Adalet Ağaoğlu

Adalet Ağaoğlu

YazarÇevirmen
8.5/10
1.790 Kişi
·
5,2bin
Okunma
·
675
Beğeni
·
21,2bin
Gösterim
Adı:
Adalet Ağaoğlu
Unvan:
Yazar
Doğum:
Nallıhan, Ankara, 23 Ekim 1929
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 14 Temmuz 2020
Adalet Ağaoğlu (d. Nallıhan, Ankara 1929) romanlarıyla ünlü Türk yazar.
20. yüzyıl Türk edebiyatının en önemli romancılarından biridir. Türkiye'nin değişik dönemlerini ve bu dönemlerin insan hayatlarına etkisini inceleyen eserler vermiştir. Romanları dışında hikaye, oyun, deneme, anı türünde eserler verir.

13 Ekim 1929'da Nallıhan'da dünyaya geldi. Babası, kumaş tüccarı Hafız Mustafa Sümer'dir. Dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu ve tek kızıdır. Kardeşleri Dr. Cazip Sümer (1925-1975), oyun yazarı, oyuncu Güner Sümer (1936-1977) ve işadamı Ayhan Sümer (1930)'dir.

İlköğrenimini Nallıhan'da tamamladıktan sonra 1938'de ailesi ile birlikte Ankara'ya yerleşti[2] . Ortaöğrenimini Ankara Kız Lisesi'nde tamamladıktan sonra 1950 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu.

Edebiyata ilgisi lise yaşamında şiirlerle başladı, kısa bir süre sonra oyun yazarlığına yöneldi. İlk defa 1946'da Ulus gazetesinde tiyatro eleştirileri yayımlayarak yazarlığa başladı. 1948-50 arasında Kaynak Dergisi'nde şiirleri yayımlandı.

1951-1970 yılları arasında TRT’de çeşitli görevlerde bulundu. Ankara Radyosu'nda göreve başladığı yıl ilk radyo oyunu olan "Aşk Şarkısı'nı" yazdı. Raddyo'da görev yaparken tiyatro oyuncusu ve yönetmen dört arkadaşı (Kartal Tibet, Üner İlsever, Çetin Köroğlu, Nur Sabuncu) ile birlikte Ankara'nın ilk özel tiyatrosu olan "Meydan Sahnesi"'ni kurdu[1]. Meydan Sahne Dergisi'ni çıkardı. 1953 yılında tiyatro konusunda görgü ve bilgisin arttırmak üzere Paris'e gitti[1]. 1953'te Sevim Uzungören'le birlikte yazdığı "Bir Piyes Yazalım" tiyatro oyunu aynı yıl Ankara'da sahnelendi. 1954 yılında mühendis Halim Ağaoğlu ile evlenen sanatçı, ilk romanını yazana kadar oyun yazarlığını sürdürdü. Üst üste yazdığı oyunlarla altmışlı ve yetmişli yılların önde gelen oyun yazarlarından oldu. TRT'nin özerkliğine el konulması gerekçesiyle TRT Radyo Dairesi Başkanlığı'ndan 1970 'te istifa eden sanatçı o tarihten bu yana yazarlıktan başka bir işle uğraşmadı. Edebiyat yaşamının bazı dönemlerinde "Remüs Tealada" ve "Parker Quinck" gibi takma adlar kullanmıştır.

İlk romanı Ölmeye Yatmak, 1973'te yayımlandı. Bu ilk romanından itibaren tüm eserleri yoğun tartışmalara konu oldu. Ölmeye Yatmak, daha sonra yazdığı Bir Düğün Gecesi(1979) ve Hayır (1989) adlı romanlarla bir üçleme oluşturdu ve birçok ödül kazandı. Bir Düğün Gecesi ve Hayır romanları yayınlanır yayınlanmaz, ikinci romanı olan Fikrimin İnce Gülü, dördüncü basımında toplatıldı[3]. "Fikrimin İnce Gülü" romanı hakkında, "askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif (küçük düşürmek)" suçlamasıyla hakkında 1981 yılında dava açılan Ağaoğlu, iki yıl süren davanın ardından aklandı. "Düğün Gecesi" ise soruşturma aşamasında kaldı[4]. Dönemin üç önemli roman ödülüne layık görülmüş olan Bir Düğün Gecesi adlı roman için ayrıca Aldous Huxley'den aşırma olduğu suçlaması ortaya atıldı ve uzun tartışmalara sebep oldu.

Öykü kitapları, denemeler, anı-roman türünde eserler de yayımlayan Ağaoğlu 1991 yılında Çok Uzak Fazla Yakın'la oyun yazarlığına döndü. 1983 yılından beri İstanbul'da yaşayan Ağaoğlu, halen yazmayı sürdürüyor.

Adalet Ağaoğlu'ile ilgili yazıları bir araya getiren arşiv eşi Halim Ağaoğlu tarafından hazırlanmış ve 2003'te Adalet Ağaoğlu'nun yazarlığının 55. yılı anısına Herkes Kendi Kitabının İçini Tanır adı ile basıldı.

1996'da ciddi bir trafik kazası geçiren ve iki yıl hastande yatan Adalet Ağaoğlu[6] için Can Yücel'insöylediği "Sen Türkiye'nin en güzel kazasısın" sözü [kaynak belirtilmeli], Feridun Andaç'ın Adalet Ağaoğlu ile yaptığı nehir söyleşi tarzında bir kitabın adı oldu. Kitap, 2006'da basıldı.

Ağaoğlu, 1986'da kurulan İnsan Hakları Derneği'nin kurucuları arasında yer almış ancak Temmuz 2005'de İHD'nin tek yanlı ırkçı-milliyetçi bir tutum takındığını belirterek ve "PKK yanlısı politika izliyorlar" diyerek istifa etti. Son olarak Ermenilerden özür dileme kampanyasına katılmıştır.

Eserleri

Tiyatro ve Radyo Oyunları
Yaşamak - 1955
Evcilik Oyunu - 1964
Sınırlarda Aşk - 1965
Çatıdaki Çatlak - 1965
Tombala - 1967
Çatıdaki Çatlak 1967
Sınırlarda Aşk-Kış-Barış 1970
Üç Oyun: Bir Kahramanın Ölümü, Çıkış, Kozalar 1973
Kendini Yazan Şarkı 1976
Çok Uzak - Fazla Yakın 1991
Duvar Öyküsü - Çocuklar ve Büyükler için Müzikli Danslı Oyun 1992
Çağımızın Tellalı 2011

Roman

Ölmeye Yatmak 1973
Fikrimin İnce Gülü 1976
Bir Düğün Gecesi 1979
Yazsonu 1980
Üç Beş Kişi 1984
Hayır... 1987
Ruh Üşümesi 1991
Romantik Bir Viyana Yazı 1993

Öykü

Yüksek Gerilim (1974)
Sessizliğin İlk Sesi 1978
Hadi Gidelim 1982
Hayatı Savunma Biçimleri 1997

Deneme

Geçerken 1986
Karşılaşmalar 1993
Başka Karşılaşmalar 1996
Öyle Kargaşada Böyle Karşılaşmalar 2002
Yeni Karşılaşmalar 2011
Mektup [değiştir]
Mektuplaşmalar (Mehmet Baydur ile birlikte) 2005

Anı
Göç Temizliği 1985
Gece Hayatım 1991
Günlük - Günce [değiştir]
Damla Damla Günler 2004
Damla Damla Günler I-II-III 2007

Ödülleri

1974- TDK Tiyatro Ödülü
1975- Sait Faik Hikaye Armağanı, Yüksek Gerilim ile
1979- Sedat Simavi Edebiyat Ödülü, Bir Düğün Gecesi ile
1980- Orhan Kemal Roman Armağanı Bir Düğün Gecesi ile
1980- Madaralı Roman Ödülü, Bir Düğün Gecesi ile
1991- Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü, Çok Uzak Çok Yakın ile
1997- Aydın Doğan Roman Ödülü, Romantik Bir Viyana Yazı ile
- İnsanlar birbirlerinin hayatını yıllarca işgal ettiklerinde, orada neredeyse kök saldıklarında bile selamsız sabahsız, hiçbir açıklama yapmadan çıkıp gidebiliyorlar. Sizse henüz eşikte bile değilsiniz. Henüz kısa bir tanışıklık.

+ Fakat onlar eskimiş insanlar!

