Herkes gibi bende bilemiyorum, nasıl ve hangi kelimeler yetebilir bu şahane tabloyu, evet kitap değil bir sanat eseri, 1890 ‘da Paris sokaklarında gezinti ye çıkmış bir ‘Beyfendi’, başında tek bir süsen çiçeğiyle küçük bir şapka takmış bir hanımefendi, leylak kokusu, ıhlamur çayına bandırılmış bademli taze bir kek dilimi,
bu eser bir ‘kitap’ değil -sonunda sanki okuduğum, hissettiğim her şey orada sayfaların arasında kaldı- tıpkı kitap arasında sakladığım sevgilimim verdiği papatya çiçekleri gibi sanki hala yaşamaya nefes almaya yeniden keşfedilmeyi beklemeye devam ediyorlar- artık onlar benim de zaman ve mekan arasında kalmış hatıralarım… (Kızmayın bu nasıl bir cümle diye, çünkü bu şekilde aktarıyor zat-ı şahane Monsieur Proust kelimelerini.. cümle sonunu, nokta yı, bir sayfa ilerde bulursanız şaşırmayın, virgül vardı, - işaret vardı … kapanmadı virgül.. , ne oluyor falan diye başa dönüyorsunuz çünkü sayfada kayboldunuz, konu neydi ki?… )
Okumadan önce bilseydim çok daha kolay olurdu dediğim en önemli bilgiler (ki sonra ki bölümler de daha da keyifli okumamı sağlayacak tır)
? Önemli bir olay anlatıyor sanıyorsunuz, yani ‘ben mi anlamadım, bir olay var herhalde atladım’, diyorsunuz, yok değil, gerçekten bir sokağı anlatıyor veya bir şapkayı , bir kurabiye, annesinin bir öpücüğünü.. yani günlük, basit, sıradan bir şeyi o kadar ince bir ayrıntılı o kadar güzel o kadar şairane anlatıyor ki, gözlerim doldu, kalbim gözyaşlarımda boğuldu …. Sonra konuya devam ediyor ama siz konu yu okumaya devam edince tekrar hatırlıyorsunuz, ‘aah evet bunu anlatıyordu sonra araya üç sayfalık bir kilese kulesi betimledi.. ‘ doğru burda kalmıştık falan oluyorsunuz …
? Hazır olmadan başlamayın, bu yolculuk uzun, manzaralı ve yavaş ilerliyor, sık sık dinlenmeli (20s.) ama çok ara verilmeden