Uğradığım felaket esnasında güç veren yegâne şey masumiyetimdir ve eğer kendimi bu güçlü dayanaktan mahrum bırakıp yerine kötülüğü koyarsam daha mutsuz olmaz mıyım? Zarar verme sanatında onlara yetişebilir miyim? Diyelim ki yetiştim, vereceğim hangi zayiat beni kendi derdimden kurtarır ki? Kendime olan saygımı kaybettiğim gibi yerine de hiçbir şey kazanmamış olurum.
Karşı koymakta zorlandığım saldırılara açık olmak ve bana zulmedenlerin ilkelerini benimsemek yerine kendiminkilere sıkı sıkıya sarılıp, onlarla eşit silahlar kullanarak mücadele etseydim daha iyi olmaz mıydı? Kendimi bilge biri zannetsem de, boş hatalara kurban gitmiş bir budaladan başka bir şey değildim.
Benim için önem taşıyan konularda bir karara vardıktan ve içinde bulunduğum durumla ilkelerimi karşılaştırdıktan sonra gördüm ki şu kısacık hayatta insanların anlamsız yargılarına gereğinden fazla önem vermişim. Sonuç olarak hayat bir sınavdan ibaretti ve önemli olan bu sınavın şu ya da bu şekilde verilmesi değil, elde edilen sonucun bir amaca hizmet etmesiydi. Sınav ne kadar büyük ve çetin olursa, ona tutunmayı da daha iyi öğrenir insan. Sonunda mükafatını alacağına inananlar için tüm zorlu acılar gücünü kaybeder. İşte benim bu mükafatı alacağıma dair olan inancım daha önceki tefekkür halimin meyvesi oldu.
İnsanlar beni mutsuz olayım diye eve mahkum ederek yalnız yaşamak zorunda bıraktıklarında mutluluğuma benim kendi kendime sağlayabileceğimden çok daha fazla katkıda bulunurlar.
Tüm yaşlılar hayata çocuklardan çok daha tutkuyla bağlıdır ve hayattan çok daha zor koparlar. Bunun nedeni, bu hayat için harcadıkları tüm emeğin, hayatın sonuna geldiklerinde boşuna olduğunu görmeleridir. Zorlu uykusuz gecelerin meyvesi olan mallarını, mülklerini ve ihtimam gösterdikleri her şeyi geride bırakıp gideceklerdir. Hayatları boyunca, öldüklerinde yanlarında götürebilecekleri bir şey kazanmayı akıl etmemişlerdir.