- Her şey eskir. Siz de. Üstelik sizinle ortak yaşanmış hiçbir şeyimiz yok.
Adalet Ağaoğlu
Everest Yayınları, epub
Ama şuramda bir bulantı. Gitmiyor, geçmiyor. İnsanlar arasında durmadan mikrop gibi yayılan bir hastalığın bulantısı bu. Kuşku ve güvensizlik. Bunları böyle böyle düşünmek zorunda kalışım... Yoklaya yoklaya yaklaşmak herkese. Şu anlamda ya da bu anlamda... Adımları hesaplı atmak. Yürekleri hesaplı açmak. Açık olamamak. Her gün biraz daha kapanmak. Her gün biraz daha köstebekleşmek, tilkileşmek, böcekleşmek...
Adalet Ağaoğlu
Sayfa 452 - Everest Yayınları
'Adımları hesaplı atmak.
Yürekleri hesaplı açmak.
Açık olamamak.
Her gün biraz daha kapanmak.
Her gün biraz daha köstebekleşmek, tilkileşmek, böcekleşmek...'

Adalet Ağaoğlu / Dar Zamanlar
Adalet Ağaoğlu
Sayfa 452 - Bir düğün Gecesi
Fakat ne gereği var? Önünde sonunda adamdan kadına ne, kadından adama ne? Birbirlerine birer geçmiş, birer yaş bile veremedikten sonra?
305 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
İlk satırından son satıra kadar iliklerime kadar hissederek okuduğum bir kitap daha... Başka türlü inceleme yazamıyorum galiba kitaplara.
İçime dokundu her söz, her cümle...
Aysel'le birlikte yaşadım hayatını satır satır...
Melankolinin dibine battım battım çıktım...
Neden bu kadar etkilendim bilmiyorum. Bir kadın yazdığı, bir kadın yaşadığı için belki de...

Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar üçlemesine çok tereddütle başladım aslında. Elim bir türlü gitmemişti okumaya. Ama ne büyük hataymış. Niye bu kadar beklemişim ki okumak için?

Bu sefer Aysel'le bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Çocukluğundan yaşlılığına kadar herşeyine, yaşamının her mahrem anına, sevincine, üzüntüsüne... herşeyine tanıklık ediyorsunuz.

"Ölmeye yatmak"la başladım Aysel'i tanımaya. Otel odasında ölmeye yatmışken bütün hayatını anbean gözden geçiren bir kadının çarpıcı hikayesi bu. Ölümün eşiğinde bile günlük yaşamın yükünden kurtulamayan bir kadının hikayesi...

Cumhuriyetin kurulmasıyla insanların nasıl değişmeye çalıştığını, eğitimdeki zorlukları, batıya ayak uydurma çabasını anlatıyor ilk kitap.
Okumanın hele bir kız çocuğu olarak okutulmanın ne denli zor olduğuna yakından şahitlik ediyoruz. Bir de orası bir köyse ve siz bir köy kızıysanız... Her şey çok daha zor...
Dündar öğretmeni tanıyorsunuz... Kentten köye ışık götüren aydın kuşağın ilk temsilcisi... Öğrencilerinin eğitimi için çırpınıp duran müthiş insan...

Yakın siyasi tarihimizle ilgili de detaylı bilgi içeriyor kitap. Hikaye içine öyle güzel harmanlanmış ki istemeseniz bile bilgi sahibi oluyorsunuz.


"Bir düğün gecesi"nde kocası Ömer ve kız kardeşi Tezel'in ağzından dinliyoruz olayları. Karakterleri çok iyi tanımaya başlıyorsunuz, duygularını, savruluşlarını derinden hissediyorsunuz. Çelişkiler, iç hesaplaşmalar... Bütün duygulara yer var bu kitapta...

Zengin bir işadamının (Aysel'in abisi İlhan) kızı ve bir generalin oğlunun düğün gecesinde olanlar anlatılıyor esasında.
70'ler Türkiye'si var bu sefer arka planda. Dönemin toplumsal yapısı irdeleniyor. Siyasal çalkantılar, bunların günlük yaşama yansımaları, tutuklamalar... Fikrini dile getiren, başkaldıran neredeyse herkesin tutuklanması... Türk aydını ve maruz kaldığı siyasi baskı... Diğer tarafta da iktidarla kol kola girmiş, sadece kendi çıkarları peşindeki iş adamları... ikiyüzlülük...


Ve "Hayır"...
"Hayır"da bizzat Aysel'ın ağzından dinliyoruz bu sefer hikayeyi. İnanılmaz akıcılıkla yazılmış bu kitap alıp sürüklüyor kendi içinde insanı. Acımadan hem de...

80'lerdeyiz bu sefer. Aysel'in yaşlılık döneminde. Yalnız bu sefer Aysel... Ömer'le boşanmışlar. Nedeni trajik. Anlamlandırmaya çalışıyor yaşadıklarını...
"Her şeyin bir anlamı bulunmalı. Kopuşların olduğu kadar, birleşmelerin de..." diyor Ömer'e.

Yaşadıkları içinizi acıtıyor. Ama göğüsleme biçimi kuvvet veriyor insana.

Her satırda içinde bir yalnızlık var bu kadının deyip durdum içimden. Bazen gözlerim doldu okurken. Acaba hiç mutlu oldu mu bu kadın? Hayatındakiler mi nankördü? Yalnızlık kendi seçimi miydi, yoksa yalnızlık mı onu seçmişti ? Gitmek isteyeni itmiş miydi daha çok ya da gelmek isteyenin önüne set mi çekmişti...

"Insanlar birbirlerinin hayatını yıllarca işgal ettiklerinde, orada neredeyse kök saldıklarında bile, selamsız sabahsız, hiçbir açıklama yapmadan çıkıp gidebiliyorlar. Sizse henüz eşikte bile değilsiniz..." diyor Aysel...

Cumhuriyet sonrası bir türk kadını nasıl büyümüş, neler çekmiş, kimlerle savaşmış adım adım tanık oldum. Biraz da üzüldüm. Yazık, hala aynı savaşı veriyor kadınımız, bugün bile aynı savaş aynı zihniyetle!

Türkiye'de aydın olmak hele bir de aydın kadın olmak ne kadar zormuş. Aydın intiharları ne çokmuş... Okudukça tüylerim ürperiyor... Mayakovski'yle tanışıyorum...

"Olay kapandı’ derler ya
işte bu da öyle,
Aşkın kayığı
günlük yaşama çarptı.
Ödeştim yaşamla."...

Ve sonra Cumhuriyet ile meşrutiyet arasına sıkışıp kalan insanlar... "Önceden bildikleri geçersiz ilan edilmiş, bir günde bilmeleri gerekenlerle henüz tanıştırılmış bu insanlar..." Aysel'in annesi Fitnat hanım gibi...
Aysel, "Anneciğim, sen ölme. Henüz yaşamadın ki." diyor annesine... İçim burkuldu bu satırları okurken...

Ve Engin... Aysel'in gençliğinde bir şeyler yaşadığı eski bir öğrencisi... Biraz da onun hayatına eğiliyoruz kitapta. Aysel'e aşık mı Engin?
" Sana sadece, "Hocam" diye seslensem, olmuyor. "Dostum" desem yetmiyor. Yalnızca sevgilim olsan, dünya bir yarım dünya. "Aşkım" demekte de bir yıpranmışlık var. Garip bir eskimişlik..."
Böyle bir ilişki onlarınki ...

"Aradığım salt bir kadın gövdesi değil. Beynimle de doymak istiyorum. İnsan iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırınca, iç dünyası zenginleştikçe, beyniyle de doymak istiyor." demisti hocasına Engin...

Yıllar sonra karşılaştıklarında ise hiçbir şey bıraktıkları gibi değildir. "Bizse, buz gibi ayrıldık... El sıkıştık, herkesin herkese yaptığı gibi, hiçbir yere değmeyen dudaklarla yanaklardan öpüştük."

Ama çok özlüyor Aysel'i Engin. Artık çok mu geç her şey için... Değerini mi bilemiyoruz insanların onlar yakınımızdayken... Kaybetmek şart mı anlamak için...
"Bakışların... Giderayak ne kadar yalnızdı! Seni büsbütün yalnızlastırdım...Özür dilerim Aysel, çok özür dilerim..."

Özürler kaybedilen zamanı geri getirmez ki... Ya da çekilmiş olan yalnızlığı azaltmaz...

Yenins'e tutunuyor Aysel. Yenins yani "yeni insan" onun bu zorlu yolculuktaki tek umudu, yaşama tutunduğu dalı, yol arkadaşı ...
"Sizsiz ben yarım kalırım. Bensiz siz eksiksiniz. İkimiz birlikte bütün ve yeni bir insan oluruz..."

İçinde bir savaş var Aysel'in... insanlara karşı kesin olamama, hayır diyememe savaşı... Yaşam biçimlerine karışılmasına, dayatmalara ve aslında istemediğimiz her şeye hayır deme savaşı ...
"Her durumda özgür kimliğimizi koruyabilmek ancak edimle söylenebilecek şu tek ve son söze bağlı: Hayır..."

Hayır! Bazen söyleyemediğimiz için, bazen de söylemekte geç kaldığımız için her şeyi değiştirme gücü olan bir kelime.
Söylemeyi öğrenmem çok zamanını aldı doğrusu. Öğrendim de ... Söylemesi artık çok zor değil belki ama anlaşılması da çok önemli. Hayır demek hayır demektir çünkü!

Türkiye'de kadın olmayı bir de bu kadından dinleyin. İnanın hiç ama hiç kolay değil.
Kolaylaştırmanıza gerek yok. Daha da zorlaştırmayın yeter!

Okurken bir arkadaşıma kalbimi bıraktım bu kitaba demiştim. Bıraktım gerçekten de. Gözlerim dolu dolu okudum birçok sayfayı...

Ve son...
Lütfen hayatı ıskalamayın. Günlerinizi yaşayıp, hızlıca yaşayıp geçmeyin. Her günü anlamdırın, sevdiklerinize sıkı sıkı sarılmayı ve onlara "seni seviyorum" demeyi unutmayın... Hayat düşündüğümüzden çok daha kısa çünkü..

Sevgiyle kalın...
Keyifli okumalar...
95 syf.
·2 günde·9/10
Kitap hakkında yazmadan önce bir kaç cümle Sartre ve felsefesiyle ilgili yazmak daha düzgün olur. Tabi ki hem yazar hem de eserleriyle ilgili çok mükemmel incelemeler bulunuyor sitede. Ve ben de sayı itibariyle çok kitabını okumadım. Ama daha anlaşılır şekilde söyleyecek olursak "Sartre Egzistansiyalizmi" ni (Varoluşçuluğunu) böyle açıklaya biliriz: "İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir." Yani her bir insanın hayatta nasıl biri olmasını, kim olmasını sadece onun verdiği kararlar belirler. Kararlarımız bizi biz yapıyor. Bizler yaptığımız seçimlerin sonuçlarına katlanmak zorundayız, çünkü bu seçimler bize aittir. Ama bununla beraber her birimiz hayatımız boyunca kendi yazgımızı sorguluyor, daim onun üzerinde düşünüyor ve kendimize bitmek bilmeyen sorular veriyoruz. Bu da varoluşçuluğun esas özelliklerindendir. "Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez." - diyor Sokrates. Ne kadar da haklı bir yaklaşım hayata. Eğer insan kendi kararlarını ve kendi yaşamını daima sorgulamıyorsa zaten yaşamıyor demektir bence...

Buradan görüyoruz ki Egzistansiyalizm çok eskilerden beri her zaman var olmuş, Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Albert Camus, Dostoyevski, Andre Gide, Franz Kafka gibi önemli isimlerin eserlerinde de her zaman özel bir yere sahip olmuştur. Ancak kendi ününe Sartre sayesinde kavuştuğunu söylemek daha doğru olur.

Sartre II. Dünya Savaşı başladıktan bir yıl sonra, yani 1940 yılında Almanlar tarafından 9 aylık hapse mahkum edilmiştir. Ve sonrasında da Direniş hareketine katılmıştır. Tam olarak hareket sıralarına katılmasa da, onlara gereken yardımı yapa bilecek bir cemiyet kurmuştur (Albert Camusla da burada tanışmıştır.)

"Mezarsız Ölüler" kitabında da biz altı tane direnişçinin kısa ama çok zorlu bir sorgu süreçlerini görüyoruz. En küçüğünün daha 15 yaşı var ve diğerleri de genç. Burada biz yazarın kendinin hapishanede geçirdiği zamanki durumunu anlattığının şahidi oluyoruz belki de. Bir insan kendi ölümünün bu kadar yakın olduğunu bildiği zaman neler düşüne bilir, neleri sorgulayabilir kendi hayatında? Geleceğe dair umudu ola bilir mi? Ya da diğer insanlar gibi hala sevebilir mi yaşamı, insanları? İnsan en zor şartlar altında kendi istemese de değişiyor. Başka zaman asla yapmayacağı şeyler sonunda ölüm olunca bir çıkış yolu gibi gözüküyor insana. Ama onların ölümden kaçışı mümkün mü? Verdikleri karar kurtara bilir mi onları? Önemli soru bu. İnsan kendi içinde ömrünün sonuna kadar kendini günahkar hissederek ne kadar rahat yaşaya bilir ki? Ama onların konuşmasının bir yararı olacak mı o da soru altında zaten.

— Kendimi tanımak isterdim. Bu kısa cümlede Sartre ne kadar büyük anlamlar ifade ediyor aslında. Kimse kendini yeteri kadar tanımıyor, belki de hiç tanımıyor. Sadece olmak istediğimiz insanız kafamızda. Kim olduğumuzu anlamasınlar diye de türlü türlü yollar ararız ömrümüz boyunca. Ama bir zaman gelir ki insanın asıl olduğu kimlik kendini belli eder. Artık gizlemek mümkünsüz olur. Sartre bu mahkumların da o zamanını gösteriyor bize. Kendi oldukları insanı göstermeleri için ne kadar zamana ihtiyaç duyduklarını da tabi ki.

Ve diğer tarafta onları sorguya çekenler var. Onlar için bu mahkumların varlığı veya yokluğu tabi ki önemsiz. Sadece bir isim, bir yer duymak istedikleri. Hatta o kadar uzun zamandır işkence yapıyorlar ki, sıkılmışlar bundan. Farklı, eğlenceli işkenceler gerek artık onlara. "İnsanlık kadar eskidir işkence... " Bununla da biz insanoğlunun diğer vahşi yüzünü görüyoruz. Maalesef her zaman işkenceden, yalvarmadan zevk alan insanlar olmuştur ve olacaklar. Sadece öyle insanlardan olmamak ve olanlardan da uzak olmak gerek.

Kendinize son sayfaya kadar yüzlerce soru sorduracak bir kitap, hem mahkumlar hakkında hem de kendiniz hakkında.

Keyifli okumalar dilerim...
360 syf.
Bu inceleme şuan sitede olmayan muhtemelen bu inceleme ile tekrar dönüş yapacak birine ithaftır! :)

Kültürfizik yapmalısın. Derin derin soluk almalısın.. Düşünmelisin.. Uyan.. Burası dünya..

Aahh Murat ! Hayalci Murat!

Kısmet! Sürüme ayağını ailene yakışır bir kız ol! Denileni yap, sözümüzden çıkma, yola çıkabilirsin ancak kaderinden kaçamazsın!

Ferit! Paris'ten Eskişehire uzanan öykünle, kırık kalpler ordusu kurdun. Ülkeni sevdin, çabaladın, banka kredileri, KİT'ler, sermaye piyasası! ailene ayıracak hiç ama hiç vaktin yoktu.

Kardelen! Sen ki fedakarlığın timsalisin, ailenin karlarla kaplı mevsimine yazı sen müjdeledin.

Aylardan Haziran. Gündüzlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var daha.

Es ver: UMUT TIKANIKLIĞI!

Eskişehir'in bağrından kopup İstanbul'a uzattığın hayatınla, kaybettiklerini ararken bile kurduğun o hayaller arasında bilinmezliklere sürüklenişin. Bir V yakasının arasında geçen tutkuyu manalandıramayışın. Üstelik bir o kadar da utangaçsın, Sahi bu gün kaç ölü, kaç yaralı? Demini almamışsa bir çay, beklemeyi öğrenemeyişinden. Etrafındakilerin etraflıca seni kınamalarından, hayatı bir müzik ezgisinden ibaret sanışından, olmadı Murat! hayalci Murat! 3 ölü 5 yaralı!

O zamanlar 1969'lar tabii saat ikiye çeyrek kala şehir ölür, kimseleri barındırmaz sokaklarda. Öyle ihtişamlı olur ki yalnızlığıyla. Çıkışsız sevdalarıyla bir Eskişehir, tıpkı Porsuk Çayı gibi. Mihalıççık'a uzanan yolda nice yıllar eskiyor bedenlerde. Demini almamış bir çay gibi ömür, intiharları sipariş eden şeytanları çağırıyor kent. Dümdüz bir ovada yüreklerde ne yükseltiler birikiyor. Her bir tercih ayrı bir yıkılışı temsil ediyor. Ah Eskişehir! Ne de güzel anlatıyor Adalet Ağaoğlu. Sanki oturmuşum Porsuk Çayı'nın kenarındaki bir kaldırıma izliyorum Selmin ile Murat'ı. Azıcık ötede Kısmet ile Kardelen. Türkan Kaymazlı çıkmaz evden girmiyor kadrajıma. Ve ötelerden beliriyor Ferit Sakarya, tüm o ihtişamıyla! Ufuk ise geç kalmış bu davetsiz olduğu buluşmaya. Ah Eskişehir! Porsuk çayı gibi boylu boyunca uzanmışken şehrin ortasına, süregelen acıları mı reva gördün bu insanlara.

Tam olarak şöyle bir kitapla yüz yüzesiniz. 6 insan var aklınızda tutmanız gereken. Bu insanların hepsinin de koskocaman düşleri var. Esir oldukları düşleri. Tamah edemeyenlerin ellerindekilerden oluşları var. Umutlar var, umut çıkmazları. Hayata bu kadar tutkunken hayatın onlara sağır oluşu.
Bütün olanlara bir suçlu ararken kendi çaresizliğine sığınmak. Bereketsiz bir sıkıntı, çokça ürküntü. Yoğun aromalı bir drama. Kalabalıklar yorgun düşüyordu bu şehirde. Aynı tonda aynı kişiyi kınamaları da düşünmeye olan uzaklıklarından. Bitkin omuzlarda bir milyon ton ağırlık, şehir ki hepi topu on bin adım!

Bilmezden gelelim, bilmezden gelelim... Hayatı, düşleri, hayalleri, bilahare gerçekleri, görmezden gelelimmm..

Ben öyle bir kitap okudum ki, Aylardan Haziranı anlatan ve gündüzlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına henüz ulaşılmamış olan. Öyle dar bir zaman. Anlatılan da 3-5 kişi. Hikaye örgüsü de Paris - İstanbul - Eskişehir (çokça) Ankara arasında işliyor. Dar zaman, dar yerler buna rağmen 342 sayfalık muazzam bir hikaye çıkıyor ortaya. Anlatım o denli doyurucu, o denli içine çekiyor ki farkında olmadan dar alanda kısa paslaşmalar yapıyorsunuz yazar ile. Ben ki Adalet Ağaoğlu'nun sadece ismini bilirdim. Ancak gökte hilalin belirdiği bir gün haberdar oldum kendisinden. Okudukça çıkamadım etkisinden. Rüyalarıma da girdi, sorguladım kendimi. Sindire sindire, doya doya okudum kendisini. Öyle kolay anlaşılacak bir kitapta, yazar da değil keza.

Uzatmadan, Türk edebiyatının en değerli kalemlerinden birisi Adalet Ağaoğlu! Franz Kafka'yı Prag'larda aramayın. Hala yaşıyor kendisi. 1980'de Ankara'da başlıyor bu eserini yazmaya 1984 yılında İstanbul'da tamamlıyor. Çok memnun oldum tanıştığımıza. Siz de bu değerli kadın ile tanışmakta geç kalmayın. Okuyun, okuyun, okuyun!

Sahi bugün kaç ölü, kaç yaralı?

https://www.youtube.com/watch?v=3W1CYqNOh94
362 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
— Ben düğün falan istemem.
— Hayatta olmaz, herkesin düğününe gittik, o kadar takı taktık.
— Gitmeseydiniz, bana mı sordunuz?
— Uzatma, o halay çekilecek!

Ve iki rakip takımdan oluşan komite toplanır. Kimseden altta kalmamak için, gidilmiş bütün düğünler masaya yatırılır. Nerde yapıldığından tutun da, takı hasılatına, as kadronun neler giydiğine, gelinliği - damatlığına, kınası - bindallısı - çerezi - meşrubatına, gelin çiçeği - kuaförü - araba süsüne, bahşişi, düğün pastası, hatta balayısına kadar her şey dikkatle kıyaslanır. Sonuçta Çırağan’da bile yapsan herkesin bir kusur bulduğu o düğün yapılır. Salgın döneminde bile olsan yapılır. Birkaç saatlik gösteriden “ölürüz de” gene vazgeçmeyiz.

— Yaa aşkitom, hani biz sıradan olmayacaktık, kot pantolon ve tişörtlerimizle nikah yapacaktık?

Siz kendinizi Yoko Ono ve John Lennon mu sandınız? Sıradan insanların böyle özgür seçimleri olamaz!

Bu yazıyı okuyan sevgili okur; kız tarafı mısın, erkek tarafı mı? Biliyorsun, düğünde tarafsız olunmaz! O nedenle tarafını seç ve sana ayrılan yere geçip “Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi”ni seyre başla. Bu düğün de bildiğin şatafatlı bir tören.
Ancak gören gözler anlatınca...

“İntihar etmeyeceksek içelim bari!”

Bir eser ancak bu kadar çarpıcı bir cümleyle başlayabilirdi. En azından ben bu cümleyi hiç unutamayacağım.

İncelemeye çalıştığım eser, Adalet Ağaoğlu’nun “Dar Zamanlar” üçlemesinin ikinci kitabı. (Üçleme sırası: Ölmeye Yatmak - Bir Düğün Gecesi - Hayır)

Eserin ana karakterleri çevresinde geçen olaylar, Adalet Ağaoğlu’nun kullandığı bölüm yapısı yoluyla okuyucuyu farklı zaman ve mekanlara götürerek anlatılır. Yazar bu bölümlerde, yaşananları karakterlerin gözünden bizlere aktarmış. Şimdiki hâllerinin, nasıl bir geçmişin sonucu olduğunu ayırt etmek açısından verimli ve sürükleyici bir yöntem olmuş.

12 Mart 1970 darbesinin farklı kesimlerden insanlar üzerinde bıraktığı etkileri, Türkiye’nin 70’li yıllardaki durumunu, ordu ve sermayenin işbirliğine varana dek gözler önüne sermek ve bunu tek bir gece içine bu denli başarıyla sığdırmak, eseri övgüye değer kılıyor.

Düğüne katılan eş-dost, komşu ve akrabaların yaşayışları, siyasi görüşleri kullanılarak, aslında bir anlamda dönem insanının da profili çıkarılmış oluyor. Örneğin, ana kahramanlardan Tezel, Ömer ve Ayşen ile darbe sonrasında hayal kırıklığı yaşayan solcu aydınlar sembolize ediliyor. Bir başka karakter, geçmişin sıkı “Türkçü”sü İlhan ise, “Türkiye”sini sömürerek aşırı zenginleşen sınıfı ve ülkemizin o dönemdeki çarpık kapitalistleşmesini çok güzel temsil ediyor. Yalnız fiziksel güzelliğini ve gününü gün etmeyi düşünen şehir kadınlarından tutun da, henüz dinî kıyafetlerinden vazgeçemediği için alttan alta hor görülen hacı amcalara kadar, ülke insanı farklı yönleriyle ortaya konuluyor.

12 Mart sonrası Türkiye’sinin siyasi ve toplumsal profilini çıkaran, zaman zaman Oğuz Atay konuşuyor sandığım bu eserde vardığım en keskin sonuç, 12 Mart’ın en büyük darbeyi sol kesime vurduğu oldu.

Severek okunacak bir kitap. Kesinlikle tavsiye ederim.
367 syf.
·5 günde
Türk Edebiyatı'nın en güzel giriş cümlelerinden biriyle açılıyor Bir Düğün Gecesi;
"İNTİHAR ETMEYECEKSEK İÇELİM BARİ!"


