Aferin sana!” derdi anam bana, iyi bir şey yaptığımda. Daha doğrusu onun istediği şeyi yaptığımda. Daha da doğrusu, yaşadığımız köye uygun bir davranışta bulunduğumda. Neler yapmazdım ki ondan onay almak için. Anamla babam tarlaya gider gitmez sobayı harlar, güğümü üzerine koyardım. Sonra hiç beklemeden onların döşeğini, yorganını dürer, duvarın dibine üst üste dizerdim. Dokuz, on yaşında ya vardım ya yoktum. Kardeşimin biri dört, diğeri iki yaşlarındaydı. Ne muhtaç yaşlar… İlgilenilmeye ihtiyaçları vardı. Sevgiye, ilgiye de… Tıpkı köpeğimiz Karaman’ın olduğu gibi.
okuryazarkitaplar.com/33812-2
Yazarımız Nilüfer Sedef yazdı bize de okumak düşer yaşasın edebiyat
okuryazarkitaplar.com/kalu-bela
Bir gün, adını hiç bilmediğim bir yere getirildim. Gariptir ki nereden getirildiğimi hiç hatırlamıyorum. Ama öyle güzel bir yermiş demek ki geldiğimde çok ağlamışım. Ne gökyüzü tam gökyüzüydü ne de toprak bildiğim toprak. Adı Dünya imiş. Sanki dünya ile düş arasında unutulmuş bir eşikte durmuştum. İlk zamanlar orayı sevdim, çünkü her şey güzeldi; rüzgâr çiçeklerin arasından geçerken ince bir ney sesi çıkarıyor, güneş yaprakların üzerine altın renkli dualar bırakıyordu. Uzaklarda gümüş renkli tepeler uzanıyor, akşamları gökyüzü mor ve turuncunun birbirine karıştığı kutsal bir denize dönüşüyordu. Her sabah uyandığımda yeni bir mucize görüyordum.