Selam nasılsınız arkadaşlar?
Uzun zamandır beklediğim serinin ikinci kitabı ile geldim ve çooook mutluyum! Çünkü üçüncü kitap da çıktı, yoksa nasıl beklerdim hiç bilemiyorum. İkinci kitap öyle bir yerde bitti ki… Offf, yazarın kalemine resmen aşığım. Her sayfa heyecan, her sayfa olay! Konuların işlenişi, karakterler… Muazzam!
Zaten bir Demir Karadağ var ki… Eriyorum, bitiyorum adama. Adam bir “bebeğim” diyor, off off!
Hadi gelelim konusuna.
Biliyorsunuz, Helen kardeşini bulmak için #Inferno’ya gelmişti ve böylece cehennemin kralı olan Hades, yani Demir Karadağ ile yolları kesişmişti. İlk kitabın sonunda Demir vurulmuştu.
İkinci kitap geçmiş bölümüyle açılıyor. Bu kitapta duygular daha da arşa çıkmıştı. Aralarındaki çekim o kadar güzeldi ki… Hele Demir’in Helen’e seslenişleri… Yer yer eridim resmen.
Helen, hem kardeşiyle hem Demir ile arasında bir köprü gibiydi. Demir’i haklı bulsa da Alin’in yaptıklarını doğru bulmuyordu ama sonuçta kardeşiydi.
Alin’in nelerin içine düştüğünü çözmek için yolları Yunanistan’a düşüyor. Ve düşer düşmez Helen’in annesi ve babasıyla karşılaşıyorlar. Ahhh o sahneler! Aile Demir’i öyle güzel ağırladı ki… Demir de yıllardır aradığı aile sıcaklığını onlarda buldu.
Derken, Demir’in deyimiyle “minyatür şeytan” Alin’in meğer yıllardır görüşmedikleri dedesiyle bu işlere kalkıştığını öğreniyoruz. Alin’i sevmiyorum ama zekâsına da hayran kaldım doğrusu. Olaylar bir bir çözülmeye başlıyor.
Sonra bir yer var ki… İçim acıdı.
Demir’in neden kendinden iğrendiğini, neden başkasına dokunamadığını, geçmişinde yaşadığı o ağır olayı okumak… Kalbimi gerçekten sıkıştırdı. “Aman Allahım Demir neler yaşamış!” dedim. Yanımda olsa sarılmak isterdim.
Bunları Helen’le paylaşması, Helen’in de sevdiği adamın yanından bir saniye bile ayrılmaması, aralarındaki o