"Dar Zamanlar" üçlemesinin ikinci kitabı olan Bir Düğün Gecesi, 68 kuşağının bir üyesi olan Ayşen ile 12 Mart İhtilali'ni düzenleyen generallerden birinin oğlu olan Ercan'ın düğünüyle başlıyor.

Kitap, 12 Ana bölüm ve 12 alt bölümden oluşmakta, Üçlemenin ilk kitabı Ölmeye Yatmak'da ana karakter olan Aysel bu kitapta anlatıcı konumunda değil, Aysel'in kocası Ömer bölümlerin çoğunda anlatıcı durumunda, Aysel'in kardeşi Tezel, yeğeni Ayşen ve Ömer'in eski öğrencisi Tuncer'de bazı bölümler de anlatıcı olarak görünüyor.
Bir Düğün Gecesi 3-4 saatlik bir zaman diliminde geçmesine rağmen şimdi ve geçmiş tekniğini kullanarak yer yer bize karakterlerin gözünden geçmişe de götürüyor.
Bilinç akışı tekniğinin muazzam kullanıldığı kitapta, genel anlam da çok fazla iç monolog ile de karşı karşıyayız.

Edebi değer anlamında Ölmeye Yatmak'a göre daha yatkın, aynı zamanda karakter çeşitliliğinin fazla olması ve sahneleme tekniğinin ilmik ilmik kullanılması ilk kitaba göre daha güzel bir edebi keyif bırakıyor.

12 Mart döneminden sonra yazılan kitap, düğüne gelen konukların farklı toplumsal sınıflara mensup olması,toplumsal yapıyı incelemesi ve 70'ler döneminin toplum düzenine ışık tutması anlamında bir dönem kitabı niteliğinde.
Ordu-Siyaset ilişkisini, 12 Mart döneminden önceki Öğrenci hareketlerini,Sol-Sağ ayrımını,burjuva toplumunun değişimini yarı-gerçek bir belgesel niteliğinde okuyoruz hem de düğüne gelen karakterler üzerinden analiz ediyoruz.

Dar Zamanlar üçlemesinin ilk kitabı Ölmeye Yatmak'ı okurken çok keyif almıştım,Bir Düğün Gecesi'nde ise aynı duyguları yaşadım ve çok keyif aldım, beni edebi anlamda çok tatmin etti kitap.
Üçlemenin son kitabı Hayır...'ı da okumak için sabırsızlanıyorum,ismi dâhi çok merak uyandırıcı.

Son olarak en sevdiğim alıntı ile kapatıyorum tüm kitapseverlere tavsiye ederim, Keyifli okumalar...

Ama şuramda bir bulantı. Gitmiyor, geçmiyor. İnsanlar arasında durmadan mikrop gibi yayılan bir hastalığın bulantısı bu. Kuşku ve güvensizlik. Bunları böyle böyle düşünmek zorunda kalışım... Yoklaya yoklaya yaklaşmak herkese. Şu anlamda ya da bu anlamda.(syf:86)
Rogojin
Rogojin Yazarlarımızdan Öyküler'i inceledi.
@Rogojin·08 Şub 2017·Kitabı okumadı
Kitap okuma saatindeyiz..ve kendi sınıf kitaplığımızda bu kitabı buldum..artık okulumuzda daha seri ve düzenli olarak kitap okuma saatleri düzenlenecek..şimdi öğretmen masasının sağındaki küçük pencereden içeri dolan günışığında kitabı okumaya ve hayal kurmaya başlıyorum..ilk hikâye sait faik'ten..devamı ise dolu dolu..
380 syf.
Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar serisinin 2. kitabı olan Bir Düğün Gecesi'ni okudum.
Kitabın giriş cümlesi: "İntihar etmeyeceksek içelim bari"

İlk kitap yarı yarıya Aysel'in ölmeye yattığı otel odasında geçiyordu. Onun zihninden geçenleri okuyorduk, müthişti.
2. kitap ise bir düğünün gecesini anlatıyor, yani kitaplar az vekitte yaşananları anlatıyor.
(Dar Zamanlar)

Bir Düğün Gecesi, yorucu, kısmen karışık bir kitap. Bunun sebebi karakter sayısının fazlalığı.
Kim anlatıyor, kim düşünüyor, düğüne gelen kişiler kimler derken, epey yoruldum.

Fakat bir dönem kitabı oluşu, dönemi yansıtışı, bahsi geçen kişiler üzerinden yapılan analizler ve tüm bunları dar vakitte yapılması çok başarılı bir roman okuduğumu hissettirdi.
Sonuç olarak her seri kitapta olduğu gibi inişli çıkışlı bir okuma oldu, ilk kitabın bıraktığı etkiyi bırakmadı ama sevdim.

Sırada Hayır var, kasım ayında okunmak üzere bekliyor kitaplığımda.
316 syf.
"Okuduğum bütün romanlar sahici bir başlangıçla bitsin istedim."

‎ Romanın bitiş cümlesiyle başlamak istedim ben de. Bitmemiş, bitememiş bir roman.. Ve 'belki de hiç bitmeyecek hayatlar' kapılarını aralıyor bu iki kapağın arasındaki 316 sayfada bize.Kitabı okurken inceleme metni oluşturmak gibi bir düşüncem yoktu; ancak karakterlere ait birtakım düşüncelerin günlerdir kafamı meşgul etmesi ve - özellikle- kitaba dair daha önce bir incelemenin yapılmamış olmasından doğan sorumluluk hissiyatıyla kendimi bu satırları yazarken buluyorum.

‎Neden bu kitabı okumaya karar verdim? Ne umdum? Ne buldum? İnceleme genel olarak bu başlıklar altında (en çok son soru) çok dallanıp budaklanmadan, konuyu dağıtmamaya dikkat ederek(-teen, bade süzerekteen, inci dizerekteeen gel canım gel ammaaan) bitirmeyi planlıyorum. (Hiçbir zaman planladığım gibi gitmedi hayatım.)

‎Darbeler, suikastler, ihtilaller benim için de merak konusu olmuştur hep. İşin gündemde tutulan siyasi boyutundan ziyade asıl merak ettiğim tarafı 'gündemde tutulması gereken' toplumsal boyutudur.Üç Beş Kişi, 12 Eylül öncesi toplumsal yapıyı gün yüzüne çıkarmak gayesiyle ortaya konmuş bir roman.

‎Yedi bölümden oluşan bir kitapla karşılaşıyoruz ve her bölüm, karakterlerin biri tarafından anlatılmakta, daha doğrusu düşünülmekte. Bu 'düşünmek' fiili o kadar başarılı ve gerçekçi yapılmış ki yazarın, insanların psikolojik analizleri ve bunu okuyucuya aktarımı konusundaki yeteneğini yadsıyamayız. Geçenlerde bir incelemede, yazılanların yaşananlar mı karakterlerin düşünceleri mı olduğunun ayırt edilemediğinden yakınıldığını görmüştüm, belki bu yüzden ilgimi çekti bu nokta, bilemiyorum; fakat "aklından şunları geçirdi, bunları düşündü" gibi belirleyici ifadeler kullanılmamış olmasına karşın, sokağa çıkma yasağına az bir zaman kala, bilmediği sokaklarda varlığından emin olmadığı bir insanı ararken vurulduğunu, ertesi gün Kısmet'i gardan almaya gidemediğini ve Kısmet'in başına gelenleri okuduğunuzda üzüntü hissetmiyorsunuz çünkü siz de Murat'la birlikte bekçi düdüğünün sesiyle gerçek dünyaya dönüp yabancısı olduğunuz sokaklarda adımlarınızı hızlandırmaya başlıyorsunuz. Ya da hepimiz Türkan Hanım oluyoruz, daldığımız deriiin düşüncelerden soğuyan çayımızla uyanıyoruz yüzümüzü buruşturarak... Sanki Kısmet biziz de, şişlerimize ipi anlamlandıramadığımız hız ve serilikte dolayıp birbiri içinden geçiriyoruz, 1.15 treniyle İstanbul'a kaçarken yakalanıyoruz evden çıkar çıkmaz, annemizin üzüntüsü, konu komşunun rafa kaldırılmış dedikodularının gün yüzüne çıkarmasıyla duyduğumuz hicap, Türkan Hanımın 'o sırayı yanlış ördün galiba' demesiyle gözümüzü açıyor. Benzeri örneklere sıkça karşılaşıyoruz. Eklemek istediğim bir diğer konuda biraz yardım alıyorum Özdemir Asaf'tan: "Baktım kimde ben ne kadarım?/Kim bende ne kadar kalmış diye..." Kitabın son sayfasını da çevirdikten sonra bu üç beş kişi için kenara çekilip kimin kimde ne kadar olduğunu siz tartmaya başlıyorsunuz çünkü Adalet Ağaoğlu, bu sözün uygulamalı pratik kitabını almış, tutuşturmuş elimize.

