihi gerçekler ile o kadar güzel harmanlayıp, ortaya güzel bir sonuç çıkartıp eserine vermiş ki bunu ayırt etmek keyifli bir şekilde zor oluyor ve keyifli bir anlamsızlık da oluşuyor. Anlamak için çok da gerek yok aslında böyle bir şeye, önemli olan zaten yazarın kurgusunda kaybolmak değil midir? Bence kesinlikle öyledir. Kitap içinde olan birçok bilgi dipnotlar ile desteklenip okura açıklaması yapılmış ama tabii ki de bir dipnot seviyesinde verilmiş, tam manası ile kavranabilecek şekilde değil, onun için okurken yardımcı olarak Hz. Google’dan faydalanılırsa eğer kitabın içine daha rahat girilir.

Gülün Adı denilince akıllara gelen bir başka isim de Orhan Pamuk'tur. Yeni Hayat kitabının daha giriş cümlesinde bile Gülün Adı etkisi görülüyor, Benim Adım Kırmızı ise gerek Orhan Pamuk’un olsun gerekse de Türk Edebiyatı’nın olsun şüphesiz en önemli eserlerinden biri. Bu iki kitap arasında da metinlerarası olarak birçok unsurda benzerlikler vardır. Şimdi öncelikle şunu demek isterim ki, Orhan Pamuk okumayanlar, okumadan karalayanlar ve postmodern edebiyata uzak olanlar hatta postmodern edebiyat okuyunca rahatsız olanlar “metinlerarasılık kuramını” bilmeden Orhan Pamuk’a intihal yakıştırmasını yapabilmekteler. Metinlerarasılık kuramı özellikle postmodern eserlerde fazlası ile karşımıza çıkmaktadır, yani yazarlar bunun zaten varlığını kabul ederlerken çalıntı, hırsız veya intihal demek ne kadar alakalı bir durumdur anlayamadım. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı isimli eseri ise Gülün Adı ile beraber bu türe güzel birer örnektirler. İki eser için kendimce mukayeseli edebiyat yapmam gerekirse ilk önce kitap isimleri diyebilirim. İki romanda da tarihten beslenme, romanın kurgusunun geçtiği topraklara hâkim olan dinin insanlara olan etkisi, sanat, bilim ve dinin çatışması, sanat ve bilime ilgi duyanların çatıştıkları dinin etkisi yüzünden artık sahip oldukları dertleri, bu zaman içinde kurguya esas olarak hâkim olan cinayet ve cinayetin çözümlenme süreci gibi diyebilirim. İki romanda da karlı kış günleri hava durumuna hâkimdir. Benim Adım Kırmızı 9 günlük bir sürede geçerken Gülün Adı ise 7 günlük bir sürede geçmekte, Gülün Adı’nda mekân olarak sadece Melk Manastırı varken Benim Adım Kırmızı'da ise mekân olarak farklı evler, İstanbul’un sokakları bazen de sarayı vardır. İki eserde de yer yer açık olarak ama aslında bastırılmış şekilde cinsel duygular, cinsel fanteziler vardır. Gülün Adı’ndan ziyade Benim Adım Kırmızı’da hikâyede anlatıcı dikkat çeker, bazen köpek, bazen şeytan, bazen kırmızı renk, bazen bir para, bir ağaç bazen de bir ölü anlatır bize hikâyeyi. Gülün Adı’nda ise anlatıcı çömez olan Adso’dur ama her iki romanın anlatım tarafından ortak noktası ise genel konunun anlatımı anlatıcılar tarafından ara ara kesilip önceki bir döneme, geçmişe gidip gelmekte olmalarıdır. İki romanda da bu unsurlar metinlerarası bağlamda birbiri ile örtüşür. Pamuk için intihal diyenler ise postmodernizme daha yakından bakmaları ve anlamak istemeleri gerekmektedir; çünkü Gülün Adı ve Benim Adım Kırmızı bu duruma örnek olacak tek eserler de değildir. Ve bana göre Benim Adım Kırmızı da Gülün Adı’na göre daha güzel bir roman, tamam Benim Adım Kırmızı’nın içinde de dini bilgiler fazlası ile olsa da Gülün Adı kadar yok, hatta yarısı kadar da yok ama bana göre Benim Adım Kırmızı Gülün Adı’na göre çok daha güzel bir roman; ama sanırım bunda baş etken olarak yazarı kendi dilimizde yazdığı için okumanın ve içinde bizden bir şeyleri bulup okumanın da etkisi olsa gerek.

Ağır bir kitap, okunması yer yer zor ve yoran bir kitap, okurken sakin kafa ile okumanızı, okuma sürenize uzun aralar verip fazla uzatmamanızı tavsiye ettiğim bir kitap. Okuduktan sonra sanırım en çok aklıma gelecek durumlar ise gülmenin dine ve insan zihnine olan etkisi, kösnüllüğün ne derece kötü olabildiği, kösnüllüğe etki eden derisel, tensel zevkin, duyulan ilginin dinen düşüncesi, derinin altında bulunanları düşünerek bu kösnül duyguları köreltilip köreltilemeyeceği, tinsel duygular, dinsel duygular, erk gücü hayatımızda ne kadar olmalı vs. vs. Sırf bu kısımlar için tekrardan okunabilecek bir kitap ve keşke aynı anda okunması daha da kolay olsaydı diyeceğimiz bir kitap da.

https://www.youtube.com/watch?v=Dlr90NLDp-0
https://www.youtube.com/watch?v=d5p_U8J0iRQ
https://www.youtube.com/watch?v=EaHx8S-Jmec
https://www.youtube.com/watch?v=O3ETFI2U9RA

Şuraya da filmin fragmanını bırakayım (kitap hakkında spoiler verebilir),

https://www.youtube.com/watch?v=7-yYJgpQ-CE
912 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Kitap değil kütüphane!!!


Hiçbir kategoriye tam olarak sığdırılamayacak türden, müthiş bir bilgi ve donanımın imzasını taşıyor. Tamamıyla her şeyi özümseyip anlamak bir tarafa, bıraktığı soru işaretlerini bile cevaplayabilmek için onlarca kitap okumak lazım.

Büyüyü anlattığı kadar büyülü olduğu da muhakkak. Alıyor, götürüyor, düşündürüyor, tekrar okutuyor.
Hatta tekrar okutmadan pes bile dedirtebiliyor bazen.

Foucault Sarkacı..
Dünyanın döndüğünün ilk kanıtı.
Sade, etkileyici ve estetik bir düzenek.
Presesyon, açısal momentum, yer çekimi...
Günlük hayattan çok mu uzak geldi? Değil aslında. Okuduğumuz her şey algıda seçiciliğimizi artırıyor.

O kadar çok konu ve o kadar derin bilgiler var ki hepsine değinmek mümkün değil. Ama iskelet, Tapınak Şövalyeleri diye düşünüyorum.
Ve tabi ki Kudüs.

Tapınak Şövalyeleri ilk kez Kudüs 'te meydana gelen bir oluşum. Önce dokuz kişiler sonra sayıları giderek artıyor. Papa tarafından imtiyazlı hale getiriliyorlar.
"İlk dokuzu Haçlı Seferleri' nin gizemine kapılmış idealistlerdi. Ama sonrakiler onların serüven arayan oğulları olsa gerek."
Yaşayışları, yapmak ve yapmamak zorunda oldukları şeyler, hepsinden bahsediliyor.
Ardından işin içine para girince Floransalı bankerlerden önce çek hesabını icat eden çok uluslu bir şirket haline geliyorlar.
Haçlılardan farklılar. Onların aksine hem gittikleri yerleri çok iyi tanıyorlar, hem de oralarda neyle karşılaşacaklarını çok iyi biliyorlar.

1291'de Kudüs 'ün ellerinden çıkmasıyla, Avrupa' nın dört bir yanına dağılıyorlar. Daha sonra farklı ülkelerde yakalanıp, tutuklanıp infaz ediliyorlar. Ve böylece Tapınak Şövalyeleri tarihe karışıyor.

Mu acaba?
Bu kadar basit miydi?
Gerçekten bitmiş miydi her şey?
Tabi ki hayır!
Belki de tam olarak buradan başlıyor.
Antik kelt bilgisi nedir?
Peki ya Graal, taş mıdır, kutsal kase mi?
Cizvitlik?
Magnetizm?
Martinizm?
Felsefe taşı?
Eklektizm?
Gül-Haçlılar?
Masonlar?


"Saman arabasından 36 yıl sonra, 1344 yılının Ermiş Yuhanna gecesi, beyaz pelerinli şövalyeler, yeniden inançlarına dönen Prains Şövalyelerinin öç almaları için altı mühürlü mesaj, altı yerde altı kez altı, her kez yirmi yıl arayla toplam yüz yirmi yıl, plan bu.

Birinci kaleye, sonra ekmek yiyenlerin bulundukları yere, sonra sığınağa, sonra ırmağın ötesindeki Meryem Ana 'ya, sonra poplikanların barınağına, sonra taşa...

Düşünelim, kaçan Tapınakçıların yerinde siz olsaydınız, ikinci grubu oluşturmak için nereye giderdiniz? "

Portekiz?
İngiltere?
Almanya?
Bulgaristan?
Kudüs?


Peki, ne zaman sıra Shakespeare' e geliyor?
" Ermiş Yuhanna Yortusu, Bir Yaz Gecesi Rüyası. "
Şimdi böyle düşünüp tekrar okumak lazım. :)
Sonra Hasan Sabbah ve Haşhaşilik karşımıza çıkıyor.
Taş acaba Alamut mu?
Ve daha neler neler..

Spoiler verdiğimi düşünmeyin, yazdıklarım devede kulak etmez.

"Bizim sorunumuz giz
içinde gizdir. Bir gizin gizi, ancak başka bir gizin açıklayabileceği bir giz; bir gizin gizlediği bir gize ilişkin bir giz."

(Cafer üs-Sâdık, Altıncı İmam)

İşte özeti bu.
Keyifli okumalar..
116 syf.
SAYIN OKUR, LÜTFEN KENDİNE GELİR MİSİN?

Bilinçaltım cehennem furyası. Elinde asalarla gezen firari Musalar beynimi ortadan ikiye ayırıyor. Buyrun içeri girin!

WHO AM I?

Ayna ayna söyle bana var mı kendime kendimden başka kendim. Bak lütfen yüzüme. Göz temasından kaçındığın silüet benim. Beni bana göstermekten kaçındığın için bir yumrukla ikiye ayırmam gerekir seni. Kaçma benden! Tüm intihar ihtimallerinden kaçarak dikildim karşına. Göz kapaklarımın altına biriken torbalardan sorumluyum. Alnımın üstünde biriken çizgi çizgi yazgılardan. Sözümona yaşadığımı zannettiğim bir hayattan sızıp geçtim karşına.

Şimdi sokağa inmiş olduğumu gözüme ilişen güneşle anlıyorum. Elimi siper edip kovmaya çalıştığım güneş şimdi tüm bedenimi sarıyor. Azıcık ileride olan durağa ilerliyorum bir otomat gibi. Yılgınlığım paçalarımdan akıyor. Durakta bir yazı var, bütün flular net artık. Bir adam gelip oturuyor ben yazıyı gözlerim aracılığıyla iletirken hafızama. Yazıyı bırakıp adamın nefes alanına giriyorum. Gözlerim bir gözlemevi. Güneşin kıstığı gözlerimi yöneltiyorum adamın varlığına. Yorgunluk bir meslek olsa bu adamın emeğinde yükselir diyorum. Saçları pejmürde, dağınık. Gömleğinin yarısı pantolonun içinde yarısı dışarıda. Elalem ne der'cilerden değil besbelli. Bineceğimiz vasıtanın gelme ihtimali ürkütüyor beni. Dimdik karşıya bakıyor gözleri. Tam karşısına geçtim sırtım dönük. Dikkatini çekmenin en alakasız yöntemine giriştim, biliyorum. Dönüp ansızın bakıyorum suratına. Neyse o olmak istemediğinin imzası atılı sanki şakaklarında. Milyonlarca pişmanlığı bir bakışa toplamanın şaşırtıcı gururu. Sonra bakışları bakışlarıma değiyor. Ne merakım varsa gideren bakışlar. Tek bir sesi çıkarmadan dilinden anlatılan yığınca sözcük. Anlıyorum diyorum içimden, anlıyorum ama insanoğlunun meşhur ''geçecek'' mottosuna değmeden edemiyor dilim. Geçmeyecek diyor gözlerini kırpıştırarak. İtirazımı yükseltemiyorum. O an Ankara'nın güneşinde o durağa vuran ışık huzmesini boğuyor içimizden sızan ayaz. Sessizliğin gürültüsü sağır edici. Uzaktan vasıtayı görüyorum, henüz bir hareket yok. Kalkmadı, öylece oturuyor. Bakışlarımla sesleniyorum yeniden, biraz daha konuşsun gözlerimiz. Aslında ben büyük bir oyuncuyum, koşullarımız, hissettiklerimiz aynı. Sen dışavurma cesaretine sahipsin. Belki de kat ettiğin yolların ürünüdür eriştiğin. Son ana kadar kalkmıyor yerinden ve evet büyük bir kayıtsızlıkla robotu andırıyor kalkışı. Giderken son bir kez bakıyor bana bakışlarından sızıyor o cümle: 'neysen o olma artık' diyor. Çaresizce ben de biniyorum nereye gittiğine bile bakmadığım o vasıtaya. İlerliyor, ilerliyor. İlk kez bana çizilmiş sınırların dışına çıkmışçasına ürküyorum insanların arasında ilerlerken. Sırtını bir kez olsun dönmüyor adam, söylenecek sözüm kalmadı dercesine. Dışarıya çeviriyorum gözlerimi, büyük bir sorgunun içine düşmüşçesine flulaşıyor evren.

DÜN ÜZERİNE - SEN!

Bebektin, çocuk oldun, çocuktun, genç oldun, şimdi yetişkinliğe evriliyorsun. Dünü yokluyorsun. Tek bir iyi ki yok. Dünün treninde pişmanlık yüklü vagonlar sıralamışsın. Bugünü özlemişsin, gelecek dediğin o sisli umut ormanına bakıyorsun. Adı bugün artık bu ormana benzettiğin kanyonun. Şimdi başka bir yarın düşlüyorsun. Dünden ders çıkardığını varsayarak hem de. Her gün aynı saatte kalkıp, aynı vasıtaya binip, aynı sabırsızlığınla, aynı adımları milyonlarca tekrara düşeceğini bilsen de yapacaksın. Dün ile yarın arasındaki şimdiyi yaşamaktan korkuyorsun. Haklısın da belki. Çünkü ertelemek ferahlatıyor seni. Geçici çözümlerin başkenti. Hele yarın olsun gör bak nasıl olacak diyorsun. Yarın oluyor, hala görebildiğin için tamahkarsın. Belli bir süre tabii. Gece çökünce hoşnutsuzluk da çöküyor. Birtakım rahatsızlıklar baş gösteriyor. Eline bir kitap alıyorsun, felsefeyle alakalı. ''Yarını beklerken bugünü bekletme'' diyor. Bir şimşek çakıyor zihninde. Yarın sabah ilk iş her şeyi düzelteceğim. Başka bir gün olacak yarın. Çok değil 6 saat sonra şafakla birlikte başka bir düşünce dünyasının içine gireceğim. O an bile erteliyorsun yaşamakta olduğun bugünü. Sıkılmadın da değil mi, Kendine ütopik bir dünya yaratmaktan? Sıkılmadın elbette sıkılsan kendine bir intihar sipariş ederdin. Onu bile yarına bırakırdın gerçi. Ertelemekten asla bıkmadığın alarmların basitliğiyle. 5 dakika daha uyumanın o geçici hazzı. Yaşın ilerledikçe bugünlerin itibarın azalıyor. Yarını hayal ederken o kadar uzaklara dalmıyorsun artık. Gökyüzüne daha az bakar oluyorsun. Kuşların cıvıltısına olan alakan şimdi daha az. Ölüme daha yakınsın. Attığın her adımla ona yürüyorsun. Çevrendeki insanlar mı? Onları da artık daha az seviyorsun. Kişiler klişelerini de yüklüyor bavullarına sessizce uzaklaşıyorlar. Ne kadar az çıkar çıkarırsan cebinden o kadar huzurlusun. Kalabalığın içinde ezilmiyor ruhun. Ölmek diyorsun, ölmek istiyorum. Yine gecenin oyunu bu. Gecelerin kara trenine yüklüyorsun ölümü. Düşüncelerin everestine çıkarıyorsun. Ancak aradığın ölümü bedenine değil zihnine buyur etmek istiyorsun. Çünkü seni daima o üzdü bunun farkındasın. Yapılan tercihler, alınan kararlar, dünün başkahramanı, bugünün katili, yarına henüz dokunamamış olsa zihnin seni pejmürde eden. Bir kitapta okuduğunu hatırlıyorsun çok sonra. Oradaki karakterin de zihinsel ölüm için onca diyar gezdiğini hafızan bildiriyor. Koca bir off yükseliyor, soluğu alıyorsun da sanki dışarı bırakmıyorsun. Kendini öldüremeyen yaşayamaz diyor siyahi ama gururlu bir yazar. Hoşgeldin diyorsun. Sonra mı? Sonra uykun geliyor, ne sipariş ettiğin intiharlar geliyor, ne de zihinsel ölüme adadığın onca fikir eylemlerine erişiyor. Uyuyorsun, yeni bir güne aynı saçmalıkları tekrar etmek için. Ne zaman kendine hoş geleceksin? Ne zaman kendini içeri buyur edeceksin? Şu gördüğün ayna senden kaçıyor. Çünkü kendine gelemiyorsun. Öyle uzaklaşmışsın ki kendinden. Kendine değmeden kendine ulaşmak için nice çalılar dolanmışsın. Üzgünüm dostum, böyle de ölüp gideceksin. Umut mu? Unut gitsin.

Nereye düştük, nerelere geldik dedirten bir eser. Şöyle sizi savuran, sarsan bir kitap okumayalı uzun zaman mı oldu? Papini'nin aynasına buyurun. Kaçan aynalarına, ''kimsin sen?'' konulu paneline, neyse o olmak istemeyenin çığlığına, çekinmeyin, buyrun.

Bu kitapla alakalı zaten harika bir inceleme vardı da yine de yazmış bulunduk: #28114766

https://www.youtube.com/watch?v=PaXKf0JEzEA
736 syf.
·6 günde·10/10
"Roman;yorum üreten bir makinedir" diyor kitabın sonunda Eco.Ben de üstadın bana verdiği yetkiye dayanarak yorumlayabildiğim kadar yorumlayacağım.Çünkü roman yorum üreten bir makine ise benim yorum ve incelemelirim de okur üreten bir makineye dönüşsün isterim.Çünkü ben obskürantist bir insan değilim,Eco’dan kimse mahrum kalmasın isterim.Çünkü Eco’nomiktir onun yapıtları,tek kitap alırsınız 12 ciltlik bir ansiklopedi okumuş olursunuz.Hem de sıkılmadan,çünkü ansiklopediyi rahatlatıcı bir serum yapıp romanın içine öyle bir zerkeder ki müptelası olursunuz.Bazen zarar görürsünüz öyle ki diğer yazarların yapıtlarına imtina ile bakmaktan kendinizi alıkoyamazsınız.Çünkü siz artık Eco’(i)stiyen bir okur olmuşsunuzdur.Neyse Eco’yu övmeyi bir kenara bırakıp biraz da romanın içine girelim..

İncelemeye kitabın sonundan başladım.Çünkü bu başsız bir romandır.İlk 100 sayfasını kefaret sayar Eco,o kısmı geçenlerin beğeneceğine inanır.Lakin ilk 100 sayfa da yabana atılacak cinsten değildir.Adso’nun ağzından anlatılmaya başlar hikaye..Yazar artık kenara çekilmiş gibi gözükür.Ama hiçbir zaman çekilmez,zekasını öyle bir gösterir ki kendinizi aptal hissedebilirsiniz ve bu mazoşist bir haza dönüşür.Metinler birbirlerini doğurur,suçlarsa ötekini..Ve labirentlerin içinde kaybolan bir okuyucu zihni.Birbirini doğuran cinayetlerin,tesadüfi bir biçimde İncil’deki alametleri benzemesinden hem okuyucuyu hem dedektifi belki de yazarını bile ters köşe yapan bir polisiye.Polisiye içinde tarih,Tarih içinde felsefe,felsefe içinde sosyoloji,sosyoloji içinde dil,Dilin içinde göstergebilim.Her türe ait olup,hiçbir türe benzemeyen bir roman.Yani romanın yazılışından beri sayısız yoruma ve varsayıma maruz kalmasını haksız çıkarmayan endemik bir yazın.Obskürantizm’in,ortaçağın yavan ikliminde karanlık çağla birleşmiş gizli bir eleştrisi.

Neyse yine daldım gittim.Kütüphanede bir cinayet işlenir.Bunu çözmek için William adlı bir dedektif çağrılır.William Sherlock Holmesvari bir çıkarım yapma ustasıdır.Analitik düşünce sistemiyle(Pozitivist ve duygusuz olmaması yönüyle sherlocktan ayrılır) olayları ustaca çözümleyen ama manastıra geldikten sonra olayın anlatıcısı Adso ile daha karmaşık olayların içinde kendini bulan bir bilge.Kitaplıkta saklanan kitap etrafında işlenen cinayetler….
Bu cinayetler bize ortaçağın karanlık çağlarının düşünce sistemini öyle bir gösterir ki üstadın dediği gibi şu çağdan pek de farklı olmadığını görürüz.Bir kitabın toplumu kandıran bir zehir sayılması,kütüpanenin manastırda herkesten gizlenmesi,kitapların okunmak değil korunmak için ayakta tutulması düşüncesi bilginin hiyerarşisinin,gücünün en büyük göstergesi.Ve saklanması konusunda rahiplerin gösterdiği ivedilik ise “obskürantizm”in en acı yüzü.

Romanda en çok dikkatimi çeken şey saklanan kitabın gülmek ile alakalı bir kitap olmasıydı.Bazen somurtursunuz ve biri size gelip “sen neden gülmüyorsun” diye sorar.Gülmek zorunda değilsinizdir ama bunu anlatamazsınız çünkü karşıdakinin de gülmenin patolojik bir durum olmadığını bildiği gibi mecburiyet olmadığını da bilmesi gerekir.Çünkü gülmek salt bir istence dayanmaksızın anlık bir dışavurumdur.İnsana verilmiş en tabii ve ayırıcı velinimettir,çünkü ağlayan bir hayvan görebilirsiniz ama bir hayvan asla gülmez.Romanda aranan ve uğruna cinayet işlenen kitap da gülmeyi erdem sayan,hristiyanların İsa asla gülmez,gülmek günahtır savlarına ters düşen ve okunması durumunda toplumda bir uyuşturucu etkisi yapacağı düşünülen bir kitaptır.Yani diyebiliriz ki aynı zamanda gülmenin psikopatolojik ve gelotolojik,aynı zamanda da felsefi nitelikleri de eserde gün yüzüne çıkmıştır.Romanda en çok dikkatimi çeken bunlardı.Hikayeyi anlatıp okuyanlara hakaret etmenin okumayanlara küfür ettirmenin manası yok 
Ayrıca aranan kitabın birçok dilin bir araya getirilerek yazılmış olması ve başının olmaması bana James Joyce’nin dünya edebiyatını yerle bir eden 40 dili birleştirerek yazdığı ve Eco’nun üzerinde çalışmalar yaptığı dünyada okunması en zor roman olarak gösterilen “Finnegan Uyanması” kitabını hatırlattı.Tabi bu sadece bir varsayım..
Son olarak en çok tartışma konusu olan romanın ismi konusunda konuşmak istiyorum.Eco;"ismi “Gülün Adı” çünkü gül o kadar çok anlama sahiptir ki neredeyse hiçbir anlamı yoktur.Çünkü bir gül bir güldür,gül güldür,gül güldür,gül güldür..Romanlar okunur geriye sadece adları kalır" diyor.Bu ismi romanın sonundaki bir şiirden almış ve nedensizce koymuş.İşte bu noktada yazarlığını ortaya koyuyor,yazar belli bir mantaliteye göre hareket etmek durumunda değildir metinler birbirini doğurur,isimler bir şekilde bulunur,kimileri ivedilikle kimileri rastantı sonucu.Önemli olan okuyucuda bırakılan tattır.Bu tattan mahrum kalmayın,okuyun okutun..Son olarak da Eco yaşasaydı ve görüşme imkanımız olsaydı ona Ahmet Hamdi’nin şu dizelerini takdim etmek isterdim;

Bir adın kalmalı geriye,
Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde,
Aynaların ardında sır(romanda enterasan biçimde aynanın ardında sır var gerçekten 
Yalnızlığın peşinde kuvvet,evet nihayet
Bir adın kalmalı geriye,bir de o kahreden gurbet 

Romanı okuyanlar anlatmak istediklerimi çözmüşlerdir  Okuyan herkese teşekkürler…

Ha unutmadan biraz şizofrenikçe bir inceleme oldu ama neden bu incelemeyi yazdın diyenler olursa (Eco çünkü canım bir roman yazmak istedi demesine binaen) Çünkü canım bir inceleme yapmak istedi ya da yapacak daha önemli bir işim yoktu diyerek veda ediyorum.
736 syf.
·17 günde·Beğendi
"Seni iki yüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü daha iyi görürsün."
- Matta İncil'i -

İtalyan bilim insanı, edebiyatçı, düşünür ve ortaçağ estetiği uzmanı olan Umberto Eco'nun (1932-2016) okuduğum ilk kitabı  Gülün Adı oldu. Gülün Adı, yazarın 1980 yılında yazdığı ilk kitabı ve yazar bu kitabı sayesinde dünyada tanınmış.

Kitabın konusu, 1327 yılında İtalya'da  bir manastırda geçiyor. Manastırda işlenen cinayetleri çözmek ve bu olayı aydınlatmak için sorgucu rahip William ve yardımcısı Adso görevlendiriliyor.  Willam ve Adso manastıra geldikten sonra da bu cinayetler devam ediyor. Rahip William kendine has yöntemlerle cinayetleri ve gizemli olayları çözmeye çalışıyor.  Katil kim? Papaz mı yoksa?  Merak etmeyin, merakkaçıran vermedim, çünkü manastırda herkes rahip. Olaylar yardımcı Adso tarafından bizlere anlatılıyor.

Kitaba tür olarak tarihi-polisiye roman denebilir. Bu anlamda türünün ilk örneklerinden olduğu söyleniyor. Eco, Orta Çağ konusundaki uzmanlığı sayesinde  tarihi bilgilerle oluşmuş güzel bir kurmaca eser ortaya çıkarmış. Kitap için zor dendiğinde ben yazarın dilinin ağır olduğunu düşünmüştüm. Evet, zor bir kitap ama zorluğu yazarın dilinden kaynaklı değil. Yazarın gayet akıcı ve insanı yormayan bir dili var. Ayrıca anlatımı da oldukça sürükleyici. Bence kitaba zor denilmesinin sebebi içeriğinde  barındırdığı konular. Eğer
- benim gibi- Orta Çağ, Hristiyanlık inancı, Hristiyanlıktaki farklı mezhepler ve İncil hakkında fazla bilginiz yoksa zorlanırsınız. Ben okurken zorlandım. Kitabı on yedi gün gibi uzun bir sürede okudum ve okurken sürekli araştırmalar yaptım. Bu araştırmalar sayesinde Orta Çağ Hristiyanlığı, yanlış öğretileri ve sapkınlıkları hakkında birçok bilgi  öğrendim. Bu anlamda da faydalı bir okuma oldu benim için.

Eco kitabında, yozlaşan Hristiyan dinini, yanlış öğretilerini, rahiplerin sapkınlıklarını, yobazlıklarını, kilisenin halk üzerindeki baskıcı etkisini bolca eleştirmiş. Bu yüzden de yazıldığı dönemde Vatikan ve Hristiyan dünyasından tepki almış. Filmi çekilmiş ve filme bu tepki çeken sahneler konmamış. Ayrıca bu güzel kitap dünyanın bütün dillerine çevrilmiş.

Kitaba getirebileceğim tek olumsuz eleştiri ise çok uzun olması diyebilirim. 730 sayfalık kitabı okurken sıkıldığım yerler oldu. Uzun olmasında etken ise, Eco'nun bitmek bilmeyen uzun tasvirleri. Yine de kitabın kalınlığı gözünüzü korkutmasın. Kesinlikle her okurun okuması gereken bir başyapıt.
104 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Gözlerimi açtım. Neredeyim? Uyurken yatağımdaydım. Evimde! Şu an yemyeşil bir ormandayım. Bu nasıl olabilir? Anlam veremedim ilk önce. Anlamaya çalıştım. Şaşkınlık... Yerini korku aldı bu sefer. Sakin ol... Sakin kal! Derin derin nefes aldım. Etrafa baktım. Kimse yok. Yalnızım. Nasıl geldim ben buraya? Sorular... Sorular... Yaklaşık on dakika boyunca düşündüm. Sorular sordum. Sonra Sakinleştirdim kendimi. Ayağa kalktım. Tam karşımda duran ağaçta bir kağıt gördüm. Merak ettim. Baktım kağıda. “ BEN KİMİM? ”Evet. Yazan buydu sadece. Anlayamadım. Neyse dedim. Bir oyunda mıyım? Kim oynuyor bu oyunu bana? Ne istiyorlar benden? Gözlerim doldu. Ama kendimi tuttum. Ağlamak en son olacak şey olmalıydı bu bilinmezliğin içinde... Kafayı yemek üzereydim. Sakin ol. Ağlama sakın. Hep yaptığın şeyi yapma. Ağlama! Bu bir oyunsa ve sen ağlarsan kaybedersin.
Biraz rahattım şimdi. Derin nefes aldım. Yola devam ettim. Otlar boyuma geliyordu. Ellerimle kenara iterek yürümeye devam ediyordum. Başka bir kağıt ilişti elime. Aldım ve okudum:” GEÇMİŞİNİ SEVİYOR MUSUN?” Bu soru banaydı. Ne garip. Benden cevap mı bekleniyordu? Ama kim? İstemsizce düşünmeye başladım. Sahi geçmişim nasıldı? Seviyor muydum? 19 yaşındaki Ben'i düşündüm. Hayatı öğrenmeye başladığım yaştı. Yaşıtlarım başka şeylerle uğraşırken, ben kendimden büyük şeylerle boğuşuyordum. Farkında değil hiçbir şeyin o Sema. Saf... Şimdi o Sema'ya ulaşsam. Sarssam onu. Kendine bak desem. İnsanlar desem. Görmüyor musun? Bu insanların sana ne yaptıklarını görmüyor musun? Kör müsün? Desem... Kim bilir belki de o kızı yok ederdim.

Yürümeye devam ettim. Karşıma bir kulübe çıktı. Sevinç oldu içimde. Koştum. Kapıya vurdum. Açan yok. Israrla devam ettim fakat yok... Pencereye yöneldim. İçeriye baktım. İçeride en yakın arkadaşım oturuyor. Tıklattım pencereyi. Bağırdım, seslendim. Duymuyor, görmüyor beni. En sonunda geldi. Yaklaştı ve bir yabancı gibi baktı yüzüme. Sonra perdeyi çekti. Sinirlendim. Neden bu haldeyim? Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Neden buradayım? Ne olacak? Etrafa göz gezdirdim. Hiç hayvan yok bu ormanda. Bu korkmama biraz engel oldu. Çünkü bu sahte bir ormanda olduğumun göstergesiydi. Kulübenin arkasına doğru yöneldim. Duvarda başka bir kağıt buldum. Okudum:” KİMİN İÇİN VARSIN?” Düşünüyorum sahi bu hayatta kim için varım? Arkadaşım bile istemedi beni. Kim için yaşıyorum? Kimse için... Sadece kendim için varım ve kendim için yaşıyorum. Bu böyle olmalıydı. Olmalı...

Arkada bir yol var. Evet bu beni biraz sevindiriyor. Yola koyuluyorum. Dik bir yol bu. Zorlanıyorum çıkarken ve oldukça da susadım. Susama hissimi algıladıktan sonra bir çeşme çıkıyor karşıma. Hemen su içiyorum. Sonrasında bir kutu fark ediyorum. Kutuyu açıyorum. Yine bir not. “DÜŞÜNMEYE DEVAM ET. SÜRÜYE AİT OLMA! KENDİNİ HATIRLA!”
Neydi şimdi bu? Ne demek istenmiş bunda? Düşünüyorum... Kendimi hatırlamaya çalışıyorum. Sahi kimdim ben? Gerçekten nasıl biriydim. Kaptırdım kendimi hayat yolculuğuna. İşe, insanlara, telaşlara... Burada anlıyorum. Bu sürünün insanlar olduğunu. Özümü yitirmeye başladığımı fark ediyorum. Tam o anda bir araba sesi duyuyorum. Simsiyah bir araba yaklaşıyor. Ürküyorum. Ama bir yere kaçamam. Belki de beni kurtarmaya geliyorlar. Umut oluyor içimde. Araba yanımda duruyor. Kapı açılıyor ve içinden ben iniyorum. Nasıl olabilir böyle bir şey? Evet! Bu benim. Başka bir ben! Ayna mı var arada? Hayır yok! Korkma diyor bana. Ben sana seni göstermeye geldim. Sana seni yani bizi anlatmaya geldim. Elime kağıt bırakıyor. Hızlıca arabaya binip uzaklaşıyor. Kalıyorum şaşkınlıkla ve tek başıma... Başlıyorum okumaya:
“ Hep kendi kendimle yaşamaktan yoruldum artık. Yirmi dört yıldır kendi kendimin eşliğinde yaşıyorum. Yeter artık : İyiden iyiye sıkıldım. Yalnızca sıkılmak mı? Düşlerimde bile! Ardsız aralıksız yirmi dört yıl birlikte yaşadığım bu kendimden tiksindiğimi, iğrendiğimi, midemin bulandığını söyleyebilirsiniz. Sonunda, kendi kendimi bırakmaya hakkım olduğuna inanıyorum.” ( Sayfa 55 den alıntı.)
Sahi gerçekten böyle mi düşünüyordum? Şaşırıyorum kendime. Bunu neden yapıyordum ki? Dayanamıyorum artık. Tutamıyorum kendimi ve iri taneler dökülüyor gözlerimden. Ayakta duramıyorum. Yere yığılıyor, oturuyorum. Düşünüyorum sadece. Kim olduğumu buldum artık. Anladım ki o yaşantının, kendime ait sandığım yaşamın, aslında bana ait olmadığını anlıyorum. Gerçek ben başka birisi, bunu biliyorum.

Burada kalamam ama hava kararmaya başlıyor. Gecenin karanlığı bastırmak üzere. Kalkıyorum kalkmak için dermanım olmasa da... Devam ediyorum. Bundan sonra evime varınca ne yapacağımı biliyorum. Bu yaşantıya tamamen son vereceğim. Yok olacağım. Kararlıyım. Bileklerimi kesmek en iyisi...

Yolda kocaman bir karton buluyorum ve şunlar yazıyor:
“ Bedenine yaptığın o kesikleri tiksinmeden nasıl yapacaksın? Ruhun bunu hakediyor mu? Bu şekilde ölmeyi? Ruh her şeydir. O dünyada her şeyden üstündür.” Anlam veremedim bu yazılanlara yine... İleride tekrar bir karton ve şunlar yazmakta:

“ Ruh her şey olabilir, ruh her şeydir, istemdir, dünyanın efendisidir. Ölmeyi istemek yeter, ama ciddi olarak, güçlü bir biçimde, sürekli olarak istemek, o zaman ölüm yavaş yavaş içimize yerleşir, her yanımıza işler, öyle ki, tek bir soluk öteye savurabilir bizi.”( Sayfa 42 den alıntı)
O zaman anlıyorum ki; ölümün bu denli azar azar olmasının gerektiğini ve gerçekliğin de bu olduğunu. O anda bir ışık beliriyor. Ben bayılıyorum...

Gözlerimi açtığımda tekrar yatağımdayım. Yattığım halimle... Rüya olduğunu düşünüyorum. Rüya bana bir şeyler anlattı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz, olmayacak! Ben eski ben olamam! Su içmek için mutfağa gidiyorum. Buzdolabında bana ait olmayan bir not var! Korkuyorum. Korkarak kağıdı elime alıp okuyorum :” HEPSİ BİR DÜŞ DÜŞ! DÜNYA BİR DÜŞ!”

Sevgili dostlarım;
Bu kitap beni böyle bir hale getirdi. Kitabı okursanız eğer bu anlattığım BEN’den sizde de olduğunu göreceksiniz. Görüldüğü üzere BEN'im bu kitap yani senin!

Eklemem gereken son nokta yirmi dört yaş benim de yaşım. Etkilenme Sema hadi mümkün mü?
Kitaplar hayata bomba indirmeye devam etsin! Kitapla kalın!
912 syf.
·23 günde·Beğendi·9/10
Umberto Eco, derin bir bilgi birikimi ve akıl üstü bir düşünceyle, kendine has tarzıyla muhteşem bir eser sunmuş biz okurlarına. Foucault Sarkacı, yalnızca düz bir okumayla anlaşılacak bir eser olmadığını özellikle belirtmek gerekir. Sindire sindire okunup, anlaşılmayan konular için Google yada ansiklopediye danışılması gereken bir kitap.
O kadar çok bilgi ve konu var ki, konu bir anda dağılıyor zannediyorsun ancak konuların ve bilgilerin birbiriyle bağlanışı, tam Ecovari bir ustalıkla biz okurların kavrayışını sağlıyor.
Romanın konusu, hayali olarak tasarlanan bir PLAN ve bunu tasarlayan, zaman geçtikten sonra bunun gerçek olduğuna inan üç gizemci arkadaşın yaşadığı, kah polisiye, kah gerilim, kah tarihin geçmiş sayfalarına dönüşün gerçekleştiği bir olaylar zinciri. Tapınakçılar ve onların gizemlerinin ana fikir olduğu eserde; Malta Şövalyelerinden - gül-haç biraderlere, Haşhaşilerden – Hitlere, masonlardan – Cizvitlere, İtalyan Partizanlarından – faşistlerine kadar bir çok konu hakkında bilgeler bulabilirsiniz. Mekan olarak kimi zaman Portekiz mağaralarında kaybolup İskoç tepelerinden çıkabilir, Moskova metrosundan girip Paris’in kanalizasyonlarında dolaşabilir, İtalya’nın dağ köylerinde yıldızlara bakarken Süleyman mabedinin zenginliği içerisinde kendinizi Kudüs’te bulabilirsiniz.
Bacon, Shakespeare, İbn’ül Arabi, Newton, Hasan Sabbah gibi birçok tarihe mal olmuş kişiler hakkında bilgilerinde bulunduğu eser, ünlü LOST dizisinin de ilham kaynağı bence.
736 syf.
·Beğendi·10/10
Bir başka kritikten daha hepinize merhaba ..dilim döndüğünce bu güzel kitabı anlatmaya ,sizlere tanıtmaya çalışıcam.. ardından en güzel parcalarıyla metalika sizlerle beraber olacak...

- ORTAÇAĞ MANASTIR HAYATINDA POLİSİYE OLUR MU? -

Şakayı bir yana bırakırsak olaylar ortaçağda 1300 lü yılların ilk çeyreginde avrupada - ortaçağın , hakikaten karanlık diye tabir edilen ve engiziyon mahkemelerinin cayır cayır kafir suclamalarıyla insanları kazıklı ocakbaşı alevlerine atıp şiş kebab misali yaktıkları dönemlerinde geçiyor..kahramanlarımız ,(eski bir engizisyon sorgu rahibi ) bir gezgin rahip ve yanındaki çömezi.. olaylarda bu ikili ve konuk oldukları amiyane tabirle kör itin öldüğü ,dağ başındaki kuş uçmaz kervan geçmez manastırda yaşayan ve işlenen esrarengiz , ilk bakışta açıklanamaz cinayetleri aydınlatmaları için bizim ikilinin yardımlarını istedikleri bahse konu manastırın rahipleri etrafında gelişiyor..kitap benim için şu açıdan çok ayrı bir yere sahip : dinler insanlara ne akla mantığa zarar şeyler yaptırıyor dedirtiyor ki bunun sizde okuduğunuz zaman ciddi ciddi farkına varacaksınız..bunların haricinde Umberto Eco dediğimiz adam yani yazarımız , o dönem avrupasını ve ortadoğusunu daha da ötesi ortaçağ tarihini yalayıp yutmuş sular seller gibi içmiş bir şahsiyet.. kendi adıma dinler ( ki özellikle semavi diye adlandırılanlar) tarihini ve gizli tarikatları daha önceden arastıran biri olarak kitabı okurken bunun açık ara baya bir faydasını gördüm.. ama tüm bunlara rağmen , belli bir altyapım olmasına karşın ben de bazı yerleri okurken kitaptan kopma noktasına geldim sanki şekerli menemen yiyormuş hissiyatına kapılıp..konu ve kurgu çok güzel inanılmaz bir gerçekçilik var.bunu okuyan herkes anlayacaktır lakin anlatılanları belli bir tabana oturtmak için verilen ek bilgiler kimi yerde insanı yoruyor hatta boğuyor. bu arada verilen ve kitabın arkaplanına yamanan detaylar ve olaylar %100 GERÇEK orası ayrı bir şapka çıkarılacak nokta! bunlardan hariç kitap o dönemin , krallıkları yöneten , kitleler üzerinde neredeyse tek söz sahibi olan klise müseessesinin , manastır hayatının ve hristiyanlığın karanlığını çok guzel veriyor insana.. ambians müthiş.. kitapta, bilginin nükleer silah misali saklandığı halka açıklanmadığı dönemlerde bir kütüphane ortamı var ki ben okurken zevkten yeşerdim ..keza gene sözde dinleri adına insanları kırıp geçiren engizisyoncular ve acımasızlıkları çok güzel işlenmiş.. 660 KÜSÜR SAYFA sizi korkutmasın. ortaçağ tarihi ve polisiye seven herkes okumalı ..
912 syf.
·10/10
İsmini Fransız fizikçi Léon Foucault'dan alan Foucault sarkacı, dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü kanıtlayıp, Eco’nun bu muhteşem eserinin kahramanı olmuştur.
Dipnotlar ve vermiş olduğu ek bilgilerle sadece bir romandan ziyade, üniversite öğrencileri için araştırma tezi niteliğinde mükemmel bir başyapıt. Tarih, coğrafya, din bilimleri gibi birçok alanda istifade ettiğim bu kitabı, detaylarına girmeden sizlerin okumasını tavsiye ederim.
912 syf.
·14 günde
Dünyada her şey birbirleriyle bağlantılı mıdır?
Bir plan kurmak,bu planı uygulamak planın gerçek olduğu anlamına gelir mi?
Ya yaşadığımız dünya tamamen bir komplo teorisinden ibaret ise?
Komplonun komplo olması için bir gize mi ihtiyaç vardır?

Umberto Eco'nun yazımı 8 yıl süren,ayrıntılı araştırma gerektiren, içinde bir çok kütüphaneye bedel bilgiler barındıran,500 yıllık bir serüveni anlatan Foucault Sarkacı bu soruları sormakla kalmıyor,sizi bir planın içerisine dahil ederek aynı zamanda cevapları da vermenizi sağlıyor.

Kitap ,Bir filolog olan Casaubon'ın Paris'te bulunan Foucault Sarkacı'na gitmesiyle başlıyor. Sarkacı gözlemleye gelen,oradaki görevlilerden gizlenen Casaubon flash-back ile bizi geçmişe götürüyor. Casaubon ,Yayınevinde editör olarak çalışan Belbo ve Diotallevi ile tanışarak hazırlamakta olduğu bir tez için onlardan yardım istiyor,bir gizemin peşinden koşan üç arkadaşa bu konuda yardımcı olan biri daha var; Abulafia adında bir bilgisayar. Tabii bildiğimiz bilgisayar değil bu, şifreler çözen,şifreler oluşturan, mükemmel bir plan yaratan süper bilgisayar.

"Gerçekten bir Plan varsa, başarısızlığa uğramak söz konusu değildir."

Tez'den yola çıkarak bir gizemin peşine düşen üç arkadaş,kendilerini kontrol edemedikleri bir planın içerisinde buluyorlar.
Komplolar ve Gizlerle dolu bir çok şey karşılarına çıkıyor;

Kabbala,Tapınakçılar, Gül- Haç kardeşliği, Gizli Örgütler, Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Haşhaşiler, Masonlar, Cizvitler..

Haçlı Seferleri,2.Dünya Savaşı,Sağ-sol çatışması,Çarlık Rusya...

Hitler, Newton ,Bacon, Hasan Sabbah, Shakespeare...

Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanlar

Kudüs, Mısır ,Paris, Milano...

Mistisizm, Faşizm..

ve daha bir çok şey.. İnanın bu saydıklarımın hiçbiri rastgele değil,hepsi birbiriyle bağlantılı..
"her zaman, her yerde, her şeyle her şey arasında bağıntılar bulur; dünya ansızın, her şeyin her şeye yollama yaptığı, her şeyin şeyi açıkladığı bir akrabalıklar ağına dönüşür.."


Kitap, toplam 10 bölümden oluşuyor. Eco Kabbala'da ki Sefirot Ağacından esinlenerek oluşturmuş bölümleri.Hayat ağacı anlamına gelen Sefirot Ağacı 10 kutsal sözden oluşuyor. Kabbala öğretisine göre Tanrı bütün kainatı Sefirot vasıtasıyla yaratmıştır.
1. Keter (Taç)
2. Hokhmah (Akıl, hikmet, bilgelik)
3. Binah (Anlayış)
4. Hesed (Merhamet)
5. Gevurah (Adalet)
6. Tiferet (Güzellik)
7. Nezah (Zafer)
8. Hod (İhtişam)
9. Yesod (Temel)
10. Malkut (Krallık)

Peki Foucault Sarkacı neydi?
Kitaba da ismini veren Faucault Sarkacı, Léon Foucault tarafından dünyanın ilk defa kendi ekseni etrafında döndüğünü kanıtlayan bir tür deneysel bir düzenek.
Sarkaç, düz dünyanın sonu diye nitelendiriliyor..

Bilimin ve tarihin sentezlendiği,okunması için üst düzey bir alt yapı isteyen bir kitap Foucault Sarkacı. Bir kitap okumakla kalmıyorsunuz sadece, bir kütüphane devirmiş gibi hissediyorsunuz. Okuduğunuz her sayfada sürekli araştırma gereksinimi duyuyor,araştırdıkça öğreniyor,öğrendikçe sorguluyorsunuz.

Ben de uzun zamandır tanışmak istediğim Eco ile Sarkaç yolu ile tanışmış oldum,benim için çok keyifli ve verimli bir okuma süreci oldu.14 günlük sürede okusam da hayatımın geri kalanında en az bir 14 defa daha okumam gerekecek,inanıyorum ki her okumamda daha çok keyif alacağım,gizlerle dolu bir dünyada kendimi daha iyi bulacağım.

Kitabın dili olabildiğince akıcı, bana göre kurgusal olarak da gayet hızlı ilerleyebilir. Ancak kitabı okumaya gerekli bilgi donanımına sahip değilseniz,sözlük yardımı almadan ve araştırma yapmadan okumanız mümkün değil. Eğer okuyacağım her kitap beni bir üst seviyeye çıkarsın,her sayfa beynime bir darbe gibi insin diyenlerdenseniz, bence kitabı okumak için çok zaman kaybetmeyin,şimdiden keyifli okumalar diliyorum...

Yazarın biyografisi

Adı:
Şadan Karadeniz
Unvan:
Yazar
Doğum:
Trabzon, Türkiye, 1931
Şadan Karadeniz 1931'de Trabzon'da doğdu. DTCF'nin İngiliz Dili ve edebiyatı Bölümü'nü bitirdikten sonra BBC Türkçe Yayınlar bölümü ve TRT'de program uzmanlığı, Türk Tarih Kurumu'nda uzman çevirmenlik yaptı. Adını, Umberto Rco'dan yaptığı Gülün Adı ve Foucault Sarkacı romanlarının başarılı çevirileriyle duyurdu. Çeviri etkinliklerinin yanı sıra özgün yapıtlara yönelerek 1998' de Uçan Kaçan Sözcüklerin Ardında-Bir Çevirmenin Güncesi adlı kitabı, 1999'd Gelgitler adlı "novella"sını yayımlayan Şadan Karadeniz , Ölümsüz Adagio'lar1da, yılların birikimini "deneme"ye taşıyan bir yazar kimliğiyle çıkıyor okurlar karşısına.

Yazar istatistikleri

  • 7 okur beğendi.
  • 6.478 okur okudu.
  • 439 okur okuyor.
  • 8.056 okur okuyacak.
  • 348 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları