Umberto Eco

Umberto Eco

8.3/10
794 Kişi
·
2.299
Okunma
·
683
Beğeni
·
16.353
Gösterim
Adı:
Umberto Eco
Unvan:
İtalyan Bilim Adamı, Yazar, Edebiyatçı, Eleştirmen ve Düşünür
Doğum:
Alessandria, İtalya, 5 Ocak 1932
Ölüm:
Milano, İtalya, 19 Şubat 2016
Umberto Eco (d. 5 Ocak 1932, Alessandria), İtalyan bilim adamı, yazar, edebiyatçı, eleştirmen ve düşünür. Takma ismi Dedalus'tur.

Dünya kamuoyunun gündemine Gülün Adı ve Foucault Sarkacı gibi romanlarıyla giren İtalyan yazar, aynı zamanda Orta Çağ estetiği ve göstergebilim dalının ustalarındandır. Eco, 1971'den bu yana Bologna Üniversitesi'nde profesör olarak çalışmaktadır ve yapısalcılık sonrası göstergebilim gelişmelerine önemli katkılarıyla tanınmaktadır. Eco, yüksek lisans ve doktora çalışmalarını Thomasçılık akımı ve bu akımın estetik anlayışı üzerine yaptı. Tarihçi, filozof, Orta Çağ uzmanı, James Joyce üzerine derin araştırmalar yapmış bir yazar. Yazarın ilk romanı Gülün Adı 1980'de yayımlandı. 1962'de Torino Üniversitesi'nde doçent, 1969'da ise Floransa Üniversitesi'nde görsel iletişim dalında profesör oldu. 1971'de Bologna Üniversitesi'ne geçti ve 1975 yılında bu üniversitenin Gösteri ve İletişim Bilimleri Enstitüsü'nün başına getirildi.

Eco'nun çalışmaları 1960'ların ortasından itibaren avantgarde yapıtlara, kitle kültürüne yönelmiştir. Son dönemlerde ise, güncel olay ve olguları da ele alan çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalar arasında edebiyat eleştirileri, tarih ve iletişim yazıları önemli bir yer tutmaktadır. Eco özellikle tarih bilgisiyle süslediği eserlerinde tam bir ustalık gösterir. Özellikle Baudolino adlı eserinde Bizans ve IV. Haçlı Seferi hakkındaki anlatılar sürükleyicidir.
Roland Barthes'tan sonra, "ayrıntıların anlamı" ya da "ayrıntıların sosyolojisi" adı verilen bir anlayışın önemli köşe taşlarından birisi olan Umberto Eco'nun pek çok eseri Türkiye'de yayınlandı.

Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünyanın ilk 100 entellektüeli listelerinde, 2005 yılında 2., 2008 yılında 14. sırada yer almıştır.
Kent bugün sizin, bizim çobanı olduğumuz, Tanrı'nın kullarının yaşadığı yerdir. Zengin din adamlarının yoksul ve aç insanlara erdem üstüne vaaz verdikleri bir rezillik yeridir.
"Evinizde, şöminenin yanındaki bir koltuğa gömülmüş rahatça otururken kendinize hiç dışarda neler olup bittiğini sordunuz mu? Olasılıkla sormamışsınızdır. Elinize bir kitap alıp bunu şunu okuyor ve gerçekdışı kişilerle olaylardan başkaları adına heyecan duyuyorsunuz... Eğlenceli, değil mi?.. Eski Romalılar da böyle yapıyorlardı, Colosseum'da oturup insanları parçalayan vahşi hayvanlara bakarak, bu kan ve şiddet manzarası karşısında kendilerini eğlendirdiklerinde, başkalarının eylemleriyle yaşamlarına bir tat katmış oluyorlardı... Öyle ya, seyirci olmak güzel şey. Bir anahtar deliğinden gizlenen yaşam. Ama şunu unutmayın: Dışarda 'gerçekten' olaylar oluyor... Artık Colosseum yok, ancak şehir çok daha büyük bir arena ve çok daha fazla insana yer var. O keskin pençeler yırtıcı hayvanların pençeleri değil artık, ama insanların pençeleri çok daha keskin ve kötü olabilir. Uyanık ve becerikli olmalısınız, yoksa yutulanlar arasına karışırsınız... Uyanık olmak zorundasınız. Ve becerikli. Yoksa sizi öldürürler."

Mickey Spillane
Umberto Eco
Sayfa 32 - Can Yayınları, 2016. 9. Basım, Çeviri: Kemal Atakay.
'' Şeytanın varlığının tek gerçek kanıtı, belki o anda herkesin onun işbaşında olduğunu bilmek için duyduğu tutkunun yoğunluğudur... ''
Burada hepimiz çok konuşuyoruz, siz de farkına varmışsınızdır. Bir bakıma, burada hiç kimse suskunluğa saygı duymuyor artık. Bir bakıma da gereğinden çok saygı duyuluyor.
Umberto Eco
Sayfa 187 - Can Yayınları
"İki türlü şair vardır: Şiirlerini on sekiz yaşındayken yakan iyi şairler ve ömür boyu şiir yazmaya devam eden kötü şairler!"
Umberto Eco
Sayfa 8 - Kırmızı Kedi Yayınevi
Acaba ben ne yaptım, ne okudum? Tüm delilleri okuyucuya veren, verdikleri deliller ile beraber cinayetleri okuyucunun da çözmesini isteyen gerçek bir polisiye mi okudum, bir Orta Çağ gerilim romanı mı okudum, dinler arası, mezhepler arası, tarikatların ve rahiplerin başrolde olduğu bir roman mı okudum, gerçek kişi ve toplulukların hâkim olduğu tarihi bir kurgu mu okudum yoksa sağlam bir bilgi yumağı olan koca bir ansiklopedi serisi mi okudum karar veremedim, aslında bu öğelerin hepsini içeren güzel bir roman okudum. Saydıklarımın hepsini içeriyor Gülün Adı, hem de edebi değeri yüksek bir eser olarak. Öncelikle şunu söylemek isterim ki roman hiç beklemediğim şekilde kaliteli öğelerle dolu bir şekilde polisiye bir roman. Okur tarafından kolay kolay bir şekilde hiç dikkat edilmeyecek unsurlar, hareketler Eco tarafından delil olarak biz okura veriliyor ve gerçek bir polisiye romanda olması gerektiği gibi de bu deliller okura ayrıntılı olarak sunuluyor, sunulduktan sonra da her bir delilin, her bir detayın analizi yapılıyor ve karakterler tarafından yapılan her bir analizin üzerine yine karakterlerin karşılıklı yorumu yapılıp okura tekrardan sunuluyor. Gerçek bir polisiye romanda olması gereken hatta bir şart olan en önemli ayrıntıdır bu durum. Yazar, okurdan hiçbir şekilde bir delil saklamamalı ve romanın karakteri ile beraber okurun da cinayete hâkim olup üzerinde düşünüp cinayeti çözmesini istemesidir, günümüz polisiye romanlarının özellikle de seri katil polisiye romanlarında bu durum yoktur çünkü okuyucuya sürpriz yapmak ister yazar ve bu sürprizini de okurdan deliller saklayarak ve sonrasında da pat diye önüne sererek yapar; ama dediğim gibi gerçek polisiye romanda bu hususlar kabul edilmez, Eco’nun yaptığı gibi her bir ince detay okura verilmelidir, okurun da soruşturmanın içinde olduğu düşünülüp çözmesine yardımcı olunmalıdır. Eco da bunu yapmış ve en ince detayına kadar William’ın bulduğu delilleri bize verip bizim de çözmemizi istemiş, çözmemiz zor olsa da en azından yorumlamamızı istemiş, istemiş ve biz okura yardım da etmiş. Yardım ama ne yardım, çok büyük bir yardım ama cinayetler de bir o kadar karışık yani çözmek maalesef o kadar da kolay değil; ama Eco delilleri bize verip sundukça William’ın zihnine, Adso’nun sorularına, yorumlarına ve düşüncelerine ortak olmak kitabın bana göre en güzel yeriydi.

Umberto Eco, okuru doğru bir tanım yapmak gerekirse bilgiye boğuyor, Hıristiyanlık inancının derinliklerine iniyor, birçok din adamının eserleri hakkında bilgiler veriyor, Hıristiyan tarikatlarını kısım kısım da olsa detaylıca anlatıp kimin imparatora daha yakın, kimin papaya daha yakın olduğunun bilgilerini verip, romanın kurgusu ile harmanlayıp sayfaların arasına serpiştirmiş. Bazı yerler ağır gelebiliyor, bazı sözler, eser isimleri filan da Latince verildiği için okuma esnasında dipnotlara bakıldığından dolayı ağırlığın üstüne biraz daha ağırlık bindirilmiş. Bu kısımları okumak en azından benim için bazı yerlerde zor oldu. Bu ağır bilgi akışlarının ve detaylıca verilen diyalogların olduğu sayfalarda verilen Latince sözler ağır olan bu kitabın okuma hızını daha da yavaşlatıyor. Zaman zaman da arka arkaya birden fazla olunca daha da olumsuz etki oluyor, bazı Latince yazımların ise çevirisi hiç verilmemiş, sanırım daha önce farklı bir dipnotta çevirisi verilen söylemlerin ikinci bir çevirisi verilmemiş kitapta, ne de çok aklımızda tutarız ya… Tamam biraz önce yukarıda dediğim gibi dipnota bakmak zor ama çevirisi verilmeyince de bu sefer hiç olmuyor, aslında iki durum da kendi içinde farklı farklı iki tür bir sorun oluşturuyor ve maalesef okuma hızına da olumsuz etki ediyor. Verilen tarihi bilgilerde Eco, iki farklı zıt görüşün düşüncelerini, söylemlerini diyaloglar oluşturup sayfa sayfa okutuyor. Hıristiyan tarihine fazla hâkim değilseniz eğer bu kısımlarda neyin Eco’nun kurgusu olduğu neyin ise tarihi bir gerçek olduğu karıştırılabilir; çünkü Eco kurgusunu tarihi gerçekler ile o kadar güzel harmanlayıp, ortaya güzel bir sonuç çıkartıp eserine vermiş ki bunu ayırt etmek keyifli bir şekilde zor oluyor ve keyifli bir anlamsızlık da oluşuyor. Anlamak için çok da gerek yok aslında böyle bir şeye, önemli olan zaten yazarın kurgusunda kaybolmak değil midir? Bence kesinlikle öyledir. Kitap içinde olan birçok bilgi dipnotlar ile desteklenip okura açıklaması yapılmış ama tabii ki de bir dipnot seviyesinde verilmiş, tam manası ile kavranabilecek şekilde değil, onun için okurken yardımcı olarak Hz. Google’dan faydalanılırsa eğer kitabın içine daha rahat girilir.

Gülün Adı denilince akıllara gelen bir başka isim de Orhan Pamuk'tur. Yeni Hayat kitabının daha giriş cümlesinde bile Gülün Adı etkisi görülüyor, Benim Adım Kırmızı ise gerek Orhan Pamuk’un olsun gerekse de Türk Edebiyatı’nın olsun şüphesiz en önemli eserlerinden biri. Bu iki kitap arasında da metinlerarası olarak birçok unsurda benzerlikler vardır. Şimdi öncelikle şunu demek isterim ki, Orhan Pamuk okumayanlar, okumadan karalayanlar ve postmodern edebiyata uzak olanlar hatta postmodern edebiyat okuyunca rahatsız olanlar “metinlerarasılık kuramını” bilmeden Orhan Pamuk’a intihal yakıştırmasını yapabilmekteler. Metinlerarasılık kuramı özellikle postmodern eserlerde fazlası ile karşımıza çıkmaktadır, yani yazarlar bunun zaten varlığını kabul ederlerken çalıntı, hırsız veya intihal demek ne kadar alakalı bir durumdur anlayamadım. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı isimli eseri ise Gülün Adı ile beraber bu türe güzel birer örnektirler. İki eser için kendimce mukayeseli edebiyat yapmam gerekirse ilk önce kitap isimleri diyebilirim. İki romanda da tarihten beslenme, romanın kurgusunun geçtiği topraklara hâkim olan dinin insanlara olan etkisi, sanat, bilim ve dinin çatışması, sanat ve bilime ilgi duyanların çatıştıkları dinin etkisi yüzünden artık sahip oldukları dertleri, bu zaman içinde kurguya esas olarak hâkim olan cinayet ve cinayetin çözümlenme süreci gibi diyebilirim. İki romanda da karlı kış günleri hava durumuna hâkimdir. Benim Adım Kırmızı 9 günlük bir sürede geçerken Gülün Adı ise 7 günlük bir sürede geçmekte, Gülün Adı’nda mekân olarak sadece Melk Manastırı varken Benim Adım Kırmızı'da ise mekân olarak farklı evler, İstanbul’un sokakları bazen de sarayı vardır. İki eserde de yer yer açık olarak ama aslında bastırılmış şekilde cinsel duygular, cinsel fanteziler vardır. Gülün Adı’ndan ziyade Benim Adım Kırmızı’da hikâyede anlatıcı dikkat çeker, bazen köpek, bazen şeytan, bazen kırmızı renk, bazen bir para, bir ağaç bazen de bir ölü anlatır bize hikâyeyi. Gülün Adı’nda ise anlatıcı çömez olan Adso’dur ama her iki romanın anlatım tarafından ortak noktası ise genel konunun anlatımı anlatıcılar tarafından ara ara kesilip önceki bir döneme, geçmişe gidip gelmekte olmalarıdır. İki romanda da bu unsurlar metinlerarası bağlamda birbiri ile örtüşür. Pamuk için intihal diyenler ise postmodernizme daha yakından bakmaları ve anlamak istemeleri gerekmektedir; çünkü Gülün Adı ve Benim Adım Kırmızı bu duruma örnek olacak tek eserler de değildir. Ve bana göre Benim Adım Kırmızı da Gülün Adı’na göre daha güzel bir roman, tamam Benim Adım Kırmızı’nın içinde de dini bilgiler fazlası ile olsa da Gülün Adı kadar yok, hatta yarısı kadar da yok ama bana göre Benim Adım Kırmızı Gülün Adı’na göre çok daha güzel bir roman; ama sanırım bunda baş etken olarak yazarı kendi dilimizde yazdığı için okumanın ve içinde bizden bir şeyleri bulup okumanın da etkisi olsa gerek.

Ağır bir kitap, okunması yer yer zor ve yoran bir kitap, okurken sakin kafa ile okumanızı, okuma sürenize uzun aralar verip fazla uzatmamanızı tavsiye ettiğim bir kitap. Okuduktan sonra sanırım en çok aklıma gelecek durumlar ise gülmenin dine ve insan zihnine olan etkisi, kösnüllüğün ne derece kötü olabildiği, kösnüllüğe etki eden derisel, tensel zevkin, duyulan ilginin dinen düşüncesi, derinin altında bulunanları düşünerek bu kösnül duyguları köreltilip köreltilemeyeceği, tinsel duygular, dinsel duygular, erk gücü hayatımızda ne kadar olmalı vs. vs. Sırf bu kısımlar için tekrardan okunabilecek bir kitap ve keşke aynı anda okunması daha da kolay olsaydı diyeceğimiz bir kitap da.

https://www.youtube.com/watch?v=Dlr90NLDp-0
https://www.youtube.com/watch?v=d5p_U8J0iRQ
https://www.youtube.com/watch?v=EaHx8S-Jmec
https://www.youtube.com/watch?v=O3ETFI2U9RA

Şuraya da filmin fragmanını bırakayım (kitap hakkında spoiler verebilir),

https://www.youtube.com/watch?v=7-yYJgpQ-CE
"Roman;yorum üreten bir makinedir" diyor kitabın sonunda Eco.Ben de üstadın bana verdiği yetkiye dayanarak yorumlayabildiğim kadar yorumlayacağım.Çünkü roman yorum üreten bir makine ise benim yorum ve incelemelirim de okur üreten bir makineye dönüşsün isterim.Çünkü ben obskürantist bir insan değilim,Eco’dan kimse mahrum kalmasın isterim.Çünkü Eco’nomiktir onun yapıtları,tek kitap alırsınız 12 ciltlik bir ansiklopedi okumuş olursunuz.Hem de sıkılmadan,çünkü ansiklopediyi rahatlatıcı bir serum yapıp romanın içine öyle bir zerkeder ki müptelası olursunuz.Bazen zarar görürsünüz öyle ki diğer yazarların yapıtlarına imtina ile bakmaktan kendinizi alıkoyamazsınız.Çünkü siz artık Eco’(i)stiyen bir okur olmuşsunuzdur.Neyse Eco’yu övmeyi bir kenara bırakıp biraz da romanın içine girelim..

İncelemeye kitabın sonundan başladım.Çünkü bu başsız bir romandır.İlk 100 sayfasını kefaret sayar Eco,o kısmı geçenlerin beğeneceğine inanır.Lakin ilk 100 sayfa da yabana atılacak cinsten değildir.Adso’nun ağzından anlatılmaya başlar hikaye..Yazar artık kenara çekilmiş gibi gözükür.Ama hiçbir zaman çekilmez,zekasını öyle bir gösterir ki kendinizi aptal hissedebilirsiniz ve bu mazoşist bir haza dönüşür.Metinler birbirlerini doğurur,suçlarsa ötekini..Ve labirentlerin içinde kaybolan bir okuyucu zihni.Birbirini doğuran cinayetlerin,tesadüfi bir biçimde İncil’deki alametleri benzemesinden hem okuyucuyu hem dedektifi belki de yazarını bile ters köşe yapan bir polisiye.Polisiye içinde tarih,Tarih içinde felsefe,felsefe içinde sosyoloji,sosyoloji içinde dil,Dilin içinde göstergebilim.Her türe ait olup,hiçbir türe benzemeyen bir roman.Yani romanın yazılışından beri sayısız yoruma ve varsayıma maruz kalmasını haksız çıkarmayan endemik bir yazın.Obskürantizm’in,ortaçağın yavan ikliminde karanlık çağla birleşmiş gizli bir eleştrisi.

Neyse yine daldım gittim.Kütüphanede bir cinayet işlenir.Bunu çözmek için William adlı bir dedektif çağrılır.William Sherlock Holmesvari bir çıkarım yapma ustasıdır.Analitik düşünce sistemiyle(Pozitivist ve duygusuz olmaması yönüyle sherlocktan ayrılır) olayları ustaca çözümleyen ama manastıra geldikten sonra olayın anlatıcısı Adso ile daha karmaşık olayların içinde kendini bulan bir bilge.Kitaplıkta saklanan kitap etrafında işlenen cinayetler….
Bu cinayetler bize ortaçağın karanlık çağlarının düşünce sistemini öyle bir gösterir ki üstadın dediği gibi şu çağdan pek de farklı olmadığını görürüz.Bir kitabın toplumu kandıran bir zehir sayılması,kütüpanenin manastırda herkesten gizlenmesi,kitapların okunmak değil korunmak için ayakta tutulması düşüncesi bilginin hiyerarşisinin,gücünün en büyük göstergesi.Ve saklanması konusunda rahiplerin gösterdiği ivedilik ise “obskürantizm”in en acı yüzü.

Romanda en çok dikkatimi çeken şey saklanan kitabın gülmek ile alakalı bir kitap olmasıydı.Bazen somurtursunuz ve biri size gelip “sen neden gülmüyorsun” diye sorar.Gülmek zorunda değilsinizdir ama bunu anlatamazsınız çünkü karşıdakinin de gülmenin patolojik bir durum olmadığını bildiği gibi mecburiyet olmadığını da bilmesi gerekir.Çünkü gülmek salt bir istence dayanmaksızın anlık bir dışavurumdur.İnsana verilmiş en tabii ve ayırıcı velinimettir,çünkü ağlayan bir hayvan görebilirsiniz ama bir hayvan asla gülmez.Romanda aranan ve uğruna cinayet işlenen kitap da gülmeyi erdem sayan,hristiyanların İsa asla gülmez,gülmek günahtır savlarına ters düşen ve okunması durumunda toplumda bir uyuşturucu etkisi yapacağı düşünülen bir kitaptır.Yani diyebiliriz ki aynı zamanda gülmenin psikopatolojik ve gelotolojik,aynı zamanda da felsefi nitelikleri de eserde gün yüzüne çıkmıştır.Romanda en çok dikkatimi çeken bunlardı.Hikayeyi anlatıp okuyanlara hakaret etmenin okumayanlara küfür ettirmenin manası yok 
Ayrıca aranan kitabın birçok dilin bir araya getirilerek yazılmış olması ve başının olmaması bana James Joyce’nin dünya edebiyatını yerle bir eden 40 dili birleştirerek yazdığı ve Eco’nun üzerinde çalışmalar yaptığı dünyada okunması en zor roman olarak gösterilen “Finnegan Uyanması” kitabını hatırlattı.Tabi bu sadece bir varsayım..
Son olarak en çok tartışma konusu olan romanın ismi konusunda konuşmak istiyorum.Eco;"ismi “Gülün Adı” çünkü gül o kadar çok anlama sahiptir ki neredeyse hiçbir anlamı yoktur.Çünkü bir gül bir güldür,gül güldür,gül güldür,gül güldür..Romanlar okunur geriye sadece adları kalır" diyor.Bu ismi romanın sonundaki bir şiirden almış ve nedensizce koymuş.İşte bu noktada yazarlığını ortaya koyuyor,yazar belli bir mantaliteye göre hareket etmek durumunda değildir metinler birbirini doğurur,isimler bir şekilde bulunur,kimileri ivedilikle kimileri rastantı sonucu.Önemli olan okuyucuda bırakılan tattır.Bu tattan mahrum kalmayın,okuyun okutun..Son olarak da Eco yaşasaydı ve görüşme imkanımız olsaydı ona Ahmet Hamdi’nin şu dizelerini takdim etmek isterdim;

Bir adın kalmalı geriye,
Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde,
Aynaların ardında sır(romanda enterasan biçimde aynanın ardında sır var gerçekten 
Yalnızlığın peşinde kuvvet,evet nihayet
Bir adın kalmalı geriye,bir de o kahreden gurbet 

Romanı okuyanlar anlatmak istediklerimi çözmüşlerdir  Okuyan herkese teşekkürler…

Ha unutmadan biraz şizofrenikçe bir inceleme oldu ama neden bu incelemeyi yazdın diyenler olursa (Eco çünkü canım bir roman yazmak istedi demesine binaen) Çünkü canım bir inceleme yapmak istedi ya da yapacak daha önemli bir işim yoktu diyerek veda ediyorum.
Bir başka kritikten daha hepinize merhaba ..dilim döndüğünce bu güzel kitabı anlatmaya ,sizlere tanıtmaya çalışıcam.. ardından en güzel parcalarıyla metalika sizlerle beraber olacak...

- ORTAÇAĞ MANASTIR HAYATINDA POLİSİYE OLUR MU? -

Şakayı bir yana bırakırsak olaylar ortaçağda 1300 lü yılların ilk çeyreginde avrupada - ortaçağın , hakikaten karanlık diye tabir edilen ve engiziyon mahkemelerinin cayır cayır kafir suclamalarıyla insanları kazıklı ocakbaşı alevlerine atıp şiş kebab misali yaktıkları dönemlerinde geçiyor..kahramanlarımız ,(eski bir engizisyon sorgu rahibi ) bir gezgin rahip ve yanındaki çömezi.. olaylarda bu ikili ve konuk oldukları amiyane tabirle kör itin öldüğü ,dağ başındaki kuş uçmaz kervan geçmez manastırda yaşayan ve işlenen esrarengiz , ilk bakışta açıklanamaz cinayetleri aydınlatmaları için bizim ikilinin yardımlarını istedikleri bahse konu manastırın rahipleri etrafında gelişiyor..kitap benim için şu açıdan çok ayrı bir yere sahip : dinler insanlara ne akla mantığa zarar şeyler yaptırıyor dedirtiyor ki bunun sizde okuduğunuz zaman ciddi ciddi farkına varacaksınız..bunların haricinde Umberto Eco dediğimiz adam yani yazarımız , o dönem avrupasını ve ortadoğusunu daha da ötesi ortaçağ tarihini yalayıp yutmuş sular seller gibi içmiş bir şahsiyet.. kendi adıma dinler ( ki özellikle semavi diye adlandırılanlar) tarihini ve gizli tarikatları daha önceden arastıran biri olarak kitabı okurken bunun açık ara baya bir faydasını gördüm.. ama tüm bunlara rağmen , belli bir altyapım olmasına karşın ben de bazı yerleri okurken kitaptan kopma noktasına geldim sanki şekerli menemen yiyormuş hissiyatına kapılıp..konu ve kurgu çok güzel inanılmaz bir gerçekçilik var.bunu okuyan herkes anlayacaktır lakin anlatılanları belli bir tabana oturtmak için verilen ek bilgiler kimi yerde insanı yoruyor hatta boğuyor. bu arada verilen ve kitabın arkaplanına yamanan detaylar ve olaylar %100 GERÇEK orası ayrı bir şapka çıkarılacak nokta! bunlardan hariç kitap o dönemin , krallıkları yöneten , kitleler üzerinde neredeyse tek söz sahibi olan klise müseessesinin , manastır hayatının ve hristiyanlığın karanlığını çok guzel veriyor insana.. ambians müthiş.. kitapta, bilginin nükleer silah misali saklandığı halka açıklanmadığı dönemlerde bir kütüphane ortamı var ki ben okurken zevkten yeşerdim ..keza gene sözde dinleri adına insanları kırıp geçiren engizisyoncular ve acımasızlıkları çok güzel işlenmiş.. 660 KÜSÜR SAYFA sizi korkutmasın. ortaçağ tarihi ve polisiye seven herkes okumalı ..
#spoiler icerebilir#

"Prag mezarlığı nı okumak isteyen kitaba otopsi yapmayı göze almalıdır " çünkü kitabı çizersiniz , sayfa kenarlarına notlar alırsınız eğer hunharca kitabın kalbini -cigerini sökemezseniz bu kitabı okuyamazsiniz :)
Prag mezarlığında çok nefret edeceğiniz bir baş karakter var... kişiliği ikiye bölünmüş bir nevi "fight clup " ...tarihe yön verecek sahtecilik uzmanları ,ünlü yazarlar , karanlık karakterler (ben diana sevdim ki kendisi bir parça vanessa ives i anımsattı bana )
Dumas var kırım savaşı var napolyon ve garibaldi var fransa ,almanya ,rusya ıtalya var ..devrimler savaşlar savaşlara sebep olacak ajanlar ,masonlar gizli cemiyet toplantıları şeytan ayinleri var ..machivelli ,lagrange,ve kahal var nedir kahal ?
Devlet içinde devlet kurmanın belgeleri ..yahudilerin dünyayı yönetmek için uyguladığı planlar ,yahudi finans çevreleri ,rotschildler ,kolera salgınları ,dizanteri ,tifus,dünyayı kasip kavuran hastalik dönemleri. ..allance israilite liste uzayarak gider....
Klasik bir kitap yorumu isterseniz bu zaten arama robotunda bulabilirsiniz ben kitabın beni nasıl oyaladigi ,neyi öğrettiği peşindeyim ..öncelikle eco nun bu kadar sert bir yahudi dusmanligi olduğunu bilmiyordum ..kitaptaki yahudi tasvirleri gerçekten enteresan.. ikinci olarak prag mezarligini içinden çıkan ikinci kitap var ve ben onun peşindeyim. ..
Son olarak umberto eco nun beynindeki hazine o kadar buyukki biz yazdıklarını anlamak için arastimak zorunda kalıyoruz..

Okumak isterseniz lütfen bu konulara ilginiz olduğu bir dönemde okuyun çünkü size hitap etmiyorsa kitap ağır ve kötü diyeceksiniz ..ben çok sevdim ve zaman zaman geri dönüşler yapıp başvuracağım bir kitap olarak kütüphanemde baki kalacak ...
Sevgiler /iyi okumalar
Çoook uzun ve yorucu bir hikayeden koptum geldim. Zor oldu, okuması, anlaması, sindirmesi... Tuğla gibi kitaptı, zira kolay olmadı.

İçerisinde yoğun tarih, yoğun felsefe olan aynı zamanda -ilahiyatçı olan bana bile fazlasıyla ağır gelen- yoğun dinler tarihi içeren bir kitapla karşı karşıyayız. Gülün Adı bana bir çok şeyi şeffaf olarak gösterdi.

1)Bazı hadislerde bize din diye aktarılan bazı şeylerin, aslında bize Hristiyanlıktan gelme şeyler olduğunu elim bir şekilde öğrendim... -Dinler tarihi ile bu kadar yakın ilgim olmasına rağmen, bu kitap çok ciddi gerçekleri gözümün önüne serdi.-

2)Çok şaşırdığım bir gerçek daha şuydu:
Batılıların en basit düşünceleri bile Müslümanlardan aldıklarını, sonra da onları bize kendi düşünceleriymiş gibi yutturduklarının farkına vardım.

3)Kitap bazı insanlara çok ağır gelebilir çünkü içinde çok bariz bir islamofobi vardı.

Genel olarak kitaba gelirsek, dili gerçekten çok ağırdı ve ağır ilerleyen bir kitaptı. Konusu polisiye olarak geçiyor ama, yukarıda tekrar ettiğim üzere, içerisinde polisiyeden çok, iktidar kavgası, dinler tarihi ve felsefe konusu ağırlıklıydı.
Polisiye yazmasına kanıp almayın derim, ilgisi olmayan arkadaşlarıma önermiyorum çünkü sıkılıp elinizden bırakmak isteyebilirsiniz.

Çok büyük emek isteyen bir kitap olmuş, çok büyük araştırmalar sonucunda ortaya çıktığı çok belli. Ve Eco gerçekten büyük bir zeka örneği.

Ben kitabın sonunu daha karışık, daha kitabın kalınlığına, bu olay örgüsüne uygun bekliyordum ama, sonunu biraz uygunsuz buldum. Kitabın büyüleyici atmosferine pek uymamış açıkçası.

Velhasılıkelam kitap güzeldi, kendini okuttu, biraz da ilgim olduğundan götürebildim, ama ilgisi olmayanların okumasını önermiyorum.
Bol okumalı günler dilerim...
***spoiler ve çokça detay kelimesini içerir***


ince detayların 731 sayfaya sığdırıldığı bu eseri ben okumaya başladığımda sınav zamanındaydım ve bu yüzden yarım bırakmak zorunda kalmıştım. bölünerek de olsa yaklaşık 15 günde bitti ancak olayların ve dilin akışı o kadar hızlı ki 3 günde bitebilir. 7 gün içerisinde işlenen cinayetler, yazarın anlatışının yoğunluğundan mıdır sanki bana bir ay sürmüş gibi geldi.

ilk 43 sayfayı atlatabilen kitabı bitirme şerefine ulaşır bence, zorluklardan sonra alınan mükafat gibi. ortaçağ ve hıristiyanlığa dair bu bilgi yüklemesi arasında acaba bu hep böyle devam edecek mi diye sorduğum olmuştu. yine, kitabın başında verilen olayın geçtiği manastırımızın haritasının çizilmesi yaptığı en büyük kıyak bize yazarın. uçurumun nerede olduğu, güneşin ne taraftan doğduğu, girişin kaç tane olduğu, mezarlığın sağında ne var, kar ne kadar yağdı ve ne kadarı neden eridi bu detaylar cinayetlerin çözümü için önem arz eden şeyler. ve yine, bulunan ortamının dizaynı, binaların arasındaki mesafe, merdivenlerin sapış şekli bile üstünde çokça emek verilerek dökülmüş kağıda. başlanan konuşma merdivenin sonuna gelindiğinde bitiyor mesela. tabi bunları kitaptan okumak başka, mesleğini seven bir mimarın ağzından duymak daha bir başka :)

yazarın, eserinin sonunda yaptığı açıklama benim çok hoşuma gitmişti. bazı şeyler havada kalmıştı, Eco da sanki bunu bilerek zemine oturtmak için bi güzellik yapmış bana. kitabın adını ilk başta "Suç Manastırı" ya da belki "Melk'li Adso" koymayı düşlemiş. rastgele aklına gelen Gülün Adı için Eco, şöyle düşünüyor: gül öylesine anlam yüklü, simgesel bir nesnedir ki, neredeyse artık hiçbir anlamı yoktur; gizemlidir gül ve bir gül güllerin yaşantılarını yaşamıştır, bir gül bir güldür, bir gül bir güldür, bir gül bir güldür... kitabın kapağının da o kadar albenisi var ki duraksadığım, cümleleri sindirmeye çalıştığım zaman kitabı kapatıp uzun süre güle kitlenirdim. bütün bu anlatılanlarla anlam kurulmuyor belki ama bir bağ oluşuyor. Gülün Adı. Gülün Adı. Gülün Adı. yazar düşündüğü isimlerden birini koysaydı bu kadar yankı uyandırmazdı bende. ve yine birbirimize denk getirmezdi bizi hayat. Eco, sen harika bir detaysın.

kahramanımız Adso. Adso, William isimli gezgin bir dedektifin çırağı. tabiri caizse kuş uçmaz kervan geçmez denilecek bir yerdeki manastırda işlenen bir cinayeti çözmek için davet ediliyorlar. başrahip bir an önce bu olayın çözülmesini istiyor, nedeni ise kendi hakimiyetindeki bu yere dışarıdan bir başka hakimiyet uygulanmasın. ne tatlı şey değil mi bu özgürlük? :) o kadar çok şüphelenilecek rahip var ki, takip edebilmek için kitabın başına onları nitelendirebilecek şeyler bulduğumda not etmiştim. salt okunduğunda kafa karıştırabilecek düzeyde isimler mevcut. kitabın başında ve okurken ara ara hıristiyanlıkla veya o olaya özgü başka bir olayın çok detaylı bilgilerini veriyor yine Eco. bunlar ilgimi çekmemişti benim ancak sonradan anladım ki amaca ulaşmak için yazılan şeylerdi. bunu sonradan farkettiğimde pişmanlık oluşmuştu bile. keşke önce bilgi sahibi olsaydım ya da beni uyaran olsaydı dedim çünkü sonu keşke olan bir pişmanlıktan daha kötü bir son tahayyül edemiyorum.

hıristiyanlığın yaşandığı, çeşitli olayların döndüğü, herkesin birbiri hakkında bir duydukları bir de düşündükleri, değişik tutum sergiledikleri bu manastırda aslında ben dinin insanlara akla mantığa zarar şeyleri yaptırdığına tanık oldum. bu kadar çok katı kural, sebebi nedeni bilinmeksizin bu böyledir diye uygulanmaya, düşünülmeye zorlanan rahipler, rahiplerimiz. kadınlara ayrıca bir düşmanlığın olduğu, eşcinselliğin de işlendiği bu yerde herkes birbirinden habersiz ve haberli de. baskılanan duygular bazen bir noktada kontrolünü kaybeder, bazen de rüyalarda gün yüzüne çıkar, ama elbet çıkar.

mimarisine hayran duyduğum Aedificium'un kütüphanesine kimse giremiyor bu yüzden burası benim için korumahaneydi. "kitaplar okunmak için var, korunmak için değil başrahip bey ne yapıyorsunuz?" diye yaptığım itiraz, daha sonrasında da "ne var burada ki bu yasak?" soruma William'ın araştırma ve merak aşkı, uzun uğraşları ve bazen de tesadüflerin getirdiği fikirleri sonucu cevap verdi. korumahanenin dizaynını içeriden değil de kutuplarla birlikte dışarıdan çözüşü bana içinden çıkamadığım sorunlarıma kendini dışarıdan gör, öyle anla ve öyle çöz deme şekliydi. bazen bildiklerine veya bildiğini sandığı düşüncelere kitlenir kalır insan, bazı şeyleri ikrar etmesi gerekir. bunu da ancak dışarıdan gören bir göz söyleyebilir.

tarihin, dinin, psikolojinin, dilin, sosyolojinin, polisiyenin ve daha çoğunun derinlemesine iç içe geçtiği bu kitapta, cinayetlerin çıkış noktası: gülmenin işlevinin sanat düzeyine yükseltilmesi, felsefenin ve hain tanrıbilimin konusu olması. Aristoteles'in Poetikasının ikinci kitabı. burada Aristoteles gülme eğilimini iyi bir güç olarak görüyor. çünkü zekice bilmeceler ve beklenmedik kapalı benzetimler aracılığıyla eğitici bir değer de taşıyabilir güldürü; sanki yalan söylüyormuş gibi, nesneleri olduklarından daha başka göstererek, gerçekte bizi onlara daha iyi bakmaya ve nesneler aslında böyle işte, ben bilmiyordum demeye zorlar. insanların ve dünyanın olduklarından ya da olduklarını sandığımızdan daha kötü, ne olursa olsun, destanların, tragedyaların, azizlerin yaşamlarının bize göstermiş olduğundan daha kötü yansıtılması aracılığıyla varılan gerçek.

tüm bu düşünceler için bu kitabın okunmaması gerekiyordu çünkü Aristoteles'in yazdığı her kitap hıristiyanlığın yüzlerce yıllık bilgi birikiminin bir bölümünü yok etmişti. eğer bu kitap da yoruma açık bir duruma gelecek olursa, son sınıfı da aşmış olacağını düşünüyordu fail. bu yüzden de olan cinayetlerin hiçbiri kaçınılmazdı.

olay kurgusuna genel bakışla yaklaşırsak; yazar kitabın başındaki dominantlığını bırakıp olay başladığı anda kenara çekilmiş sanıyoruz ama sürekli kurgunun içerisinde. bizimle birlikte. bunu öyle bir şekilde yapmış ki bir ustalık ancak bu şekilde gösterilebilirdi diyorum. Adso, olayları o anda yaşanmış gibi anlatsa da bu nihayetinde bir anı ve uzuuuunca bir zaman geçtikten sonra -kendisini ölümün eşiğindeki yaşlı rahip olarak tanımlıyor- William'ın kendisine verdiği merceklerle yazıyor. Çok da güzel bir hareket çünkü o zamanda yaşanan olaylar Adso'nun şimdiki tecrübesiyle, düşünceleriyle, benliğiyle harmanlanmış. romanı güzel kılan da bu değil mi zaten.

son yaprak bölümü benim için zelzele sonrası yıkıntılara elleri bedenini sarmış şekilde bakmakla eşdeğerdi. gözlerin önünden şerit gibi geçen yaşanmışlıklar, düşlenen yaşanacaklar ve işte nihayetinde acı yaşananlar.

bu uzun tahkikatı Juana Ines De La Cruz'un şiiri ile Eco'nun bitirdiği gibi bitirmek istiyorum:

Rosa que al prado, encarnada,
te ostentas presuntüosa
de grana y carmin bañada:
campa lozana y gustosa;
pero no, que siendo hermosa
tambien seras desdichada.
Nihayet okuduğum bu efsane romanla ilgili bir şeyler yazacağım elbette. Ama önce, Dante - İlahi Komedya'da okuduğum ve bildiğim birçok olayın kitapta karşıma çıkması çok sevindiriciydi. Hatta bir yerde Dante'den de bahsedilmişti.

Kitap, zor ama Hıristiyanlık ve din ile ilgilenen kimselerin rahat okuyabileceği şekilde yazılmıştı. Ayrıca eserin polisiye roman olması da heyecanımı perçinledi okurken..
Kitapla ilgili yapılan eleştiri ve incelemeleri okuduğumda, insanların sadece görüş belirtmekle kalmayıp kitabı da bir hayli anlattıklarını farkettim. O zaman nerede kalıyor kitabın gizemi ve zevki değil mi ama!

1327 yılında Italya'da bir manastırda işlenen yedi cinayeti, yedi güne bölerek anlatıyor eser. Cinayeti çözmek için manastıra gelen Baskervilleli William ve tabiri yerindeyse William'ın öğrencisi ve aynı zamanda yazıcısı Dom Adso, dini inançlarını sorgularken bir yandan da manastırda olup bitenleri anlamaya çalışırlar. Ve bu esnada yaşanan olaylar Adso tarafından okuyucuya anlatılır.

Özellikle dikkat çekmek istediğim konu ise;
Eco, Aristotales'in Poetika'sının hiç yazılmamış ikinci kısmının Baskervilleli William'ın eline geçişini kurgulamış ve kendince ikinci kitabın ilk satırlarını yazmıştır. (Okurken keşke gerçek olsa dedirtiyor)
Kitabın basımı da gerçekten çok iyiydi. Ancak birçok kişinin yorumlarında gördüğüm şey ise; yabancı kelimelerin çok fazla olduğuydu. Aslında önsözün okunmamasından kaynaklı bu yorumlar. Çünkü konu ve cümle bütünlüğü bozulmaması adına bu şekilde bırakılmış kelimeler.. Okumaya başlamadan önce açıklamalar, yeni baskı notları ve çevirici notlarının yanı sıra, manastırın haritasını da görmek çok etkili oldu.

Mutlaka dikkatle, özenle ve yavaş yavaş okunması gereken, büyüleyici bir kitaptı.. Filminin de olduğunu duydum ama kitapla aynı zevki vermeyeceğini düşünüyorum nedense.. Ama izlemek isteyenlere duyurulur elbette..
Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, Eco’nun konferans metinlerinden oluşuyor. Deneme anlatılarını oldum olası seviyorum, çünkü her bir metinde hayatın kendisi olan realite, bilgi, öneri, serzeniş ve sayamadığım birçok unsuru bu anlatılarda buluyorum.
“Nasıl iyi okur olunur?” konusunu böylesine irdeleyen, metinler üzerindeki çözümlemelerin ilginçliği üzerine düşündüren, bir metni açıklayıp aslında ne denileni söylemeyerek, okuru anlamaya onun tabiriyle “örnek okur” olmaya iten bir yazar, okurunu düşünen, teori veren bir yazar… Evet, tam olarak Umberto Eco’dan bahsediyorum.
Yazarın bıraktığı boşlukları, -şöylesi daha iyi olurdu- veya konunun bütünlüğünden çıkarılacak anlamları, yazarın aksine kendince fazlalaştıran okur, örnek okurdur. Bir de ampirik okur var, bu tip okur kitabın kendisinde rastlantısal olarak uyandırdığı ilgisini çeken bir şey gibi alır, yani onu tutkularının muhafazası gibi kullanır diyebiliriz, metni karmaşık biçimlerde okumaya yatkın bir okur örneğidir.
Eco’nun sayfalarca anlattığı şeyin aslında özeti şu: Kendi tecrübelerinin, seçimlerinin, tutkularının etkisinde bir kitap okursan, örnek okur olamazsın, bir kitabı eline alıp bitirdiğinde yazarın yaratmaya çalıştığı okur olmak zorunda değilsin, ama tutkularını kenara itmelisin. Eco bunun yazar olarak da ayrımını yapıyor. Örnek yazar, eserin arkasında, okurla bir şekilde konuşan, okuru yanında isteyen bir ses ve talimatlar bütünü. Okura boşluklar bırakan, çözümlendirmeye iten bir yazar…

Bir metni tekrar okumanın, üzerinden titizlikle incelemenin, metni uç noktalara vardırmanın büyüyü yok ettiği söylenebilir mi? Bunun faydasına değinerek, zihnimizde berraklığını daha sağlam koruyacağını niteliyor Eco.
Okur şunu düşünmelidir: Yazarın kendinden nasıl bir örnek okur olmasını beklediğini merak etmek; yazarın vermek istediği uç mesajı tahmin ederek okumak ve sonuca varmak…

Anlatı ormanlarına bir giriş atalım isterseniz. Oyalanmak. Bir şey yapmakta olduğumuzda boşa geçen zaman olarak adlandırırız oyalanmayı, fakat yazara göre oyalanmak zevk almaktır, bazen keyif çıkarmak, çoğu zaman bir karar almadan önce düşünüp tartmaktır.
Polisiye bir roman okuyorsunuz, aranan katil ansızın bir suç daha işlemek üzere, kurban bir çocuk ve savunmasız. Dakikalar geçerken, çocuktan ansızın hiç beklenmeyecek bir yumruk darbesi, o zamana kadar oyalanan okurun bir anda ters köşe olmasıdır ve heyecanın tam olarak zirvesidir. Bunu filmler için de söyleyebiliriz, bu noktada oyalanmak yerinde ve zamanında güzel bir şeydir. En azından düşünmek açısından iyi bir sebep olarak söylemek yanlış olmaz.- Proust’un yarattığı karakteri otuz sayfa boyunca yatakta bir o yana bir bu yana dönmesinin anlatısını bu oyalanmanın dışında tutuyorum…

“Eğer anlatı dünyaları böylesine rahatsa, neden dünyanın kendisini bir romanmış gibi okumayı denemeyelim? Ya da eğer kurmaca anlatı dünyaları böylesine küçük ve aldatıcı bir biçimde rahatsa, neden tıpkı gerçek dünya gibi karmaşık, çelişkili ve kışkırtıcı anlatı dünyalarını kurmaya çalışmayalım?"

Kurmaca ve gerçeklik.
Gerçek kelimesinin karşılığı varsa bu “doğru” olan-apaçık- şeydir ki; gerçek, bilgisel meselelerde "doğru"yu, olgusal meselelerde de "hakikat"e yakın bir anlamı olan "gerçek"i ifade eder. Romanlarda yer alan bilgilerin, doğruluğunun gerçek olup olmadıkları; olgu, olay, davranış ve konuşmaların da doğallık ve gerçekçilik yönünden, yani anlatılanların günlük hayatla yakından ilgili, hayatın gerçeklerine uygun bulunup bulunmama noktasında gerçek veya gerçekçi olup olmadıkları tartışılabilir. Roman, gerçeklikle kurmacalık arasında bir yerde, ama kurmacalık vasfı daha ağır basan, gerçekliği ancak malzeme olarak kullanıp, onu bozan ve dönüştüren bir yapıya sahip, son zamanlarda en çok rağbet gören edebi türlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Gerçek olan, kurgusal olmayan bir –tarihi, siyasi vs.- şahsiyet, kurgusal bir romana dönüştürülebilir mi? Gerçeği darmadağın edecek bir şekilde… Kurgusal bir anlatı, adı üzerinde kurgudur ve gerçeğe kesinkes sadık kalınacağını beklemek aptallık olur. Günümüzde yüzlerce örneğini görüyoruz bunun. Bana göre realist bir okur doğruyu ister, yazarın dili ne kadar üstün ve yalın olursa olsun bu unsura sadık kalır. Edebî eserler düşünce, hayal ve his gibi üç öğenin farklı seviyelerdeki işbirliği ile yaratılırlar. Düşünce, hayal ve hislerin akıl almaz değişkenliği dikkate alındığında, bu üç öğeyle kurulan edebî ürünlerin hiçbirisinin birebir gerçeklikleri anlatamayacakları, yani bu eserlerde gerçek hayatlardan bahsediliyor dahi olsa, anlatılanların yaşanıp geçmişte kalmış olan gerçek hayatı asla tam olarak aksettiremeyeceklerini de unutmamak lazım.

“Okur ile tarih, kurmaca ile gerçeklik arasındaki karmaşık ilişkiler üzerine düşünmek, aklın canavarlar üreten uykusuna karşı bir tür terapi oluşturabilir.”

Kurmaca metinleri okuyarak, hiç bilmediğimiz ve belki de hiçbir zaman yaşama lüksüne sahip olamayacağımız serüvenleri yaşarız. Yeni yeni anlatı ormanları, yeni yeni dünyalar keşfederiz. Kurmaca anlatı karşısında okurun yaşadığı deneyimi en iyi ifade eden sözcüklerden biri, “büyülenme”dir. Buradan hareketle, kurmacanın üzerimizde bıraktığı etkilere Eco’nun ifadeleriyle bakalım:

“Kurmaca anlatıların bizi neden bu kadar büyülediğini anlamak kolaydır. Gerek dünyayı algılamak, gerek geçmişi yeniden kurmak için yararlandığımız o sınırsız yeteneği kullanma olanağı sunmaktadır bize. Daha önce de belirttiğim gibi, çocuk oyun oynayarak yaşamayı öğrenir, çünkü yetişkin bir insan olarak içinde bulunacağı durumları taklit etmektedir. Biz yetişkinler de kurmaca anlatılar aracılığıyla gerek şimdinin gerek geçmişin deneyimine biçim verme yeteneğimizi geliştiriyoruz.”

Sayfaları çevirdikçe Eco’nun aynı zamanda çok iyi bir okur olduğunu anlıyoruz.
Gerard de Nerval’ın Sylvie’sı, Joyce’un Ulysess’ı…. Poe, Proust, Mickey Spillane, Kafka, Gustave Flaubert, Alexandre Dumas, Dante… dolu dolu bir not kağıdı. okunması kesinleşen kitaplar, araştırılacak yazarlar... En önemlisi tekrar okunacak kadar önemli bir eser olması. Faucoult Sarkacı, Ortaçağ, Gülün Adı gibi hacimli kitapların başlangıcı olaraktan tercih sebebimdi. Şimdi o hacimli kült eserleri daha derinden incelemiş olacağım. Bu gerçekten müthiş bir şey.

Bir göz bizi izliyormuş gibi hissettiğimiz, hayatamıza giren bir karaktere iyi huylu-melek, kötü huylu-şeytan- yakıştırması yaptığımız oluyor mu? Kurmacayı gerçek, gerçeği kurmaca gibi okuyor muyuz? Herkes kendi hayatının kahramanı-baş karakteri- değil mi? Kitaplardaki gibi düzgün ve bir amaca hizmet eden cümleler kurmaya özenir miyiz? Bazen, yaşadıklarımızı kurmacaymış gibi hikâye eder miyiz çevremizdekilere? Evet, bunu yapıyoruz. kurgu dünyalarını tercih edip, kendi hayatını kurgu gibi görebilenlere ne mutlu...

“(…) yaşamımız süresince, bize neden dünyaya geldiğimizi ve yaşadığımızı söyleyecek bir öykünün arayışı içindeyiz. Kimi zaman kozmik bir öykü arıyoruz, evrenin öyküsünü, kimi zaman kendi bireysel öykümüzü, kimi zaman ise kendi bireysel öykümüzü evrenin öyküsüyle çakıştırmayı umuyoruz.” (sf.179)

Bir röportajını izlemiştim, o müthiş pasajını bırakarak bitirelim.
*21.yüzyılda, görselliğin bu kadar olduğu bir çağda İnsanların roman okuması için bana haklı bir gerekçe söyleyebilir misiniz?

“Sanırım var, varsayalım ki yazıdan tamamen uzaksınız, hiç kitap okumadınız, ölüm anınızda hayatınıza dair çok az şey hatırlayacaksınız. Çok kısa bir hayat yaşadığınızı fark edeceksiniz. Ancak ben ölürken Julies Ceasar’ın suikastını, Romeo ve Juliet’in aşkını, Dante’nin cehennemini yaşamış olacağım, çok zengin bir hayat yaşamış olacağım.”
Nereden başlayacağımı bilmiyorum.Gelki ne okuduğumu da bilmiyorum.Roman mı? Felsefe Ders Kitabı mı? Coğrafya Atlası mı? Romansa;modern mi,postmodern mi? Kahraman bakış açısı mı,Tanrısal bakış açısı mı? Kitabın bitip bitmediğini bile bilmiyorum,okuduktan sonra sonluluk sonsuzluk mefhumlarını kaybetmiş olan benliğimle bilmiyorum...Bir yerden başlamak gerek yine de bilmeden Roberto gibi kaybolmuş gibi 180. meridyenden karşı adadan 'bir önceki güne' gitmeye çalışaraktan..

Yazar bir mektup geldiğini ve bunu nasıl romana çevireceğini göstererek başlıyor yazmaya.Daha ilk dakikadan az şeyden çok şey çıkarma sanatını,göstergebilimi,Aristoteles Dürbünü'nü müjdeleyerek.Mektuptan her kelimeden yeni dünyalar dünyalar içinde dünyalar,onun içinde insanlar,organlar,kanlar,atomlar ve sonsuz mefhumlar.Mikro-organizmaya kadar inip evrenin sonsuzluğuna kadar uzanan dünyalar yaratıp dünyalar yıkan bir yazar edasıyla...

Neyse 180. meridyen demiştik.Her ne kadar zaman ve mekan algımı yitirmiş olsam da hafızamı kaybetmedim :) Yazı uzun olacak isteyen okumasın,amacım buraya günlük gibi işlemek hafızama kazımak ve incelemeyi okuma meşakkatine katlanacak arkadaşlarla istişare edebilmek.Evet 180. meridyen,sonrası zaman kayması bir önceki günün yaşandığı ada..Adada bir adam adı Roberto de la Grive..Nasıl adaya düştüğünü hatırlamaya çalışırken geçmişiyle yüzleşen,korkularından doğan şizofrenik 'Kabil' kardeş Ferrante...Ve onun gözünden kaybolmayan heyulası..Ve bir garip platoni yarım kalmış bir aşkın katmerlenen ızdırabı..

Şimdi spoiler vermeden kemikten giderek şunu söyliyim;Çocukluğunda babası Ferrnando'ya tek çocuk olmasına karşın sen benim ilk büyük çocuğumsun diyor.Fernando çocuk bilinçaltına attığı bu düşünceyle(gerçekte olmayan,hayali) düşman bir kardeş yaratıyor,zihninde.Ve o kardeş onun hayalini,hayatını çalan,sevdiğini,babasını çalan bir 'Kabil' oluyor..Adaya düşmeden evvelki zamanlarına inen Fernando geçmişe dönüpşunları hatırlıyor,işlemediği bir suç yüzünden sürgün ediliyor(ona göre ikizi olan ferrante'nin suçunun ona yüklenmesi sonucu) Zannımca bu olayda suçu işleyen Adem yüzünden dünyaya fırlatılan Ademoğlu'na atıf yapılıyor.Sonra Avrupa'da girdiği savaşları düşünüyor.Aristoteles dürbününü kelimelerden kelime,sezgi ve ve dünyalar yaratma sanatını.(bkz. göstergebilim) Gemiyi ve adayı anlamlandırma mücadelesi verirken zihni açılıyor davetsiz bir misafirle beraber onu delirtmeye çalışırken.Sonra bu kavramları aça aça nerede olduğunu nerden geldiğini anlamlandırma çabasıyla hiçliğe demir atıyor daphne'nin yırtıcı sularında.Herşeyin tek olduğunu,tek'in herşey olduğunu zamanın herşeyden bağımsız ama herşeyin içinde olduğunu farkediyor.Şeyin içindeki şey paradokslarıyla sayısız anlam türetirken bir gün öncesine bir adım bile gidemiyor.Hergünün bir gün sonrasının devamı olduğunu bile bile..Evrende bir toz bulutu olduğunu varlığının ve yokluğun hiç bir şeye yaramadığını aslında sadece yokluğun varlığına tuz biber olduğunu görüyor.Kirkegaard'ın Ölümcül Hastalık Umutsuzluğuna boyun büküyor.Necip Fazıl'ın değimiyle akışta demetlenmiş büyük küçük kainatların içinde bir nokta olmasını,o noktanın içinde noktalar olmasını boşluk gereksinimini dünyada oluşan her boşluğun tanrısal metodlarlar dolmasına rağmen boşluk yaratma çabasını gösteriyor.Boşluk varsa diyor,boşluk da olmayan şeyse ve olmayan şey olan şey nasıl oluyor gibi sayısız paradokslarla 1600'lerin dünyasında okuyucuyu bir bilinçakışında değil adeta bir bilinç fışkırmasında sürüklüyor.Meçhule giden değil,gitmeden meçhule ilerleyen bir geminin içindeyken üstelik.Gelki bunları niye anlattıysam romanı okumayanlar için bir şey ifade etmeyecek olmasına rağmen galiba zayıf hafızam için yine...Biraz da Eco'ya değinelim.

Eco şüphesiz dünyanın en büyük entelektüellerinden biri olarak gösterilmesini haksız çıkarmadı.Zira bir kitap içinde coğrafya,tarih,mitoloji,psikoloji,göstergebilim.... ancak bu kadar ustaca serpiştirilirdi.Okuyucuyu tam anlamıyla entelektüel hazların içinde bırakan,bu kadar teorisel anlatıma rağmen okuruyla konuşan,onu maceradan sürüklemeyen 1. 2. ve 3. ağızdan olayı arkadaş okur döngüsünde neşredebilen bir yazarla karşı karşıyayız.Ve kitabı okuduktan sonra "daha önce hiç kitap okumamışız" dedirtecek türden bir yazarla...Sonra şizofreni gereksinimini,boşluk gereksinimi,sonluluk ve sonsuzluk kavramlarını,paradigmaların,Tanrısal kötülüğün izleklerini,dünyadan fırlatılmışlığı,baba/iktidar-oğul/kul ilişkisini alegorik bir şekilde ilmek ilmek işleyen bir yazar...Anlamları kaybederek,onları genişletip zihinin en uç kısımlarına enjekte ederek,onlardan paralel evrenlere uzanarak sona sonsuzluğa ve hiçliğe uzandırarak tüm fabrika ayarlarınızı yerle bir edecek bir yazar.Uzun lafın kısası Bilgeliğin en büyük 'Gösterge'si ve en büyük Eco'lü ile karşılaşacağınızdan emin olabilirsiniz.Cervantes'teki arkadaş/okur,Sartre'daki bulantı,Kafka'daki şizofreni ve yapısökümcülük,Oğuz Atay'daki matematik,Necip Fazıl'daki sezgicilik,Cemil Meriç'teki entelektüellik...Hepsini bir arada bulacağınızdan emin olun...

Buraya kadar okuyan herkese teşekkürler.Sınırlı bilgilerimle spoiler vermeden ana temaları karınca kararınca,topluma yararınca(en çok kendime :)) kuğu ezgisiyle,fil sezgisiyle açıklama kalkışmaya cüret ettim.Teşbihte hata olmaz derler ama varsa hatam affola...
Mimari detayları olağanüstü. Aedificium gibi dominant bir binanın nasıl tam olarak ortaçağ mimarisini yansıttığını anlıyoruz. İçinde gizleri barındıran ve tasarlanılan mimarinin insan ölçeğinde olmadığını anladıkları bir çağdı. Bundan sonraki gotik ve özellikle barok toplumlarda ortaçağın açtığı yaralara çözüm bulabildiler. Bu bakımdan Aedificium'un mimarisi bu yüzden insana çok iç bunaltıcı ve kasvetli geliyor. Umberto Eco da mutlaka bunun farkında ve her cephesini, içini, detaylarını çok güzel aktarmış.

Girilmesinin yasak olduğu kütüphane olayını ortaçağ kültürünün insan olgusunu hiçbir koşulda dikkate almayıp sokakların genişliğini bile at arabalarına göre tasarlamalarına bile bağlayabiliyorum bu yüzden.

Olayın dini boyutuna gelince hristiyan dünyası müslüman dünyasını her zaman eleştirir çeşitli mezheplere bölündüğümüz için. Fakat kendilerine bakılınca sapkınlıkların ve yanlış aktarmaların pek fazla olduklarını görüyoruz.

Böyle bir kitap okumuş olduğumuz için şanslıyız!

Yazarın biyografisi

Adı:
Umberto Eco
Unvan:
İtalyan Bilim Adamı, Yazar, Edebiyatçı, Eleştirmen ve Düşünür
Doğum:
Alessandria, İtalya, 5 Ocak 1932
Ölüm:
Milano, İtalya, 19 Şubat 2016
Umberto Eco (d. 5 Ocak 1932, Alessandria), İtalyan bilim adamı, yazar, edebiyatçı, eleştirmen ve düşünür. Takma ismi Dedalus'tur.

Dünya kamuoyunun gündemine Gülün Adı ve Foucault Sarkacı gibi romanlarıyla giren İtalyan yazar, aynı zamanda Orta Çağ estetiği ve göstergebilim dalının ustalarındandır. Eco, 1971'den bu yana Bologna Üniversitesi'nde profesör olarak çalışmaktadır ve yapısalcılık sonrası göstergebilim gelişmelerine önemli katkılarıyla tanınmaktadır. Eco, yüksek lisans ve doktora çalışmalarını Thomasçılık akımı ve bu akımın estetik anlayışı üzerine yaptı. Tarihçi, filozof, Orta Çağ uzmanı, James Joyce üzerine derin araştırmalar yapmış bir yazar. Yazarın ilk romanı Gülün Adı 1980'de yayımlandı. 1962'de Torino Üniversitesi'nde doçent, 1969'da ise Floransa Üniversitesi'nde görsel iletişim dalında profesör oldu. 1971'de Bologna Üniversitesi'ne geçti ve 1975 yılında bu üniversitenin Gösteri ve İletişim Bilimleri Enstitüsü'nün başına getirildi.

Eco'nun çalışmaları 1960'ların ortasından itibaren avantgarde yapıtlara, kitle kültürüne yönelmiştir. Son dönemlerde ise, güncel olay ve olguları da ele alan çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalar arasında edebiyat eleştirileri, tarih ve iletişim yazıları önemli bir yer tutmaktadır. Eco özellikle tarih bilgisiyle süslediği eserlerinde tam bir ustalık gösterir. Özellikle Baudolino adlı eserinde Bizans ve IV. Haçlı Seferi hakkındaki anlatılar sürükleyicidir.
Roland Barthes'tan sonra, "ayrıntıların anlamı" ya da "ayrıntıların sosyolojisi" adı verilen bir anlayışın önemli köşe taşlarından birisi olan Umberto Eco'nun pek çok eseri Türkiye'de yayınlandı.

Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünyanın ilk 100 entellektüeli listelerinde, 2005 yılında 2., 2008 yılında 14. sırada yer almıştır.

Yazar istatistikleri

  • 683 okur beğendi.
  • 2.299 okur okudu.
  • 121 okur okuyor.
  • 3.243 okur okuyacak.
  • 127 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları