Peki, gerçekten çocuk olmak neydi?
Sadece boyunun kısa olması mı, yoksa sırtındaki o görünmez yüklerin ağırlığını henüz hissetmemek mi? Bir çocuk için dünya, her düştüğünde tutunacağı güvenli bir liman mı olmalıydı; yoksa hayatta kalmak için erkenden öğrenmek zorunda kaldığı sessiz bir savaş mı?
Eğer bir çocuk, annesi üzülmesin diye dizindeki yarayı saklıyorsa; eğer babasının yorgunluğunu görüp kendi temel ihtiyacından vazgeçiyorsa, o çocuk gerçekten çocukluğunu yaşamış sayılır mı? Alice Miller’ın dediği gibi; bir çocuk, anne babasının mutsuzluğunu tamir etmek için dünyaya gelmiş bir araç mıdır, yoksa sadece kendi kanatlarıyla uçmaya hakkı olan hür bir can mı?
Düşünün ki kaçımız "uslu durursam sevilirim", "başarırsam kabul görürüm" diyerek büyümedik? Gerçekten çocuk olmak; hata yaptığında dünyanın başına yıkılmayacağını bilmek, gelecekte birilerine bakma sözü vermiş gibi görülmeden, sadece o an var olduğun için kucaklanmak değil miydi? Peki ya çocukken kaç kez sadece kendimiz olduğumuz için sevildik, kaç kez başarısız olma hakkını korkusuzca kullandık?
Oysa gerçek büyüme, insanın kendi içindeki o çocuğun elinden tutup ona şu cümleyi kurabildiği an başlıyor: "Artık kimsenin yarım kalan hayallerini tamamlamak zorunda değilsin, artık sadece kendin olabilirsin."