Tek başına savaşmak ne ağır bir yük: İlerlemeyen bir uğraşı zorla sürüklemek, sürekli bir şeyleri onarma ümidiyle yaşamak, bitkin düştüğünde yaslanacak bir dayanak bulamayıp, daha soluklanmaya fırsat bulamadan yeniden mücadeleye koyulmak..
İnsan bazen öyle bir çaresizliğe düşer ki; ne sırtındaki ağır yükü omuzlayıp yola devam edebilir ne de kalbinin acısıyla bu tanıdık diyardan ebediyen kopup gidebilir. İşte o anlarda, ruhunun tüm hevesini yitirmişliğin koca boşluğunda, kırık bir sessizlikle öylece oturup kalmaktan başka bir şey gelmez elinden.
Psikolojide bazı erkeklerin öfkelendiklerinde sessizleşmelerinin nedeni umursamazlık değildir; aksine, umursamalarıdır. Bu sessizlik, çoğu zaman bir uzaklaşma değil, özdenetim çabasıdır. Söyleyip pişman olacakları sözleri tutmaya, sakin kalmaya ve durumu daha da kötüleştirmemeye çalışırlar.
Bu tür sessizlik, bir duraklama, bir nefes alma ve aslında değer verdiklerini koruma biçimidir.
Ancak bu süreç uzadıkça ve kişi sürekli olarak duygularını bastırmak zorunda kaldıkça, öğrenilmiş çaresizlik gelişebilir. Sürekli yanlış anlaşılma, duygusal tepki verdiğinde suçlanma veya çabasının karşılık bulmaması, bireyi zamanla “ne söylesem değişmeyecek” düşüncesine iter. Böylece sessizlik artık özdenetim değil, umutsuz bir kabullenişe dönüşür.
Gerçek duygusal istismar da tam bu noktada başlar: kişi artık bağ kurmak, anlatmak veya mücadele etmek yerine, içsel bir geri çekilme yaşar. Bu soğukluk, ilgisizlik değil; yeniden incinmekten kaçınmanın bir biçimidir. Yani bazı sessizlikler hâlâ umut taşırken, bazıları yalnızca defalarca denemekten yorulmuş bir kalbin sessizliğidir.