Adı:
Önceki Günün Adası
Baskı tarihi:
Temmuz 2017
Sayfa sayısı:
576
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750735202
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Lisola del giorno prima
Çeviri:
Kemal Atakay
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Önceki Günün Adası", batan bir gemiden kurtulup bir başka gemide "karaya" çıkan "Roberto de la Grive"in öyküsü. On yedinci yüzyılda geçen bu öykü, Roberto'nun sevdiği kadına yazdığı mektuplar ve gemide tuttuğu notlarla ulaşıyor bize. Roberto'nun ıssız gemide geçirdiği günler boyunca eski yaşantısıyla ilgili anımsamaları, bir dönemin siyaset, sevgi, bilim, toplum yaşantılarını yeniden kurarak, tarih, toplum, insan ilişkilerini değerlendirmemizi sağlıyor. Üç aşamalı bir anlatı piramidiyle (Yazar / Roberto / Roberto'nun mektuplarını yorumlayan Anlatıcı) bize ulaşan öykü, bir yandan gizemli izler bırakarak sürekli Roberto'dan kaçan bir Davetsiz Konuk'un varlığıyla gerilim kazanırken, bir yandan da hem birinci elden tarihsel anlara ve mekanlara ulaşabiliyor, hem de Anlatıcı kanalıyla on yedinci yüzyılla yirminci yüzyıl arasında karşılıklı bakış açıları oluşturuyor. Daha önce Can Yayınları arasında çıkan "Gülün Adı" ve "Foucault'nun Sarkacı" adlı romanlarından tanıdığımız Umberto Eco'nun imgeler / sözcüklerle ve her zamanki ustalığıyla yarattığı dünyaları değerlendirmek, tadına doyulmaz bir okuma zevki.
576 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Nereden başlayacağımı bilmiyorum.Gelki ne okuduğumu da bilmiyorum.Roman mı? Felsefe Ders Kitabı mı? Coğrafya Atlası mı? Romansa;modern mi,postmodern mi? Kahraman bakış açısı mı,Tanrısal bakış açısı mı? Kitabın bitip bitmediğini bile bilmiyorum,okuduktan sonra sonluluk sonsuzluk mefhumlarını kaybetmiş olan benliğimle bilmiyorum...Bir yerden başlamak gerek yine de bilmeden Roberto gibi kaybolmuş gibi 180. meridyenden karşı adadan 'bir önceki güne' gitmeye çalışaraktan..

Yazar bir mektup geldiğini ve bunu nasıl romana çevireceğini göstererek başlıyor yazmaya.Daha ilk dakikadan az şeyden çok şey çıkarma sanatını,göstergebilimi,Aristoteles Dürbünü'nü müjdeleyerek.Mektuptan her kelimeden yeni dünyalar dünyalar içinde dünyalar,onun içinde insanlar,organlar,kanlar,atomlar ve sonsuz mefhumlar.Mikro-organizmaya kadar inip evrenin sonsuzluğuna kadar uzanan dünyalar yaratıp dünyalar yıkan bir yazar edasıyla...

Neyse 180. meridyen demiştik.Her ne kadar zaman ve mekan algımı yitirmiş olsam da hafızamı kaybetmedim :) Yazı uzun olacak isteyen okumasın,amacım buraya günlük gibi işlemek hafızama kazımak ve incelemeyi okuma meşakkatine katlanacak arkadaşlarla istişare edebilmek.Evet 180. meridyen,sonrası zaman kayması bir önceki günün yaşandığı ada..Adada bir adam adı Roberto de la Grive..Nasıl adaya düştüğünü hatırlamaya çalışırken geçmişiyle yüzleşen,korkularından doğan şizofrenik 'Kabil' kardeş Ferrante...Ve onun gözünden kaybolmayan heyulası..Ve bir garip platoni yarım kalmış bir aşkın katmerlenen ızdırabı..