‎Kitap, 80'li yılların ortalarından başlayarak 60'lara doğru bireylerin özlemle yad ettikleri anılarına geri dönüş şeklinde karşımıza çıkıyor, binevi zaman yolculuğu. Ancak, zamanı yıllardan saatlere indirgediğimizde gerçekten çözümlenmesi güç bir yapıtla karşılaşıyoruz. Hemen her bölüm ‎“Gece. Haziran. Ama günlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var daha." şeklinde başlıyor. Zaman zaman kendimizi düşünmekten alıkoyamadığımız "Acaba falanca şu an napıyo?" fikri geçer ya, işte romandaki 'şimdiki zamanı' bize anlatan kelime grubu bu ve bu andan başlayarak karakterler geçmişe gidiyorlar. Belirtmek zorundayım ki ben ne yazık ki kitap bittikten sonra "Niye hep bu kalıbı kullanmış? " soruma yanıt ararken anlayıveriyorum böyle bir durumun varlığını. Okurken herkes için ortak bir zamanın olduğunu anlayabilmiş olsaydım heralde benim için bazı detaylar daha anlamlı hale gelirdi, bu kadar kafa yormak zorunda kalmazdım.

Kısaca karakterlerin 'kim olduğundan' bahsetmek gerekirse, ‎Eskişehirli Emin Bey dönemin (40-45 dönemleri olacak) CHP'de söz sahibi kimselerinden. İki çocuğu var, Türkan Hanım ve Ferit. Devam eden yıllarda Türkan, DP'de ağırlığı bulunan Ahmet Kaymazlı'yla evleniyor. Kısmet ve Murat da bu çiftin çocukları. Yani zengin bir aile. (milletvekili olup da fakir olacak halleri yok ya, benimki de laf..) Kardelen, Kısmet'in en yakın arkadaşı. Neval Rıfatzade, kökenleri Osmanlı saraylarına uzanan bir kocanın 3 karısından biri. Farklı babalardan,iki kızı var Belgin ve Selmin. Bu iki aileyi birbiriyle buluşturan şey de Murat'ın Selmin tutkusu. Kitabın başlarında ana karakterinin Murat olduğu düşünülüyor ancak, olayların merkezinde olan asıl kahraman Kısmet. Kısmet'in sadece kalbinin sesini dinleyerek, aile ve toplum baskısını arkasında "bırakabilerek" kendisi için yaptığı ilk şeyle bitiyor.

‎ Somut olarak kitapta 'siyasi olayların' örnekleri bulunulan döneme göre az, başta da belirttiğim gibi. Gece ikide başlayan sokağa çıkma yasağı ve ertesi gün duyulan bugün şu kadar ölü şu kadar yaralı...İnsanların tepkisizliğini, alışmışlığını, boşvermişliğini o kadar güzel ifade etmiş ki yazar.. Hayır, herhangi bir şey söylemiyor, okuyucunun gözüne sokuyor yalnızca, karakterlerin günün telaşesi içinde bunu fark edemeyişini gösteriyor bize. Ferit Sakarya, içkisini yudumlarken düşüncelerini bölen 5 ölü, 8 yaralı haberi... Sonrasında gelen umursamazlık ve hiçbir şey olmamışçasına düşünmeye devam etmesi...Hatta şaşırmam gerekirdi belki ama kimsenin ölmediği bir geceyi hayret edilecek bir durum olarak görüyorlardı.
‎Bu dün de böyleydi, bu gün de böyle, kabul etmek istesek de istemesek de yarın da böyle olacak(diyor ya Adnan Yücel,"Bitmedi daha, sürüyor o kavga ve sürecek..." öyle işte..).Toplumumuz farklı kılıklara bürünmüş aynı acılara alıştırılıyor, alıştırıldı.
‎Konudan sapmayayım zira değinmek istediğim başka noktalar da var.

‎Hepimiz dedelerimizin, annelerimizin, babalarımızın sevgilerini, mutluluklarını, üzüntülerini göstermemelerinden zaman zaman sitemkar olmuşuzdur.(Sana sitem ettiysem sitem sevgiden doğar, diyor Buray) Bu durum yazarın da üzerinde durduğu sorunlardan biri ve bu problem Türkan Hanım ve Kısmet üzerinden anlatılıyor. Bir dizinin fragmanında "Bu ailede herkes birbirini seviyor ama kimse birbirine şevkat göstermiyor" şeklinde sözcükler sarf etmişti oyuncu, ne diziyi hatırlıyorum ne diyeni(Bilinçaltı denen o şey her neyse hayran olmamak elde değil!).Türkan Hanımın serzenişlerini okurken aklıma geliveren bu tesadüf eseri karşıma çıkan replikle gün yüzüne çıkıyor sözcüklere dökülmeyi bekleyen fikirler.
En basit şekliyle, aile toplumun temel taşıdır ve bütün canlılar sevgiye muhtaçtır. Bir annenin çocuğunu sevdiğini hissettirememesi onu yalnızlığa iter. Yalnız kişi mutsuzdur ve bu mutsuzluğu ortadan kaldırmak için tabir doğruysa sevgi dilenir tanımadıkları insanlardan...Ve çoğunlukla ardından pişmanlık getirir bu arayış, daha geniş bir çerçeveden bakılarak adlandırılacak olursa bu durum, "ahlaki yozlaşma" uygun bir ifade olur. Kitapta üstünde fazlaca durulmuş bu konunun.

Durulmuş da...

Herkes mi birbiriyle votdiri votvot, zotdiri zotzot kardeşim ya?

Sonra vay efendim Türk dizileri bugün niye böyleymiş! Eski Türk filmlerinin tadı yokmuş... Böyle romanlar yazılırsa, 35 sene sonra elbette, çocuğun cici annesiyle ablası aynı kişi olur, ya da aynı çocuğun babasıyla ablasının karı koca olduğu beyin yakan aile tablolarını ağzımızı ayıra ayıra izleriz.(bkz: Fazilet Hanım ve Kızları).

Şöyle bir göz atacak olursak, büyükten küçüğe başlıyorum:
Emin Bey... Seksenlerine gelmişsin(tahmini), herkes ölümünü bekliyo, dilinden bir saniye bile ayetleri düşürmüyosun(hem de mealini ezberlemişşin), sen yorganını düzelten torununun elini tutup tövbe estağfurullahlık şeyler yapar mısın ? Yapma. Hadi yaptın diyelim.
Ya sen Türkan Hanım, babanın başında Kur'an okumaya karar vermişken elalemin adamlarıyla ayıplı hayaller kuruyosun ? Adalet Ağaoğlu'nun bulunduğu çizgiyi az çok biliyoruz. İnsanın aklına hoş olmayan düşünceler gelmiyor değil lakiin bunları hemen kışalıyorum ve Neval Rıfatzade'yi sahneye davet ediyorum. Kendisi 'cinsel özgürlük' adı altında votdiri votvot, zotdiri zotzotta sınır tanımıyor. "Ey tanrım bana üç tane, üç de yetmez beş tane, beş de yetmez yediiii taneee ver veer veeeer"in hayat bulmuş hali yani.İki kızını da bu şekilde yetiştiriyor. Herkesin kendi kararı, kendi yaşantısı, bu bir tercihse eğer eleştirmeyi pek doğru bulmuyorum. Eee,hazıra dağlar dayanmaz. 'Gece, haziran ama günlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var'ken kulağımıza çalınan görüntü: "Bir kedim bile yok, anlıyor musun..." İki kızımız da bundan nasibini almış haliyle.Ehh hayat bu, ne getireceği belli olmuyor, tamam, ama ey yüce rabbim, sen bu kadına nasıl bir çaresizlik yaşattın da "eğlendiği" bir adamla evlendirdi bu kadın gurur duyduğu kızını? Sana müstehak "şimdi" üst kattan gelen seni uyutmayan 'hatasız kul olmaz hatamla sev beni'ler..Sonra tövbeler tövbesi çektiren, oda arkadaşımın diş gıcırtısıyla beynimin delindiği geceler hatırıma düşüyor, tüylerim diken diken oluyor...
Affet Neval Hanım, kimse hak etmez böyle şeyleri diyerek diğer talihlimiz olan Ferit Sakarya'ya geçiyorum. Bu karakter özellikle yazarın okuyucuya sevdirmek istediği bir karakter. Kendini sanat alanında olsun, eğitiminde, işinde fazlasıyla geliştirmiş birisi. Eskişehir'de(aslında Türkiye'de demeliyim) sanayinin gelişmesi adına büyük işler başarmış, ülkenin kalkınmasına destek olmak amacıyla (hiç cebine girecek paranın hesabını yapar mı canııım) sürekli fabrikalar kurarak aileden gelen saygınlığa saygınlık katmış, herkes tarafından takdir gören bir kişi. Kitabın bir bölümünde Porsuk Çayı'nı temizlettirdiği anlatılmış, bu kısmı okurken suratıma yerleşen aptal gülümsemeye mani olamadığımı fark ediyorum. Bir 15 yılı var, gökkuşağından nehirler çizdiğim resimleri anımsıyorum ve ardından bu sanat eserlerime(!) ilham kaynağı olan teyzemi.. Eskişehir'de okuduğu dönemlerde Porsuk'un bir gün mavi, bir gün kırmızı,ertesi gün yeşil.... her gün başka bir renkte aktığını söylemişti. Bunun o zamanlar benim icin ne kadar masalımsı olduğunu da varın resimlerden anlayın işte.. Anlayamıyorum tabi o zaman fabrika atığının ne demek olduğunu, kötü bir şey olduğu ezberletilmiş ama hayallerimde çok güzel görünüyor, ne yapayım, seviyorum :) Konuyu dağıtmam demiştim di mi? Ferit Beyle devam ediyoruz.. Bütün kızların(en yakın arkadaşları dahil) aşık olduğu-45 yaşında, evli olanların bile- yakışıklı, boylu poslu, dik duruşlu, havalı yürüyüşlü o aranan insan kendileri olur, fazla methetmek istemiyorum zira ben bu karaktere pek ısınamadım. Bu adam çok güzel bir kızla hoşuna giden bir gece geçiyor, kız kendisinden yaşça epeyi küçük. Bu pek anormal değil, karını da aldatmışsın bu da artık alıştığımız şeylerden ancak bu kız, senin abilik hatta babalık etmen gereken yeğeninin yıllardır tutkuyla bağlı olduğu kızsa?
Bizim toplumumuzda bu var mı gerçekten? Biz böyle günlerden mi geldik? Benim dinlediğim, okuduğum, gördüğüm; bi kıza -ne kadar boncuk dağıtırsa dağıtsın- karşı bir şey hissetmişse bir genç, aileden birini bırak, bu adamın arkadaşları bile yan gözle bakmayı "aklından geçirmezdi".Yanlışım varsa düzeltin. Peki o geceyi düşündüğünde içinde en ufak bir vicdan azabı olmadan hissettikleri... Yazar için yine hoş olmayan düşünceler uçuşmaya başlıyor ve yine gerçekliğine inanmak istemediğim için Kısmet'e geçiyorum.
Sevmediği bir adamla bir evlilik yapıyor, sevdiğinin peşinden gitmeye korktuğu için kendini bu evliliğe mecbur hissediyor, -hoş, istemiyorum demesinin de pek etkisi olmazdı- kocasıyla yakınlaştığında hep bir kıyaslama içinde buluyor kendini. Ancak bu kıyaslama iki kişi arasında değil, kocası, sevdiği adam ve kardeşi.

Umarım ben fesatımdır da bu kıyaslamaya dahil olan kardeş düşüncesi gerçekten masumdur.

‎Bütün bu ahlaki yozlaşma örnekleri bir araya geldiğinde roman anlamını yitiriyor benim için, her biri ayrı ayrı, tek başına işlenmiş olsa inandırıcılığını-belki de gerçekliğini- yitirmez, amma velakin az önce yazarın insanların iç dünyasını aktarma konusundaki yeteneğini ifade etmişken, tamamıyla zıttı bir düşünceye sahip oluyorum burda. Yani, bu durum kabul edemeyeceğim şekilde fazla ve absürt. Ben bunları düşünürken, Müge Anlı "Bir şey mı dediniz?" diyor el sallayarak, "bir cinayeti çözmeye çalışırken köydeki kadınların bütün sevgililerini ifşa ettiği" programın tekrarını yayınlıyor benim için.. Teşekkürler...

‎ Hatıraların canlandığı bölümlerin birinde çiftçilerin şehre göçmelerinden yakınılıyordu. Bunu okuduğum günün akşam haberlerinde, üretimin azaldığı, çiftçinin kente göçtüğünü hatırlatıyordu spiker ve ekranlara bir köy kahvesi geliyor. Muhabir köy kahvesinde oturan çiftçilerle muhabbet ediyor, dertlerini dinliyor. Köylülere takım elbiseleri giydirilmiş, kavruk yüzlerinde gizleyemedikleri bir heyecan, önceden çalışıldığı belli olan bir takım sözler... Keşke o amcaya nasıl yaşadıklarını, 1 hafta boyunca ne yediklerini, nasıl karınlarını doyurduklarını anlattırsaydınız... Ardından, bir uzman geldi ekranlara. Devletin sertifikasız tohuma destek vermediğini hatırlatıyor, üreticinin 1 liraya sattığı tohumu, 19 liraya ihraç edildiğini belirtiyordu.
‎ """Vergileri, masrafları hariç..."""
Üreticiye kaça mal olacağınını ne önemi var ki? Çiftçi üretsin biz de alalım, önemli olan tek şey var o da: BEN! Kimse bana bunun aksini iddia etmeye çalışmasın, 50 yıldır biz bu sorunu ÇÖZMEMİŞSEK, çiftçiliği canlandırmaya yetecek kadar çiftçiyi asgari ücretle 300 koyun verip döndüremezsin o topraklara.. Bu konu hakkında söyleyecek çok fazla şey var ancak
Fazlasıyla uzattım...

Bitiyorum :) Böyle farklı ve zekice hazırlanmış bir kitabın bu kadar az okunmuş olması beni hayal kırıklığına uğratsa da hak ettiği yere geleceğini umuyorum. Belki birgün bir buluşma icin bu kitap kararlaştırılır da, hitap ettiği kitleye ulaşılması adına önemli bir adım atılmış olur. Okuyan herkesin kendinden bişeyler bulacağı geniş bir konu skalasına sahip..Kapılar aralanmış ve o kapıdan girmenin okuyucunun isteğine bırakıldığı bir eser. Ne yaşanmışlıkları gün yüzüne çıkarır... Ne muhabbetler döndürür...

‎Burdan yetkililere sesleniyorum!

Gereğinin yapılmasını arz ederim:)

Sürç-i lisan ettiysek affola...

485 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Dar Zamanlar üçlemesinin ilk kitabını okurken sürekli aklıma kimlik çatısması geldi. Osmanlının son döneminde başlayıp Cumhuriyetin ilanıyla hızlanmış olan modernleşme çabasının halkın gelenek ve töreleriyle çatışması, o dönemde yaşayan ve büyüyen roman kahramanları( Aysel-Anlatıcı, Ali, Aydın, Dündar Öğretmen) üzerinden anlatılıyor. Toplumun bireye dayattığı yaşam tarzı, hatta düşünce tarzı ile kendi istekleri arasında sıkışan bireyin hayat karşısında bocalamaları tarihsel sıra ile irdelenmiş. Romanın psikolojik yanı sıra yarı belgesel tarafının da ayrıca göz önünde bulundurulması gerekli, Cumhuriyetin ilk yılları ve hemen akabinde 2. Dünya savaşı sırasında Türkiye'nin durumu, insanlarının gelişimi, dinlenen şarkılar okunan kitaplar hepsi çok gerçekçi ve yerinde okuyucuya verilmiş.

Muhafazakar bir ailenin kızının sosyololi doçenti oluncaya kadarki yaşamı ve kimlik arayışını okuyup, "kadın olma"nın ve "kendi" olmanın psikolojik ve sosyolojik zorluklarını da ayrıca düşündürüyor bu harika roman( inceleme de diyebiliriz).

Hiç bir paragrafından sıkılmadığım, tam bir açlıkla okuduğum bu kitaptan sonra en kısa zamanda, üçlemenin diğer iki kitabını da okuyacağım.

Bkz: "Bir Düğün Gecesi" , "Hayır"

Yazarın biyografisi

Adı:
Adalet Ağaoğlu
Unvan:
Yazar
Doğum:
Nallıhan, Ankara, 23 Ekim 1929
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 14 Temmuz 2020
Adalet Ağaoğlu (d. Nallıhan, Ankara 1929) romanlarıyla ünlü Türk yazar.
20. yüzyıl Türk edebiyatının en önemli romancılarından biridir. Türkiye'nin değişik dönemlerini ve bu dönemlerin insan hayatlarına etkisini inceleyen eserler vermiştir. Romanları dışında hikaye, oyun, deneme, anı türünde eserler verir.

13 Ekim 1929'da Nallıhan'da dünyaya geldi. Babası, kumaş tüccarı Hafız Mustafa Sümer'dir. Dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu ve tek kızıdır. Kardeşleri Dr. Cazip Sümer (1925-1975), oyun yazarı, oyuncu Güner Sümer (1936-1977) ve işadamı Ayhan Sümer (1930)'dir.

İlköğrenimini Nallıhan'da tamamladıktan sonra 1938'de ailesi ile birlikte Ankara'ya yerleşti[2] . Ortaöğrenimini Ankara Kız Lisesi'nde tamamladıktan sonra 1950 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu.

Edebiyata ilgisi lise yaşamında şiirlerle başladı, kısa bir süre sonra oyun yazarlığına yöneldi. İlk defa 1946'da Ulus gazetesinde tiyatro eleştirileri yayımlayarak yazarlığa başladı. 1948-50 arasında Kaynak Dergisi'nde şiirleri yayımlandı.

1951-1970 yılları arasında TRT’de çeşitli görevlerde bulundu. Ankara Radyosu'nda göreve başladığı yıl ilk radyo oyunu olan "Aşk Şarkısı'nı" yazdı. Raddyo'da görev yaparken tiyatro oyuncusu ve yönetmen dört arkadaşı (Kartal Tibet, Üner İlsever, Çetin Köroğlu, Nur Sabuncu) ile birlikte Ankara'nın ilk özel tiyatrosu olan "Meydan Sahnesi"'ni kurdu[1]. Meydan Sahne Dergisi'ni çıkardı. 1953 yılında tiyatro konusunda görgü ve bilgisin arttırmak üzere Paris'e gitti[1]. 1953'te Sevim Uzungören'le birlikte yazdığı "Bir Piyes Yazalım" tiyatro oyunu aynı yıl Ankara'da sahnelendi. 1954 yılında mühendis Halim Ağaoğlu ile evlenen sanatçı, ilk romanını yazana kadar oyun yazarlığını sürdürdü. Üst üste yazdığı oyunlarla altmışlı ve yetmişli yılların önde gelen oyun yazarlarından oldu. TRT'nin özerkliğine el konulması gerekçesiyle TRT Radyo Dairesi Başkanlığı'ndan 1970 'te istifa eden sanatçı o tarihten bu yana yazarlıktan başka bir işle uğraşmadı. Edebiyat yaşamının bazı dönemlerinde "Remüs Tealada" ve "Parker Quinck" gibi takma adlar kullanmıştır.

İlk romanı Ölmeye Yatmak, 1973'te yayımlandı. Bu ilk romanından itibaren tüm eserleri yoğun tartışmalara konu oldu. Ölmeye Yatmak, daha sonra yazdığı Bir Düğün Gecesi(1979) ve Hayır (1989) adlı romanlarla bir üçleme oluşturdu ve birçok ödül kazandı. Bir Düğün Gecesi ve Hayır romanları yayınlanır yayınlanmaz, ikinci romanı olan Fikrimin İnce Gülü, dördüncü basımında toplatıldı[3]. "Fikrimin İnce Gülü" romanı hakkında, "askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif (küçük düşürmek)" suçlamasıyla hakkında 1981 yılında dava açılan Ağaoğlu, iki yıl süren davanın ardından aklandı. "Düğün Gecesi" ise soruşturma aşamasında kaldı[4]. Dönemin üç önemli roman ödülüne layık görülmüş olan Bir Düğün Gecesi adlı roman için ayrıca Aldous Huxley'den aşırma olduğu suçlaması ortaya atıldı ve uzun tartışmalara sebep oldu.

Öykü kitapları, denemeler, anı-roman türünde eserler de yayımlayan Ağaoğlu 1991 yılında Çok Uzak Fazla Yakın'la oyun yazarlığına döndü. 1983 yılından beri İstanbul'da yaşayan Ağaoğlu, halen yazmayı sürdürüyor.

Adalet Ağaoğlu'ile ilgili yazıları bir araya getiren arşiv eşi Halim Ağaoğlu tarafından hazırlanmış ve 2003'te Adalet Ağaoğlu'nun yazarlığının 55. yılı anısına Herkes Kendi Kitabının İçini Tanır adı ile basıldı.

1996'da ciddi bir trafik kazası geçiren ve iki yıl hastande yatan Adalet Ağaoğlu[6] için Can Yücel'insöylediği "Sen Türkiye'nin en güzel kazasısın" sözü [kaynak belirtilmeli], Feridun Andaç'ın Adalet Ağaoğlu ile yaptığı nehir söyleşi tarzında bir kitabın adı oldu. Kitap, 2006'da basıldı.

Ağaoğlu, 1986'da kurulan İnsan Hakları Derneği'nin kurucuları arasında yer almış ancak Temmuz 2005'de İHD'nin tek yanlı ırkçı-milliyetçi bir tutum takındığını belirterek ve "PKK yanlısı politika izliyorlar" diyerek istifa etti. Son olarak Ermenilerden özür dileme kampanyasına katılmıştır.

Eserleri

Tiyatro ve Radyo Oyunları
Yaşamak - 1955
Evcilik Oyunu - 1964
Sınırlarda Aşk - 1965
Çatıdaki Çatlak - 1965
Tombala - 1967
Çatıdaki Çatlak 1967
Sınırlarda Aşk-Kış-Barış 1970
Üç Oyun: Bir Kahramanın Ölümü, Çıkış, Kozalar 1973
Kendini Yazan Şarkı 1976
Çok Uzak - Fazla Yakın 1991
Duvar Öyküsü - Çocuklar ve Büyükler için Müzikli Danslı Oyun 1992
Çağımızın Tellalı 2011

Roman

Ölmeye Yatmak 1973
Fikrimin İnce Gülü 1976
Bir Düğün Gecesi 1979
Yazsonu 1980
Üç Beş Kişi 1984
Hayır... 1987
Ruh Üşümesi 1991
Romantik Bir Viyana Yazı 1993

Öykü

Yüksek Gerilim (1974)
Sessizliğin İlk Sesi 1978
Hadi Gidelim 1982
Hayatı Savunma Biçimleri 1997

Deneme

Geçerken 1986
Karşılaşmalar 1993
Başka Karşılaşmalar 1996
Öyle Kargaşada Böyle Karşılaşmalar 2002
Yeni Karşılaşmalar 2011
Mektup [değiştir]
Mektuplaşmalar (Mehmet Baydur ile birlikte) 2005

Anı
Göç Temizliği 1985
Gece Hayatım 1991
Günlük - Günce [değiştir]
Damla Damla Günler 2004
Damla Damla Günler I-II-III 2007

Ödülleri

1974- TDK Tiyatro Ödülü
1975- Sait Faik Hikaye Armağanı, Yüksek Gerilim ile
1979- Sedat Simavi Edebiyat Ödülü, Bir Düğün Gecesi ile
1980- Orhan Kemal Roman Armağanı Bir Düğün Gecesi ile
1980- Madaralı Roman Ödülü, Bir Düğün Gecesi ile
1991- Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü, Çok Uzak Çok Yakın ile
1997- Aydın Doğan Roman Ödülü, Romantik Bir Viyana Yazı ile

Yazar istatistikleri

  • 675 okur beğendi.
  • 5,2bin okur okudu.
  • 239 okur okuyor.
  • 4.272 okur okuyacak.
  • 146 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları