• Çağdaşı olduğumuz birinin söylediği gibi: "Asla fazla çaba harcamayın!" Aşırı harcanan çaba aldatılmanın önünü açar, hayal kırıklıklarına neden olur
  • "Yine de hoştur hayat, katlanılabilir ona. Pazartesini salı izler sonra çarşamba gelir. Zihin halkalar üretir; kimlik güçlenir, acılar büyümenin içinde erir. Açıp kapayarak, kapatıp açarak, artan mırıltılar ve güçlenen dirençle, gençliğin telaşçılığı ve ateşinden yararlanılır, sonunda bütün varlığımız bir saatin zembereği gibi genişleyip daralır gibi olur. Ocaktan aralığa ne kadar da hızlı akıyor zaman! Gölge düşürmeyecek kadar âşinası olduğumuz şeylerin seline kapılıyoruz. Sürükleniyoruz, sürükleniyoruz. .."
  • Bazı müzik vardır içimize işler, bizi
    alır, bambaşka diyarlara götürür. Bazısı da hüzünlendirir ama o hüznü severiz. Sanki çok uzun zamandır görmediğimiz ama görmekten mutlu olduğumuz eski bir dostu görmüş, onunla birlikte yaşadığımız günleri hatırlamış ve hatırladıkça hüzünlenmiş gibi hissederiz kendimizi. Aslında o eski dost kendimizdir. Eski kendimiz ... İnsan yaşadıkça uzaklaşıyor eski kendinden.
  • "Mahalleliye ayıp olmasın, aman artist gibi gözükmeyelim diye gözlüğümüzü gözümüzden çıkartıp sakladığımız; alamayan vardır diye kasap poşetini öteki pazar torbalarına koyduğumuz ve annelerimizin sıra arkadaşlarımız belki yiyemiyordur diye beslenmemize muz koymadığı zamanlardan, sahip olduğumuz her şeyi birbirimizin gözüne soktuğumuz zamanlara geldik."
  • "üst ben"i veya yüksek bilinciyle birleşir ve bu birleşmenin büyüklüğünü hisseder. Bu açıdan, ölüm muhteşem bir deneyimdir. Klinik olarak ölü kabul edilen ve bu süreçten geçen herkes, çıkış ucunda parlak bir ışığın parıldadığı bir tünelden bahseder. Ayrıca, yine bu tünelin sonunda, ışıklı bir varlıkla karşılaştıklarını belirtirler. Birlikte yaşamlarını ve eski anılarını gözden geçirdikleri bir varlık. Bu deneyimi yaşayan kişilerin çoğu, giriştikleri işi bitirmek için, kendi istekleriyle fiziksel düzleme geri dönmeye karar verdiklerini belirtirler. Ölümden artık korkmadıklarını, onun sükunet ve barışa doğru harika bir deneyim olduğunu da eklerler. Öyleyse ölüm, ışığa doğru bir geçiştir. Ölümden sonra bile, başka bir gerçeklik boyutuna geçtiğimiz için, bir vücut bulmadan diğerine kim olduğumuz hakkındaki özü saklarız. Birey fiziksel gövdesini terk ettiği zaman kendini altın renkli bir ışık noktası gibi hissedebilir,
  • Rakamlara dayanılıyor. Geçen gün Sayın Celal Bayar hazretleri diyor ki:
    “Milli gelirimiz, biz (yani Demokratlar) iktidara gelmeden önce 400 lira idi (Senede 480 veya 380 imiş. Ben size rakamları basitleştirerek 400 veriyorum). Biz iktidara geldik, bugün, ilmi şekilde her vatandaş başına düşen para 800 lirayı
    geçmiştir” diyor. Ve bununla, bu rakamla ispat etmek istiyor ki, vatandaşların kazancı Demokrat Parti sayesinde iki misli olmuş, artmıştır. Doğru mu acaba, vatandaşlarım? Rakamlar doğru. Ama bu rakamların arkasındaki gerçek nedir? Vatandaşın kazancı gerçekte fazla artmış mıdır? Artmıştır, ama artan şey sadece kağıt paradır. Hepimiz pek iyi biliyoruz: Kağıt paranın kendine has bir kıymeti yoktur. Kağıt para bir kıymetin ifadesidir. Ve mecburi olduğu... onu elden ele geçirmeğe mecbur olduğumuz için, tedavülü zorunlu olan bir nesne olduğu için kıymetli gibi görünür bize. Gerçekte o kağıt para: Mecburi elden ele geçecek diye bir devlet zoru olmasa, onu sokağa atsanız kimse dönüp bakmaz bile, pis bir kağıttır. Üzerine mikrop bulaşmıştır. Hatta ele alınır kağıt değildir. Kullanılmış kağıt parçasını kim eğilir de yerden alır? Ne çare ki, mecburiyet hepimizi bu kağıdı almaya sevk eder. Sahici paranın kıymeti onun üzerine harcanmış emekle ölçülür. İnsan emeği ne kadarsa paranın üstünde, o kadar değeri yüksek olur. Nitekim altın böyle, üzerine fazla insan emeği harcanmış büyük değerde bir nesnedir. Ve kıymetli para altındır, vatandaşlarım. Halbuki, Celal Bayar’ın... İşte söylediği para, kağıt paradır: Zatî kıymeti [kendine özgü değeri] bulunmayan, ancak Merkez Bankasındaki kasalara karşılığı altın olarak konulmuş bulunan kağıt paradır.. Şayet, Merkez Bankasındaki altınlar başka bir yere harcanırsa, bizim elimizdeki kağıt para, sürekli olarak kıymetten düşer. Ve başımıza gelen de bu olmuştur. Hepiniz az çok bilirsiniz. Vatandaşı cahil yerine koymak doğru değildir. Fakat, idarecilerimiz daima o yolu tutturuyorlar:
    “- Nasıl olsa vatandaş bilmez, anlamaz. Söyleyelim.” derler. Fakat, burada anlaşılmayacak bir şey yok. Reşat altını 1914 yılında bir altın bir banknot, bir kağıt lira idi. Bugün, bir Reşat altını 126-136 liradır. İşte, kağıt para ile altın paranın farkını göz önüne getirin: O zaman vatandaşlarımızın kazancı artmış mı, yoksa düşmüş mü, oradan anlarız. Demokrat Parti iktidara geldiği sene altın: Bir Reşat altını 34 lira idi. Şimdi 134
    lira oldu. Demek elimizdeki kağıt paranın karşılığı, kıymeti 4 misli düştü. O halde biz: Bir işçi vatandaş, herhangi bir köylü vatandaş senede milli gelirden üzerimize düşen parayı hesaplayalım: Bu 400 lira idi ise, bugün onun (4 kere 4 on altı liradan) 1600 lira etmesi lazımdır... Halbuki Celal Bayar hazretleri -kendileri rakam veriyorlar- diyorlar ki: “800 küsur oldu”. Demek, o zamana nazaran, vatandaşın milli gelirden aldığı pay 2 misli artmıştır, ama elindeki para 4 misli düşmüştür. O halde, Demokrat Parti iktidara gelirken elimize geçen kazancımız, bugün yarı yarıya düşmüştür. Ve işte bizim sıkıntımız da bundan ileri gelmektedir, vatandaşlarım. Bu para oyunu, memleketin en büyük politika oyunudur. Eğer, vatandaşımız bu oyunları hesaba katarak siyasete el koymazsa, yani bu oyundan zarar gören vatandaşlarımız, artık bu oyuna son vermek için, siyasette söz ve etki sahibi olmazsa, bu gidişin sonu gelmez, vatandaşlarım. Onun için, işçi kardeşlerimizden, köylü kardeşlerimizden, gelen teşebbüsle, bugün bir Parti kurmuş bulunuyoruz. Çalışan vatandaşlarımızdan hiçbiri, elindeki paranın her sene yarı yarıya düşmesine taraftar değildir. Çünkü, evindeki çocuğunun rızkı da yarı yarıya düşecektir. Bu gökten inme bir afet değildir. Pahalılık, paranın düşmesi: Yine bizim meselemizdir. Ama, sizin, bizim değil. Çalışan, alın teri ile ekmeğini çıkaran fakir fukaranın eseri değildir.
  • 200 syf.
    ·13 günde·Puan vermedi
    Kendini bulmak adına tüm hayatınızı geride bırakabilir misiniz? Yıllarca uğruna mücadele ettiğiniz hedefler ve ulaşılan bu hedefleri bırakıp gitmek kolay olmasa gerek.
    İşte tam bu noktada Ferrarisini Satan Bilge devreye giriyor. Hayatın karmaşası ve hızı içinde kendini kaybeden birinin kendini arayışına şahit olduğumuz bu eserde bizlerde kişisel gelişim yolunda iyi bir ilerleme katedebiliriz.
    Robin Sharma kitabında bizleri anlatmış aslında. Her birimiz hayatın koşuşturmacasına kapılmışken ruhumuzun dinginliğinden olmuşuz. Ona ulaşmak için eserdeki gibi tüm hayatı geride bırakmamıza gerek yok. Bu eser kişisel gelişim yolunda hepimiz için çok iyi bir örnek ve iyi başlangıç olacaktır.