Önceki Günün Adası

·
Okunma
·
Beğeni
·
2522
Gösterim
Adı:
Önceki Günün Adası
Baskı tarihi:
Temmuz 2017
Sayfa sayısı:
576
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750735202
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Lisola del giorno prima
Çeviri:
Kemal Atakay
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Önceki Günün Adası", batan bir gemiden kurtulup bir başka gemide "karaya" çıkan "Roberto de la Grive"in öyküsü. On yedinci yüzyılda geçen bu öykü, Roberto'nun sevdiği kadına yazdığı mektuplar ve gemide tuttuğu notlarla ulaşıyor bize. Roberto'nun ıssız gemide geçirdiği günler boyunca eski yaşantısıyla ilgili anımsamaları, bir dönemin siyaset, sevgi, bilim, toplum yaşantılarını yeniden kurarak, tarih, toplum, insan ilişkilerini değerlendirmemizi sağlıyor. Üç aşamalı bir anlatı piramidiyle (Yazar / Roberto / Roberto'nun mektuplarını yorumlayan Anlatıcı) bize ulaşan öykü, bir yandan gizemli izler bırakarak sürekli Roberto'dan kaçan bir Davetsiz Konuk'un varlığıyla gerilim kazanırken, bir yandan da hem birinci elden tarihsel anlara ve mekanlara ulaşabiliyor, hem de Anlatıcı kanalıyla on yedinci yüzyılla yirminci yüzyıl arasında karşılıklı bakış açıları oluşturuyor. Daha önce Can Yayınları arasında çıkan "Gülün Adı" ve "Foucault'nun Sarkacı" adlı romanlarından tanıdığımız Umberto Eco'nun imgeler / sözcüklerle ve her zamanki ustalığıyla yarattığı dünyaları değerlendirmek, tadına doyulmaz bir okuma zevki.
576 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Nereden başlayacağımı bilmiyorum.Gelki ne okuduğumu da bilmiyorum.Roman mı? Felsefe Ders Kitabı mı? Coğrafya Atlası mı? Romansa;modern mi,postmodern mi? Kahraman bakış açısı mı,Tanrısal bakış açısı mı? Kitabın bitip bitmediğini bile bilmiyorum,okuduktan sonra sonluluk sonsuzluk mefhumlarını kaybetmiş olan benliğimle bilmiyorum...Bir yerden başlamak gerek yine de bilmeden Roberto gibi kaybolmuş gibi 180. meridyenden karşı adadan 'bir önceki güne' gitmeye çalışaraktan..

Yazar bir mektup geldiğini ve bunu nasıl romana çevireceğini göstererek başlıyor yazmaya.Daha ilk dakikadan az şeyden çok şey çıkarma sanatını,göstergebilimi,Aristoteles Dürbünü'nü müjdeleyerek.Mektuptan her kelimeden yeni dünyalar dünyalar içinde dünyalar,onun içinde insanlar,organlar,kanlar,atomlar ve sonsuz mefhumlar.Mikro-organizmaya kadar inip evrenin sonsuzluğuna kadar uzanan dünyalar yaratıp dünyalar yıkan bir yazar edasıyla...

Neyse 180. meridyen demiştik.Her ne kadar zaman ve mekan algımı yitirmiş olsam da hafızamı kaybetmedim :) Yazı uzun olacak isteyen okumasın,amacım buraya günlük gibi işlemek hafızama kazımak ve incelemeyi okuma meşakkatine katlanacak arkadaşlarla istişare edebilmek.Evet 180. meridyen,sonrası zaman kayması bir önceki günün yaşandığı ada..Adada bir adam adı Roberto de la Grive..Nasıl adaya düştüğünü hatırlamaya çalışırken geçmişiyle yüzleşen,korkularından doğan şizofrenik 'Kabil' kardeş Ferrante...Ve onun gözünden kaybolmayan heyulası..Ve bir garip platoni yarım kalmış bir aşkın katmerlenen ızdırabı..

Şimdi spoiler vermeden kemikten giderek şunu söyliyim;Çocukluğunda babası Ferrnando'ya tek çocuk olmasına karşın sen benim ilk büyük çocuğumsun diyor.Fernando çocuk bilinçaltına attığı bu düşünceyle(gerçekte olmayan,hayali) düşman bir kardeş yaratıyor,zihninde.Ve o kardeş onun hayalini,hayatını çalan,sevdiğini,babasını çalan bir 'Kabil' oluyor..Adaya düşmeden evvelki zamanlarına inen Fernando geçmişe dönüpşunları hatırlıyor,işlemediği bir suç yüzünden sürgün ediliyor(ona göre ikizi olan ferrante'nin suçunun ona yüklenmesi sonucu) Zannımca bu olayda suçu işleyen Adem yüzünden dünyaya fırlatılan Ademoğlu'na atıf yapılıyor.Sonra Avrupa'da girdiği savaşları düşünüyor.Aristoteles dürbününü kelimelerden kelime,sezgi ve ve dünyalar yaratma sanatını.(bkz. göstergebilim) Gemiyi ve adayı anlamlandırma mücadelesi verirken zihni açılıyor davetsiz bir misafirle beraber onu delirtmeye çalışırken.Sonra bu kavramları aça aça nerede olduğunu nerden geldiğini anlamlandırma çabasıyla hiçliğe demir atıyor daphne'nin yırtıcı sularında.Herşeyin tek olduğunu,tek'in herşey olduğunu zamanın herşeyden bağımsız ama herşeyin içinde olduğunu farkediyor.Şeyin içindeki şey paradokslarıyla sayısız anlam türetirken bir gün öncesine bir adım bile gidemiyor.Hergünün bir gün sonrasının devamı olduğunu bile bile..Evrende bir toz bulutu olduğunu varlığının ve yokluğun hiç bir şeye yaramadığını aslında sadece yokluğun varlığına tuz biber olduğunu görüyor.Kirkegaard'ın Ölümcül Hastalık Umutsuzluğuna boyun büküyor.Necip Fazıl'ın değimiyle akışta demetlenmiş büyük küçük kainatların içinde bir nokta olmasını,o noktanın içinde noktalar olmasını boşluk gereksinimini dünyada oluşan her boşluğun tanrısal metodlarlar dolmasına rağmen boşluk yaratma çabasını gösteriyor.Boşluk varsa diyor,boşluk da olmayan şeyse ve olmayan şey olan şey nasıl oluyor gibi sayısız paradokslarla 1600'lerin dünyasında okuyucuyu bir bilinçakışında değil adeta bir bilinç fışkırmasında sürüklüyor.Meçhule giden değil,gitmeden meçhule ilerleyen bir geminin içindeyken üstelik.Gelki bunları niye anlattıysam romanı okumayanlar için bir şey ifade etmeyecek olmasına rağmen galiba zayıf hafızam için yine...Biraz da Eco'ya değinelim.

Eco şüphesiz dünyanın en büyük entelektüellerinden biri olarak gösterilmesini haksız çıkarmadı.Zira bir kitap içinde coğrafya,tarih,mitoloji,psikoloji,göstergebilim.... ancak bu kadar ustaca serpiştirilirdi.Okuyucuyu tam anlamıyla entelektüel hazların içinde bırakan,bu kadar teorisel anlatıma rağmen okuruyla konuşan,onu maceradan sürüklemeyen 1. 2. ve 3. ağızdan olayı arkadaş okur döngüsünde neşredebilen bir yazarla karşı karşıyayız.Ve kitabı okuduktan sonra "daha önce hiç kitap okumamışız" dedirtecek türden bir yazarla...Sonra şizofreni gereksinimini,boşluk gereksinimi,sonluluk ve sonsuzluk kavramlarını,paradigmaların,Tanrısal kötülüğün izleklerini,dünyadan fırlatılmışlığı,baba/iktidar-oğul/kul ilişkisini alegorik bir şekilde ilmek ilmek işleyen bir yazar...Anlamları kaybederek,onları genişletip zihinin en uç kısımlarına enjekte ederek,onlardan paralel evrenlere uzanarak sona sonsuzluğa ve hiçliğe uzandırarak tüm fabrika ayarlarınızı yerle bir edecek bir yazar.Uzun lafın kısası Bilgeliğin en büyük 'Gösterge'si ve en büyük Eco'lü ile karşılaşacağınızdan emin olabilirsiniz.Cervantes'teki arkadaş/okur,Sartre'daki bulantı,Kafka'daki şizofreni ve yapısökümcülük,Oğuz Atay'daki matematik,Necip Fazıl'daki sezgicilik,Cemil Meriç'teki entelektüellik...Hepsini bir arada bulacağınızdan emin olun...

Buraya kadar okuyan herkese teşekkürler.Sınırlı bilgilerimle spoiler vermeden ana temaları karınca kararınca,topluma yararınca(en çok kendime :)) kuğu ezgisiyle,fil sezgisiyle açıklama kalkışmaya cüret ettim.Teşbihte hata olmaz derler ama varsa hatam affola...
576 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Umberto Eco artık onun hakkında düşüncelerim şekillendi. Bir kalıbın içine sigdiramiyorum diyordum. Simdi öyle bir kalıp var kafamda Postmodernizmle savaşan son Rönesans insanı. Bu kanıya varmamda en büyük etki okumayı düşündüğüm ama her gün bir bölüm okuduğum(Kitabı yarıladım hâlâ düşünüyorum ) Budalalıktan Deliliğe (Bence Eco'yu en iyi tanıtan eser) kitabının etkisi büyük olsa da bu kitap ve Foucault Sarkacı'nin da etkisi yadsınamaz.

Kitap bir mektupla başlıyor ve bu mektup üzerine roman yazılıyor Roberto'nun bir teknedeki gözünün önüne gelen bir savas, kendini sorgulama, kitabın sonuna dogru ömrün sonunu düşünme diyebilirim kabataslak özet olarak. Insan issiz bir yerde yalniz kalinca geçmişi sorgular(Bu durumda olanı Eco gibi bir Entelektüel birisi yaparsa iste o zaman bambaşka bir coğrafya doğar kitabın içinden) ve kurtuluş yolu arar, iste bu kitapta bunu anlatıyor. Bir yandan kurtuluş yolu ararken Aristo, Batlamyus vb isimler ile karşılaştırıyor sizi.

O aralık Rönesans entelektüelleri gibi bilim, felsefe ve teoliji ile dolu dolu bir kitap. Kitabın dili biraz ağır Eco'nun en ağır iki kitabindan ikincisi bence (En ağırı Foucault Sarkacı). Ama Eco'nun(50 bin kitaplık kutuphanesi olduğunu söylüyor, ve kitapları nasıl elde ettiğini hatırladığını da ekliyor) kutuphanesinden faydalanmak isteyen için bir fırsat.
576 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Evet kitabı sayfa sayısı olarak okuyup bitirdim ama gerçek manada okudum mu? Ondan emin değilim işte. Hala kafamda kitap, hala etkisinden çıkamadım.
Ne okudum diye soruyorum kendime. Roman mı? Felsefe mi? Tarih mi? Mitoloji mi? Coğrafya mı? Aşk kitabı mı? Tanrıyı, yaratılışı, evreni sorgulayan bilim mi? Hangisini okudum?
Cevap hepsini okudum.
Ve şunu sordum kendime; Umberto Eco sen romancı isen eğer bu diğerleri ne oluyor yok eğer onlar romancı ise sen ne oluyorsun?
( burda kast ettiğim yazar kesimi bellidir. )
İnceleme yapmak için tekrar sorayım kendime sahi ne okudum ben?
Söyleyeceklerim kitabın okyanusunda damla olur ancak. Yine de söylemek lazım.
Alabora olan bir gemiden şans eseri kurtulan ve demirlenmis bir başka gemide 'karaya' çıkan Roberto de la Grive'nin öyküsü.
Kitabı üç farklı şekilde okuyoruz. Yazar/Roberto ve Roberto'nun mektuplarını yorumlayan anlatıci.
Kitap bize Roberto'nun sevgilisine yazdığı mektuplar ve tuttuğu notlar sayesinde ulaşıyor.
İnsanlar yalnız kalınca genelde hep geçmişini, geçmişte neler yaptıklarını düşünür. Roberto da yalnız kaldığı süre boyunca hep geçmişini hatırlar. Notlarında o güne kadar nasıl geldiğini belirtir. Yazar ise Roberto'nun yazdıklarını yorumlarken dönemin siyasi, sosyal, tarihi yapısını inceler. Bize o yılların ( 1700'lu yıllar ) portresini çıkarır. Gemi öyle bir noktaya demirlenmiş ki kitabın isminin neden önceki günün adası olduğunu okuyunca anlıyor insan.
Umberto Eco kitabı öyle harika kurgulamış ki hiç sıkılmadan ve büyük bir merak içinde kitap akıp gidiyor. Bazen tarihin içinde oluyorsun o dönemi yaşıyor gibi, bazen en güzel aşk tanımıni okuyorsun. Sonra bir bakıyorsun Coğrafya dersindesin enlem nedir boylam nedir? Çıkış noktaları neresidir? O da yetmiyor dünyanın varlığını sorgularken buluyorsun kendini.
Biliyorum incelemem yetersiz ama okuyacak olanlar için az da olsa kitabı tanıtmaya çalıştım.
Kesinlikle okunması gereken bir eser ( sadece roman demek haksızlık bence )
Okuyacak olanlara keyifli okumalar.
576 syf.
Batan bir gemiden kurtulup bir başka gemide "karaya" çıkan "Roberto de la Grive"in öyküsü. On yedinci yüzyılda geçen bu öykü, Roberto'nun sevdiği kadına yazdığı mektuplar ve gemide tuttuğu notlardan oluşturuyor. Roberto'nun anlatim dili betimlemesi çok güzel keyifle okuyacağımız bir kitap....
576 syf.
·Beğendi·9/10
Talihsiz ve mutsuz bir kazazedenin başından geçen olaylar dizisi. Roberto adlı bu kazazedenin başından geçenler beni bir hayli duygulandırdı. Çaresizlik gibi bir acı gerçeği o denli güzel anlatmış ki Eco, hayran kalmamak elde değil. Tarihsel ögelerin betimlenmesini ve diğer ögelerin mükemmelliğinden söz etmiyorum bile. Buradan sonrasında azıcık spoiler var.
Kitapta Roberto'nun Ada'ya asla ulaş(a)mamasının birçok sebebi var. Yüzme bilmemesinin yalnızca bir oyalanma olduğunu kitabın sonlarına doğru anlıyorsunuz. 0 meridyenini geride bırakacağından bir gün geriye gidecek olması Roberto'ya çok enteresan bir şey olarak gelir. Fakat hem hayal kırıklığına uğrama ihtimalinden çekindiği için hem de Ada'yı sevdiği kadına benzettiğinden dolayı adaya gitmez. Çünkü Ada'ya ulaşsa sevdiği kadına da ulaşmış olacaktır, bunu istemiyor Roberto. İstiyor ki ona asla ulaş(a)mayayım, dolayısıyla ona olan aşkım her zaman taptaze kalsın. Ulaşılamayan, uzakta kalan şeyler daha değerlidir. Onlara ulaşmayı arzu ettiğimizde, ulaşamadığımız hallerindeki gibi bulamamaktan korkarız. Başlarında tarihsel ögelerin çokluğu ile birazcık sıkıyor ancak devam ettikçe bu sıkılmaya değdiğini düşünüyorsunuz. Keyifli okumalar dilerim.
576 syf.
·7 günde·10/10
Eco’nun yazın dünyası benim için matruşka bebek gibi, ne zaman bir kitabını okumaya başlasam ilk sayfalardan itibaren romanın içinden başka bir roman çıkıyor, o olmazsa konu başka bir konuyu doğuruyor ve sürekli bu artarak devam ediyor, kitabın son sayfasına kadar sürekli bir beklenti içinde kalıyorsunuz. Bu kitabı da hafif bir durağanlıkla başlayıp kitabın sonlarına doğru merak ve bilgi yoğunluğunu arttırarak devam etti, o yüzden belli sayfadan sonrasını daha bir istekle okudum. Yalnız, Eco okuyanlar bilir bilmeyenler için belirtmeden geçmeyeyim, daha bir istekle okudum dememden kitap akıp gitti beni yormadı anlamı çıkmasın, birçok konuşmada kaybolma hissini derinden yaşadım, ne diyor neyi anlatmak istiyor, ben doğru mu anladım ya da anladım mı sandım dediğim çok nokta oldu.

Kitapta bir sürü matematiksel yapı var, sayılar, terimler sayfalarda uçuşuyor, siz hepsini anlayamasanız da -benim için öyle olduğu tartışılmaz :)- bir ucundan yakalamak için sürekli zihninizi aktif tutuyorsunuz ve anlamaya çalışıyorsunuz, hatta bazen kendinizi bir boşlukta savrulup gidiyor gibi hissettiğiniz oluyor. Roberto karakterinin geminin içinde bazen yolunu kaybetmesi ya da farklı yerler keşfetmesi için Eco bir röportajında ben bu romanı oluştururken o gemiyi iç dizaynı da dâhil parça parça tasarladım, çizdim, çok uzun zamanımı aldı, böylece karakterimi geminin her santimetre karesinde istediğim gibi hareket ettirebildim, hatta editör bana çizimimi de yayınlamamı istedi ben de karşı çıktım, okuyucuların bunu bilmemesi gerektiğini onların da kahraman kadar kendilerini kayıp hissetmeli dedim, der. Okurken romanı yaşamanız bir nevi kaçınılmaz oluyor. :)

Gerçekliğin ve hayal gücünün birleşimi, şimdiki zamandan geçmişe yapılan sıçramalar, belli kavramlar üzerine gerçekleştirilen sorgulamalar, kahramanın aşka ve ölüme dair düşünceleri, çaresizliğini yansıttığı satırlar, yapılan bilimsel konuşmalar, somut kavramlara soyut anlamların yüklenmesi ve bunun gibi birçok olayın yer aldığı sayfalarla bir gemiye misafir oluyorsunuz.

Başka bir röportajında Eco, yazdığı birçok olayın okuyucuları tarafından acayip, saçma ve imkansız gibi göründüğünü fakat bunun aksine onları birçok kaynaktan araştırıp bulduğunu ve tamamıyla doğru olduğunu söylüyor, hatta buna örnek olarak da Önceki Günün Adası’ndan Peder Caspar ile Roberto’nun Jüpiter’in uyduları gözlemlemek için tuhaf yağ dolu bir leğen gibi kaba tripod benzeri bir aletle teleskop bağlamalarını ve gözlem yaparken yaşadıkları olayı gösteriyor, onların yaşadıkları maceranın gerçekçiliğine bakmaları için Galileo’nun mektubunu okumalarının yeterli olduğunu söylüyor, her şeyin orada yer aldığını hiçbir ekleme yapması gerekmediğini belirtiyor. Yapmaya çalıştığı şey için de, tarihte geçen en saçma şeyleri ortaya çıkarıp onları daha acayip, paradoks hale getirerek tekrar kaleme almak olduğunu söylüyor.
Gerçekten de büyük bir araştırmanın ürünü olduğunu kitap size fazlasıyla hissettiriyor, akıcı bir olaydan çok bilgiye doyayım o sırada da birçok altı çizilesi cümle üzerinde durup düşüneyim diyorsanız Eco sizin için doğru tercih olabilir.
1060 syf.
·Beğendi·7/10
Umberto Eco tam bir ortaçağ bilgini Bilgisi karşısında hayrete düşürüyorsunuz Bu kitapta gemi batar ve sadece Roberto sağ kalır ya da öyle sanır Adadan kurtulmaya çalışırken kafasındaki hayaller eşlik eder ona Yazar bize felsefe,dünya bilim adına yine muhteşem bilgiler sunuyor Roman hakkındaki görüşlerini de gizlemeden anlatıyor bize Gülün adı kadar olmasa da yine de güzel okunabilecek kitaplardan kesinlikle
576 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Önceki Günün Adası Umberto Eco ile tanışma kitabım. Yeni bir yazar okumaya başladığımda çok heyecanlanırım ve açıkçası kitabın ilk başlarında kendimi tamamen kitaba ve yazarın üslubuna bırakamam. Çok samimi arkadaşlarımızla tam olarak hangi an samimi olduğumuzu hatırlamayız ya! Heh işte! Tam da onun gibi ben de hangi ara, hangi sayfada, hangi satırda bu kitabı bu kadar sevdim hatırlamıyorum.

Ziyadesiyle yoğun bir kitap. Hep dikkati üzerinde tutmak gereken bir anlatım. Bir roman, bir düşünce kitabı, coğrafya atlası, zaman makinesi, yüzme dersi, bit hakları savunucusu, iyilerin dostu-kötülerin düşmanı.. Lakin iyi kim, kötü kim. Sıkı durun asıl soru ben kimim??Kılıç derslerinden, atom altı parçacıklara kadar uzanan anlam arayışı..

“İlk büyük oğul” Roberto. Hep bir fazlası Ferrante. Roberto ile Ferrante esasında insanın kendiyle savaşı. Peki ne için? Kendi için, gerçek için.. hiçbir şeye ihtiyaç duymamak için, düşünmek için, anlamak için.. üstelik zamanın işlemediği, saatlerle dolu bir gemi de.. tüm bunlar cehennem zamansızlığı ile az ötede, işte şuradaki bir adaya ulaşmak için.. çok şey için.. varlıkların “BEN”ine ulaşmak için mesela..

İçinde sıkışıp kaldığımız gemiler ve asla ulaşamadığımız adalar.. mutlak boşluk.. hiçlik.. öncesiz ve sonrasız bir taşı bile anlamaya çalışacağınız bir serüven.. Kitap nihayete erince düşüncelerinize serpilen anlam arayışları, kalabalık düşüncelerin yankıları..

Bir kitap okuyup anlamadığınız olmuştur mutlaka ama bir kitabı bu kadar iyi anlarken anlamdan bir o kadar da uzaklaşmak.. “kendimiz ile gerçeklik arasında ne çok Başkası var” farkındalığı kazanılmış bir zafer midir yoksa korkutucu bir çaresizlik mi?? Her şeye rağmen değerdi doğrusu.. ne de olsa “sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez” değil miydi??
576 syf.
·295 günde·Beğendi·7/10
Kemal Atakay çok başarılı bir çevirmen olmasına rağmen bu kitap nedense olmamış. Bazı paragrafları anlamak mümkün değil. Bazı yerler de ancak çıkarım yolu ile anlaşılabiliyor.
Kitabın Puslu Kıtalar Atlası ile yakın zamanlı okunmasını tavsiye ederim.
576 syf.
·16 günde·Beğendi·10/10
Umberto Eco, gerçekten sevdiğim yazarlardan...Önceki Günün Adası için, yazdığı yerlere gidip araştırma yaptığını okumuş ve etkilenmiştim. Emek her zaman takdir edilmeli bence. Kitapta da deniz yolculuğu sırasında geçirdiği kaza sebebiyle bir adada mahsur kalan kahramanın yaşadıkları anlatılmaktadır..
576 syf.
·44 günde·4/10
Nihayet bitti dediğim bir kitap hatta ve hatta bit artık ulan yeter dedirten bir kitap oldu benim için. Başlangıçı belli olmayan ve sonu yarım yamalak askıda kalan 5. Boyut a geçiş yaptıran ilginç bir kitap oldu. Felsefe, coğrafya ve din üzerine yoğun anlatılar olan, enlem ve boylam gibi hiç sevmediğim konulardan bahseden ilginç eco roberto karakteriyle geçmişe, şimdiye ve geleceğe götürüp getiriyor. Anlatılanı anlamadım sanırım ve anlamak da istemediğim bir kitap oldu.
Sanki tanrısal çareler yokmuş gibi insani çareler ve sanki insani çareler yokmuş gibi tanrısal çareler aramak gerektiğini bilmek siyasal bir erdemdir.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Önceki Günün Adası
Baskı tarihi:
Temmuz 2017
Sayfa sayısı:
576
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750735202
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Lisola del giorno prima
Çeviri:
Kemal Atakay
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Önceki Günün Adası", batan bir gemiden kurtulup bir başka gemide "karaya" çıkan "Roberto de la Grive"in öyküsü. On yedinci yüzyılda geçen bu öykü, Roberto'nun sevdiği kadına yazdığı mektuplar ve gemide tuttuğu notlarla ulaşıyor bize. Roberto'nun ıssız gemide geçirdiği günler boyunca eski yaşantısıyla ilgili anımsamaları, bir dönemin siyaset, sevgi, bilim, toplum yaşantılarını yeniden kurarak, tarih, toplum, insan ilişkilerini değerlendirmemizi sağlıyor. Üç aşamalı bir anlatı piramidiyle (Yazar / Roberto / Roberto'nun mektuplarını yorumlayan Anlatıcı) bize ulaşan öykü, bir yandan gizemli izler bırakarak sürekli Roberto'dan kaçan bir Davetsiz Konuk'un varlığıyla gerilim kazanırken, bir yandan da hem birinci elden tarihsel anlara ve mekanlara ulaşabiliyor, hem de Anlatıcı kanalıyla on yedinci yüzyılla yirminci yüzyıl arasında karşılıklı bakış açıları oluşturuyor. Daha önce Can Yayınları arasında çıkan "Gülün Adı" ve "Foucault'nun Sarkacı" adlı romanlarından tanıdığımız Umberto Eco'nun imgeler / sözcüklerle ve her zamanki ustalığıyla yarattığı dünyaları değerlendirmek, tadına doyulmaz bir okuma zevki.

Kitabı okuyanlar 134 okur

  • Melis Yıldırım
  • Galdirig Turşusu
  • Demet ozel
  • Sita
  • Sare Pataz
  • recep kahveci
  • İbrahim
  • ismail şanal
  • Beyza Coşkun
  • Kendine Okur

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%0
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%18.5
25-34 Yaş
%33.3
35-44 Yaş
%37
45-54 Yaş
%3.7
55-64 Yaş
%7.4
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%27.3
Erkek
%72.7

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%32 (16)
9
%24 (12)
8
%18 (9)
7
%16 (8)
6
%6 (3)
5
%0
4
%2 (1)
3
%2 (1)
2
%0
1
%0