Şimdi spoiler vermeden kemikten giderek şunu söyliyim;Çocukluğunda babası Ferrnando'ya tek çocuk olmasına karşın sen benim ilk büyük çocuğumsun diyor.Fernando çocuk bilinçaltına attığı bu düşünceyle(gerçekte olmayan,hayali) düşman bir kardeş yaratıyor,zihninde.Ve o kardeş onun hayalini,hayatını çalan,sevdiğini,babasını çalan bir 'Kabil' oluyor..Adaya düşmeden evvelki zamanlarına inen Fernando geçmişe dönüpşunları hatırlıyor,işlemediği bir suç yüzünden sürgün ediliyor(ona göre ikizi olan ferrante'nin suçunun ona yüklenmesi sonucu) Zannımca bu olayda suçu işleyen Adem yüzünden dünyaya fırlatılan Ademoğlu'na atıf yapılıyor.Sonra Avrupa'da girdiği savaşları düşünüyor.Aristoteles dürbününü kelimelerden kelime,sezgi ve ve dünyalar yaratma sanatını.(bkz. göstergebilim) Gemiyi ve adayı anlamlandırma mücadelesi verirken zihni açılıyor davetsiz bir misafirle beraber onu delirtmeye çalışırken.Sonra bu kavramları aça aça nerede olduğunu nerden geldiğini anlamlandırma çabasıyla hiçliğe demir atıyor daphne'nin yırtıcı sularında.Herşeyin tek olduğunu,tek'in herşey olduğunu zamanın herşeyden bağımsız ama herşeyin içinde olduğunu farkediyor.Şeyin içindeki şey paradokslarıyla sayısız anlam türetirken bir gün öncesine bir adım bile gidemiyor.Hergünün bir gün sonrasının devamı olduğunu bile bile..Evrende bir toz bulutu olduğunu varlığının ve yokluğun hiç bir şeye yaramadığını aslında sadece yokluğun varlığına tuz biber olduğunu görüyor.Kirkegaard'ın Ölümcül Hastalık Umutsuzluğuna boyun büküyor.Necip Fazıl'ın değimiyle akışta demetlenmiş büyük küçük kainatların içinde bir nokta olmasını,o noktanın içinde noktalar olmasını boşluk gereksinimini dünyada oluşan her boşluğun tanrısal metodlarlar dolmasına rağmen boşluk yaratma çabasını gösteriyor.Boşluk varsa diyor,boşluk da olmayan şeyse ve olmayan şey olan şey nasıl oluyor gibi sayısız paradokslarla 1600'lerin dünyasında okuyucuyu bir bilinçakışında değil adeta bir bilinç fışkırmasında sürüklüyor.Meçhule giden değil,gitmeden meçhule ilerleyen bir geminin içindeyken üstelik.Gelki bunları niye anlattıysam romanı okumayanlar için bir şey ifade etmeyecek olmasına rağmen galiba zayıf hafızam için yine...Biraz da Eco'ya değinelim.

Eco şüphesiz dünyanın en büyük entelektüellerinden biri olarak gösterilmesini haksız çıkarmadı.Zira bir kitap içinde coğrafya,tarih,mitoloji,psikoloji,göstergebilim.... ancak bu kadar ustaca serpiştirilirdi.Okuyucuyu tam anlamıyla entelektüel hazların içinde bırakan,bu kadar teorisel anlatıma rağmen okuruyla konuşan,onu maceradan sürüklemeyen 1. 2. ve 3. ağızdan olayı arkadaş okur döngüsünde neşredebilen bir yazarla karşı karşıyayız.Ve kitabı okuduktan sonra "daha önce hiç kitap okumamışız" dedirtecek türden bir yazarla...Sonra şizofreni gereksinimini,boşluk gereksinimi,sonluluk ve sonsuzluk kavramlarını,paradigmaların,Tanrısal kötülüğün izleklerini,dünyadan fırlatılmışlığı,baba/iktidar-oğul/kul ilişkisini alegorik bir şekilde ilmek ilmek işleyen bir yazar...Anlamları kaybederek,onları genişletip zihinin en uç kısımlarına enjekte ederek,onlardan paralel evrenlere uzanarak sona sonsuzluğa ve hiçliğe uzandırarak tüm fabrika ayarlarınızı yerle bir edecek bir yazar.Uzun lafın kısası Bilgeliğin en büyük 'Gösterge'si ve en büyük Eco'lü ile karşılaşacağınızdan emin olabilirsiniz.Cervantes'teki arkadaş/okur,Sartre'daki bulantı,Kafka'daki şizofreni ve yapısökümcülük,Oğuz Atay'daki matematik,Necip Fazıl'daki sezgicilik,Cemil Meriç'teki entelektüellik...Hepsini bir arada bulacağınızdan emin olun...

Buraya kadar okuyan herkese teşekkürler.Sınırlı bilgilerimle spoiler vermeden ana temaları karınca kararınca,topluma yararınca(en çok kendime :)) kuğu ezgisiyle,fil sezgisiyle açıklama kalkışmaya cüret ettim.Teşbihte hata olmaz derler ama varsa hatam affola...
576 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Eco ile çıktığım ilk yolculuk kitabı olması nedeniyle kitaba başlarken bazı yorumlardan etkilendiğim için hafif bir ön yargım vardı. Ama hem roman olması hem de arka planında bu kadar bilgi ve kültür birikimi olması bende tam anlamıyla bir doygunluk yarattı ve Eco'ya duyduğum saygı bir o kadar da arttı.

Öncelikle kitabı okuması pek kolay değil çünkü içinde yok yok. Tarihten coğrafyaya, felsefeden dine, hatta bilime kadar bütün bilgisini konuşturmuş Eco.
Kitabın başında ana karakterimiz Roberto bir gemi kazası geçirir; okyanus akıntısında sürüklenerek terk edilmiş başka bir gemi bulur ve ölümden döner. Kitap boyunca da Roberto’nun geçmişine, düşünce ve hayal dünyasının gelişimine, kısacası kendiyle iç hesaplaşmasına tanık oluyoruz.

Zaman 17. Yüzyıldır ve dünya üzerinde keşfedilmemiş daha bir sürü kara parçası bulunmaktadır. İnsan varoluşunun özüne inildiğinde görülecektir ki bu dönemdeki insanların da amacı saklı güzellikleri, yeni nimetleri aramaktır. Ama bu hikayede aranılan sıradan bir yer değildir: Güneş sisteminin oluşum esnasında güneş ışınlarının dünyaya indiği ilk boylam! Bu da kitap boyunca tekrarlanan terimin temelini oluşturuyor: Boylamlar Sorunu. Öyle bir boylam var ki bir tarafında bugün iken öte tarafında hala dündür.

Daha sonra gemide saklanan bir din adamı ortaya çıkar ve Roberto ile bilim, din, felsefe üzerine sohbet ederler uzunca. Bu sırada da adaya ulaşmaya çalışırlar çünkü Roberto yüzme bilmemektedir ve rahip de çok yaşlıdır. Hal böyle olunca dönemin önemli bilim adamlarının (Galileo) bazı icatlarını geliştirerek adaya ulaşmak için uğraşırlar. Rahibin hikayeye katılmasıyla birlikte Roberto’nun hayal ve düşünce dünyası zenginleşir, kendi varlığını, dahası insan ırkının yaşama amacını sorgulamaya başlar.

Romanda bahsi geçen karakterler, ada, tekne vb. aslında birer semboldür: Her biri hikayenin zemininde yatan asıl düşüncenin birer parçalarını sembolize ederler. Mesela Roberto’nun kardeşi farklı adalara gider ve her adanın insanları, yaşam şekli farklıdır. Bu esnada da bizim evrenimizin tek olmadığı, çoklu evrenlerin mümkün olabileceğinin güzel bir benzetmesini yapar. Eco, roman içinde roman taktiğini kullanarak Roberto’nun kardeşini anlatır. Aslında bu da Roberto’nun kendi kurduğu hayal dünyasından başka bir şey değildir.

Kitabın sonlarına doğru sembollerin ne anlama geldiğini yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Burada en önemlisi, adada bulunan bir kuş türüdür. Herkesin varlığını göremediği bu renkli kuş bu adada hapis olmuştur. Ve sonradan anlıyoruz ki bu kuş aslında Hz. İsa’dan başkası değildir. Yazar Adem ile Havva’nın cennetten kovulmasına sebep olan elmadan, dolayısıyla insanlığın ilk günahından yola çıkarak Hristinyanlıkla ilgili birçok düşüncesini bizlere bu şekilde aktarmak istemiş. Bu günah sadece Adem’le Havva’nın değil, tüm insanların günahıdır ve yapılan günahın bağışlanması için insanın acı çekmesi gerekmektedir. İsa’nın çarmıha gerilişi de bu yüzdendir. Roberto’nun kardeşinin tek amacı vardır: O da bu çoklu dünyaların birinde İsa’nın katledilmesini önlemek ve tüm insanlığı günahkar ilan edip kötülüğe sürüklemektir. Boylamın bir tarafında bugün iken öteki tarafında dün olduğunu söylemiştik. Dolayısıyla bu çizginin tam üzerinde zaman ne bugündür ne de dündür. Bir limit yaklaşımı söz konusudur ve bu boylamın olduğu yerde dün ile bugün arasındaki zaman farkı SONSUZDUR. Bu da, bu adada olan bir kişinin bizzat ‘zaman’ tarafından hapsedilmiş olması demektir. Bizim 100 yüzyılımız belki orada 1 saniye bile değildir. Bundan daha büyük bir ceza (günah) olabilir mi? Roberto’nun kardeşi de bu günahın hiçbir zaman affedilmesini istememektedir ve dolayısıyla ‘şeytan’ ı sembolize etmektedir. Zaten kardeşi de Roberto’nun bizzat hayal dünyasında yaşamaktaydı. Bu da romanın gerçekliğinden hiçbir zaman şüphe etmememizi sağlıyor. Eco’nun başarısı bu olsa gerek!

Peki okyanusun ortasında terk edilmiş bir gemi bulmak nasıl bir şans? Bu gemi Roberto’nun kendiyle iç hesaplaşmasıydı yani açıktır ki Roberto’nun ‘günahlarını’ sembolize etmektedir. Sonlara doğru kardeşiyle karşılaşır ve ustaca bir düello yapar. Bu düello da iyilik-kötülük çatışmasını simgeler. Düelloyu Roberto kazanır ve şeytanı alt ederek İsa’nın çarmıha gerilmesini sağlar. Burada şeytan kazansaydı ne olurdu peki? İsa’yı kurtarır ve insanların günahkar olarak yaşamasına sebep olurdu. Roberto İsa’yı sevdiği halde onun katledilmesine göz yumar çünkü günahların böylelikle temizleneceğine inanır. Burada da Hristiyanlığın temeli yatıyor zaten. Son olarak da gemiyi (kendi günahlarını) ateşe verir ve suya atlar. Adaya ulaşıp ulaşamadığını bilmiyoruz. Yüzmeyi tam öğrenememiştir, sanırım bu yüzden de hayatını İsa uğruna feda etmiştir. Zaten önemli olan Roberto’nun adaya ulaşması değildir; kitabın finaliyle adada mahsur kalan kuşun kurtulduğunu okuyoruz. Bu da amacın sonuca ulaştığının bir kanıtı.

Gördüğümüz gibi kitap çok hoş sembollerle dolu. Üzerinde düşünülmesi gereken daha birçok sahne mevcut. Bitirdikten sonra da kendimizi sorgulayacağımız bir kitap.
576 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Evet kitabı sayfa sayısı olarak okuyup bitirdim ama gerçek manada okudum mu? Ondan emin değilim işte. Hala kafamda kitap, hala etkisinden çıkamadım.
Ne okudum diye soruyorum kendime. Roman mı? Felsefe mi? Tarih mi? Mitoloji mi? Coğrafya mı? Aşk kitabı mı? Tanrıyı, yaratılışı, evreni sorgulayan bilim mi? Hangisini okudum?
Cevap hepsini okudum.
Ve şunu sordum kendime; Umberto Eco sen romancı isen eğer bu diğerleri ne oluyor yok eğer onlar romancı ise sen ne oluyorsun?
( burda kast ettiğim yazar kesimi bellidir. )
İnceleme yapmak için tekrar sorayım kendime sahi ne okudum ben?
Söyleyeceklerim kitabın okyanusunda damla olur ancak. Yine de söylemek lazım.
Alabora olan bir gemiden şans eseri kurtulan ve demirlenmis bir başka gemide 'karaya' çıkan Roberto de la Grive'nin öyküsü.
Kitabı üç farklı şekilde okuyoruz. Yazar/Roberto ve Roberto'nun mektuplarını yorumlayan anlatıci.
Kitap bize Roberto'nun sevgilisine yazdığı mektuplar ve tuttuğu notlar sayesinde ulaşıyor.
İnsanlar yalnız kalınca genelde hep geçmişini, geçmişte neler yaptıklarını düşünür. Roberto da yalnız kaldığı süre boyunca hep geçmişini hatırlar. Notlarında o güne kadar nasıl geldiğini belirtir. Yazar ise Roberto'nun yazdıklarını yorumlarken dönemin siyasi, sosyal, tarihi yapısını inceler. Bize o yılların ( 1700'lu yıllar ) portresini çıkarır. Gemi öyle bir noktaya demirlenmiş ki kitabın isminin neden önceki günün adası olduğunu okuyunca anlıyor insan.
Umberto Eco kitabı öyle harika kurgulamış ki hiç sıkılmadan ve büyük bir merak içinde kitap akıp gidiyor. Bazen tarihin içinde oluyorsun o dönemi yaşıyor gibi, bazen en güzel aşk tanımıni okuyorsun. Sonra bir bakıyorsun Coğrafya dersindesin enlem nedir boylam nedir? Çıkış noktaları neresidir? O da yetmiyor dünyanın varlığını sorgularken buluyorsun kendini.
Biliyorum incelemem yetersiz ama okuyacak olanlar için az da olsa kitabı tanıtmaya çalıştım.
Kesinlikle okunması gereken bir eser ( sadece roman demek haksızlık bence )
Okuyacak olanlara keyifli okumalar.
576 syf.
Batan bir gemiden kurtulup bir başka gemide "karaya" çıkan "Roberto de la Grive"in öyküsü. On yedinci yüzyılda geçen bu öykü, Roberto'nun sevdiği kadına yazdığı mektuplar ve gemide tuttuğu notlardan oluşturuyor. Roberto'nun anlatim dili betimlemesi çok güzel keyifle okuyacağımız bir kitap....
576 syf.
·Beğendi·9/10
Talihsiz ve mutsuz bir kazazedenin başından geçen olaylar dizisi. Roberto adlı bu kazazedenin başından geçenler beni bir hayli duygulandırdı. Çaresizlik gibi bir acı gerçeği o denli güzel anlatmış ki Eco, hayran kalmamak elde değil. Tarihsel ögelerin betimlenmesini ve diğer ögelerin mükemmelliğinden söz etmiyorum bile. Buradan sonrasında azıcık spoiler var.
Kitapta Roberto'nun Ada'ya asla ulaş(a)mamasının birçok sebebi var. Yüzme bilmemesinin yalnızca bir oyalanma olduğunu kitabın sonlarına doğru anlıyorsunuz. 0 meridyenini geride bırakacağından bir gün geriye gidecek olması Roberto'ya çok enteresan bir şey olarak gelir. Fakat hem hayal kırıklığına uğrama ihtimalinden çekindiği için hem de Ada'yı sevdiği kadına benzettiğinden dolayı adaya gitmez. Çünkü Ada'ya ulaşsa sevdiği kadına da ulaşmış olacaktır, bunu istemiyor Roberto. İstiyor ki ona asla ulaş(a)mayayım, dolayısıyla ona olan aşkım her zaman taptaze kalsın. Ulaşılamayan, uzakta kalan şeyler daha değerlidir. Onlara ulaşmayı arzu ettiğimizde, ulaşamadığımız hallerindeki gibi bulamamaktan korkarız. Başlarında tarihsel ögelerin çokluğu ile birazcık sıkıyor ancak devam ettikçe bu sıkılmaya değdiğini düşünüyorsunuz. Keyifli okumalar dilerim.
576 syf.
·7 günde·10/10
Eco’nun yazın dünyası benim için matruşka bebek gibi, ne zaman bir kitabını okumaya başlasam ilk sayfalardan itibaren romanın içinden başka bir roman çıkıyor, o olmazsa konu başka bir konuyu doğuruyor ve sürekli bu artarak devam ediyor, kitabın son sayfasına kadar sürekli bir beklenti içinde kalıyorsunuz. Bu kitabı da hafif bir durağanlıkla başlayıp kitabın sonlarına doğru merak ve bilgi yoğunluğunu arttırarak devam etti, o yüzden belli sayfadan sonrasını daha bir istekle okudum. Yalnız, Eco okuyanlar bilir bilmeyenler için belirtmeden geçmeyeyim, daha bir istekle okudum dememden kitap akıp gitti beni yormadı anlamı çıkmasın, birçok konuşmada kaybolma hissini derinden yaşadım, ne diyor neyi anlatmak istiyor, ben doğru mu anladım ya da anladım mı sandım dediğim çok nokta oldu.

Kitapta bir sürü matematiksel yapı var, sayılar, terimler sayfalarda uçuşuyor, siz hepsini anlayamasanız da -benim için öyle olduğu tartışılmaz :)- bir ucundan yakalamak için sürekli zihninizi aktif tutuyorsunuz ve anlamaya çalışıyorsunuz, hatta bazen kendinizi bir boşlukta savrulup gidiyor gibi hissettiğiniz oluyor. Roberto karakterinin geminin içinde bazen yolunu kaybetmesi ya da farklı yerler keşfetmesi için Eco bir röportajında ben bu romanı oluştururken o gemiyi iç dizaynı da dâhil parça parça tasarladım, çizdim, çok uzun zamanımı aldı, böylece karakterimi geminin her santimetre karesinde istediğim gibi hareket ettirebildim, hatta editör bana çizimimi de yayınlamamı istedi ben de karşı çıktım, okuyucuların bunu bilmemesi gerektiğini onların da kahraman kadar kendilerini kayıp hissetmeli dedim, der. Okurken romanı yaşamanız bir nevi kaçınılmaz oluyor. :)

Gerçekliğin ve hayal gücünün birleşimi, şimdiki zamandan geçmişe yapılan sıçramalar, belli kavramlar üzerine gerçekleştirilen sorgulamalar, kahramanın aşka ve ölüme dair düşünceleri, çaresizliğini yansıttığı satırlar, yapılan bilimsel konuşmalar, somut kavramlara soyut anlamların yüklenmesi ve bunun gibi birçok olayın yer aldığı sayfalarla bir gemiye misafir oluyorsunuz.

Başka bir röportajında Eco, yazdığı birçok olayın okuyucuları tarafından acayip, saçma ve imkansız gibi göründüğünü fakat bunun aksine onları birçok kaynaktan araştırıp bulduğunu ve tamamıyla doğru olduğunu söylüyor, hatta buna örnek olarak da Önceki Günün Adası’ndan Peder Caspar ile Roberto’nun Jüpiter’in uyduları gözlemlemek için tuhaf yağ dolu bir leğen gibi kaba tripod benzeri bir aletle teleskop bağlamalarını ve gözlem yaparken yaşadıkları olayı gösteriyor, onların yaşadıkları maceranın gerçekçiliğine bakmaları için Galileo’nun mektubunu okumalarının yeterli olduğunu söylüyor, her şeyin orada yer aldığını hiçbir ekleme yapması gerekmediğini belirtiyor. Yapmaya çalıştığı şey için de, tarihte geçen en saçma şeyleri ortaya çıkarıp onları daha acayip, paradoks hale getirerek tekrar kaleme almak olduğunu söylüyor.
Gerçekten de büyük bir araştırmanın ürünü olduğunu kitap size fazlasıyla hissettiriyor, akıcı bir olaydan çok bilgiye doyayım o sırada da birçok altı çizilesi cümle üzerinde durup düşüneyim diyorsanız Eco sizin için doğru tercih olabilir.
576 syf.
·14 günde·Beğendi·Puan vermedi
Terkedilmis bir gemide karşı kıyıda bulunan adanın antipod meridyeni üzerinde olduğunu tahmin ederek, gemiden yüzerek karşı adaya varabilsem zamanda geriye doğru (yani bir gün öncesine )gitmiş olur muyum? Roberto ,ki kendisi hikayenin kahramanı,böyle düşünüyor. Ölecegi kesin. Gemide mahsur, bilgisi zayıf ve gücü yetersiz. Böyle bir roman kahramanı ne yapar. Tabii ki oturup roman yazar. Evet. Roman içinde bir roman. Bir üst anlatı. Umberto Eco paralel anlatilarla yaratıyor eserini. Her bölümde kullandığı başlığın hakkını vermek için de bütün bilgisini deneyimini işe koşuyor. Ör: Aristoteles dürbünü, Sempati tozu üzerine, İki büyük dünya sistemi üzerine konuşmalar.
Kitabın bence en ilgi cekici yönü bugun bizim bir çırpıda söyleyebileceğimiz bilimsel hahkikatler olmadan o zamanın dunyasinda(on yedinci yüzyıl) yapılmaya çalışılan bilimi göstermesi ve bununla da kalmayıp akıl yürütmeleri muhtemel hipotezler üzerinden romanın yapısını genisletmesi. Özellikle din adamlarının bilim ile olan sıkı bağları ( gülün adı romanı da böyledir ) ve o dönem yapılan bilim hakkında da fikir veriyor. Dünyanın evrenin merkezinde olduğuna ve güneşin etrafında asla dönmediğine inanan Peder Caspar ın savunmaları ve akıl yürütmeleri öylesine etkileyici, öylesine hararetli ki o dönemde yaşayıp da aksini iddia etmek gerçekten de çok çok zor dedirtiyor. Çünkü eldeki veriler kısıtlıymis. Sadece bu değil ,aşk üzerine,kıskançlık üzerine taşların düşünebilmesi ve güvercinler üzerine bazı bölümler var ki romanı okumaya değdiğini hissettirdi. Zira kitapta coğrafi ve mekanik terimler oldukça fazla gemicilik terimleri bilmeyenler için gerçekten zorlayıcıydi. Yanınızda bir sözlükte birlikte okuyabilirsiniz. Bir de gostergebilim ustası Eco'nun olmadık durumlardan olmadık yorumlar üretmesinin yol açtığı sayfalar dolusu anlatı. Kısaca güzel kitap.
576 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Önceki Günün Adası Umberto Eco ile tanışma kitabım. Yeni bir yazar okumaya başladığımda çok heyecanlanırım ve açıkçası kitabın ilk başlarında kendimi tamamen kitaba ve yazarın üslubuna bırakamam. Çok samimi arkadaşlarımızla tam olarak hangi an samimi olduğumuzu hatırlamayız ya! Heh işte! Tam da onun gibi ben de hangi ara, hangi sayfada, hangi satırda bu kitabı bu kadar sevdim hatırlamıyorum.

Ziyadesiyle yoğun bir kitap. Hep dikkati üzerinde tutmak gereken bir anlatım. Bir roman, bir düşünce kitabı, coğrafya atlası, zaman makinesi, yüzme dersi, bit hakları savunucusu, iyilerin dostu-kötülerin düşmanı.. Lakin iyi kim, kötü kim. Sıkı durun asıl soru ben kimim??Kılıç derslerinden, atom altı parçacıklara kadar uzanan anlam arayışı..

“İlk büyük oğul” Roberto. Hep bir fazlası Ferrante. Roberto ile Ferrante esasında insanın kendiyle savaşı. Peki ne için? Kendi için, gerçek için.. hiçbir şeye ihtiyaç duymamak için, düşünmek için, anlamak için.. üstelik zamanın işlemediği, saatlerle dolu bir gemi de.. tüm bunlar cehennem zamansızlığı ile az ötede, işte şuradaki bir adaya ulaşmak için.. çok şey için.. varlıkların “BEN”ine ulaşmak için mesela..

İçinde sıkışıp kaldığımız gemiler ve asla ulaşamadığımız adalar.. mutlak boşluk.. hiçlik.. öncesiz ve sonrasız bir taşı bile anlamaya çalışacağınız bir serüven.. Bitince başlayan bir kitap. Kitap nihayete erince düşüncelerinize serpilen anlam arayışları, kalabalık düşüncelerin yankıları..

Bir kitap okuyup anlamadığınız olmuştur mutlaka ama bir kitabı bu kadar iyi anlarken anlamdan bir o kadar da uzaklaşmak.. “kendimiz ile gerçeklik arasında ne çok Başkası var” farkındalığı kazanılmış bir zafer midir yoksa korkutucu bir çaresizlik mi?? Her şeye rağmen değerdi doğrusu.. ne de olsa “sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez” değil miydi??
"Kıskanç kimse, olmasını istemediği bir şeyi kurmaktan zevk duyar -ama aynı zamanda gerçekten olan şeye inanmayı reddeder- oysa bir romancı, bir okur, olmayan bir şeyi hayal etmenin zevkini çıkarmakla kalmasın, belli bir noktada okuduğunu unutsun ve her şeyin gerçekte olduğuna inansın diye her türlü yola başvurur."
Umberto Eco
Sayfa 422 - Can Yayınları
Hepsinden önemlisi, tutkularınız varsa, ne kadar soylu olurlarsa olsunlar sergilemeyin onları.. İnsan herkesin yüreğine girmesine izin vermemelidir. ihtiyatlı ve sakıngan bir suskunluk, bilgeliğin en değerli hazinesidir . .
...kafasında birbiriyle savaşan dumandan devler dolaşıyordu ve kaçabileceği, huzur duyabileceği ne deniz, ne toprak, ne de gök vardı. Elinde olanlar onu yaralıyor, elde etmek istedikleriyse onun için bir işkenceye dönüşüyordu.
Aşk bakıştan doğar ve ilk bakışta tutuşur insan: Görmek, bakılan bedenden yansıyan bir ışığın erişmesi değilse nedir?
Sevilen kadınlara sahip olmak..Bunun yeterli olmadığını biliyordu,çünkü melankolikler aşk yüzünden melankolik olmazlar,melankolilerini ortaya çıkarmak için aşık olurlar.
Umberto Eco
Sayfa 441 - Can Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Önceki Günün Adası
Baskı tarihi:
Temmuz 2017
Sayfa sayısı:
576
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750735202
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Lisola del giorno prima
Çeviri:
Kemal Atakay
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Önceki Günün Adası", batan bir gemiden kurtulup bir başka gemide "karaya" çıkan "Roberto de la Grive"in öyküsü. On yedinci yüzyılda geçen bu öykü, Roberto'nun sevdiği kadına yazdığı mektuplar ve gemide tuttuğu notlarla ulaşıyor bize. Roberto'nun ıssız gemide geçirdiği günler boyunca eski yaşantısıyla ilgili anımsamaları, bir dönemin siyaset, sevgi, bilim, toplum yaşantılarını yeniden kurarak, tarih, toplum, insan ilişkilerini değerlendirmemizi sağlıyor. Üç aşamalı bir anlatı piramidiyle (Yazar / Roberto / Roberto'nun mektuplarını yorumlayan Anlatıcı) bize ulaşan öykü, bir yandan gizemli izler bırakarak sürekli Roberto'dan kaçan bir Davetsiz Konuk'un varlığıyla gerilim kazanırken, bir yandan da hem birinci elden tarihsel anlara ve mekanlara ulaşabiliyor, hem de Anlatıcı kanalıyla on yedinci yüzyılla yirminci yüzyıl arasında karşılıklı bakış açıları oluşturuyor. Daha önce Can Yayınları arasında çıkan "Gülün Adı" ve "Foucault'nun Sarkacı" adlı romanlarından tanıdığımız Umberto Eco'nun imgeler / sözcüklerle ve her zamanki ustalığıyla yarattığı dünyaları değerlendirmek, tadına doyulmaz bir okuma zevki.

Kitabı okuyanlar 62 okur

  • N.
  • gece
  • Emre Doğan
  • Hatice Kılıç
  • Büşra Manav
  • Bey Böyrek
  • Sinem Balcı
  • BİLGEHAN KAVAK
  • Hatice Güden
  • B é t ú l

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%0
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%18.5
25-34 Yaş
%33.3
35-44 Yaş
%37
45-54 Yaş
%3.7
55-64 Yaş
%7.4
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%27.3
Erkek
%72.7

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%34.4 (11)
9
%34.4 (11)
8
%15.6 (5)
7
%9.4 (3)
6
%6.3 (2)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0