Sahip olma yönelimi olan kendi ayaklarından ziyade koltuk değneklerini kullanır. Bu kişi birşeye sahip olduğu sürece kendisi olur. Bir özne olarak yaşamayı bir nesneye sahip olmaya göre belirler. Böylece nesneler kişiyi ele geçirir.
O dağlarda bulunmayan, başının üstünden mermi geçmeyen, attığı her adımda mayına basmaktan korkmayan, üç gün üç gece yağan yağmurda iliklerine kadar ıslanmayan birisine ne anlayabilirdi ki?
Herkes sürükleniyor. Doğulu ve İslami geçmişin ahlaki değerler sisteminden kopmuş, Batılılaşma politikaları uyguladığı halde Batı değerleriyle bütünleşmemiş köksüz bir toplumda referans noktalarının kayboluşu. Herkes derin bir huzursuzluk içinde kıvranıyor ; daha iyi bir hayata ulaşmak istiyor ama o yeni hayatın ne olduğunun farkında değil. Tarifi yok; dolayısıyla toplumun mitoloji ve ideali de yok. Bu yüzden bir nehrin suları bizi önüne katmış götürüyor. İnsanlar akıntıdan kurtulmak için kıyıdan sarkan dallara tutunmaya çalışıyorlar. Kimi din dalına tutunuyor, kimi milliyetçilik, kimi ise nihilizme gömülüyor.