• Sonuna kadar alçalabilen, bataklığın en dibine kadar sürüklenmiş insanın psikolojisini en iyi yansıtan Dostoyevski yine bunu oldukça iyi şekilde gerçekleştirmiş. İşin güzeli, bize bu insanları bile sevdiriyor. Yolda görsek yüzüne bakmayacağımız insanı Dostoyevski anlatınca seviyoruz.

    Sonunda mutluluk olmayan bir yolda yürüdüğünü bildiğimiz halde, istiyoruz ki mutluluğa kavuşsun.

    Biraz daha teknik açıdan inceleyecek olursak, kitap Zweig anlatısına benzer bir yön çiziyor kendine. Öykünün en beğendiğim yönleri ise diyaloglarının oldukça doğal olması ve günümüz ilişkilerine de aradan geçen yüz seneye rağmen bir ayna tutabilmesi oldu.

    Sözün özü, güzel kitap, mutlaka okuyun canlar.
  • Değerli arkadaşlar, Ahmet Erhan okuma Etkinliğimiz, şu andan itibaren başlamıştır...
    Katılımcılar:
    1-DUA
    2-İbrahim...
    3-https://1000kitap.com/yasmin25
    4-Esra
    5-Mustafa A.
    6-Osman Y.
    7-Calla Lily
    8-aslixan
    9-Fırat Mişe (Cyrano)
    10-Burcu
    11-Arzunalbant
    12-Aysss
    13-Persona Non Grata
    14-Göknur
    15-MASUM_SiYAH
    16-Özge Çeçen
    17-HİCRAN
    18-Ahmet Y
    19-Büşra A.
    20- ▶ նiff ⭐
    21-Hayriye Ç.
    22-Büş
    23-Nuri Öztürk
    24-Duman altı
    25-mira bektaş
    26-Sîyajîn
    27-ipekgibi
    28-Mahsun ulman
    29-Kasım
    30- .
    Katılımcılarımız şimdilik bu kadar. :) daha sonra katılmak isteyenler olursa eklerim.
    Tek zorunlu kuralımız: okuduğunuz kitaptan alıntı paylaşmak olacaktır. İnceleme isteğe bağlıdır. Ama yaparsanız mutluluk duyacağız. Kitabı olmayan arkadaşlara birazdan özelden ulaşacağım. Hepinize keyifli okumalar diliyorum. kendime de kolaylık :)

    Bitiş süresi: bana hep Yüce gönüllü gelen şairimiz(in) ölüm yıl dönümü 4 Ağustosta sona erecektir... İncelemelerinizi bu ileti altında bizlerle paylaşa bilirsiniz. Hepinize teşekkürlerimi borç bilerek, saygılarımı sunuyorum...
  • "Günümüzde yalnızlığı ancak aşk ve dostluk doldurabilir. Mutluluk, herkese nasip olmayan, uğrunda her gün savaşılması gereken bir şeydir. Öyle sanıyorum ki mutluluk karşımıza çıktığında, onu hakkını vererek yaşamalıyız."
    -Orson Welles

    Aramızdan ayrılışının 31. yılı. Saygıyla, özlemle...
  • Her yaz tatili sonu babamın o yıl okuyacağım sınıfın kitaplarını alıp getirdiğinde anlardım yakında okulların açılacağını. Malum o yıllarda ders kitaplarımızı kendimiz alırdık.

    Henüz zaman kavramını pek önemli görmediğim yaşlarda olduğumdan dolayı kitap alınma zamanı diye tabir ettiğim zamanlar gelince sevinirdim. Çok sevinirdim ama okulların açılmasına değil hem fazla dolu olmayan kitaplığıma yeni kitapların eklenmesine hem de kitaplarımın yepyeni olmasına sevinirdim. Çünkü sınıfta herkes abisinin, ablasının kitabını kullanır, kendini ezik hissederdi. Benimse bir abim veya ablam olmadığı için bana hep yeni kitaplar alınırdı. Yeni kitaplarla okula başlamanın çocuk dilindeki adı zenginlik ve ayrıcalıktı.

    Ayrıca öğretmenimiz bir sürü hikaye kitabı isteyecek ailem mecburen alacak ve çeşit çeşit kitaplarım olacaktı. Kitap kurdu bir çocuk için başka bir mutluluk var mıdır şu yeryüzünde? Okulu, arkadaşları, öğretmeni özlemek kimin umurundaydı. Benim tek özlediğim duygu yeni alınacak kitaplarımın yaşatacağı mutluluktu.

    O sene ilkokul 3. sınıfın kitaplarını getirdi babam ve ben hemen Türkçe kitabımı aldım. Sevinçle sarıldım kitaplarıma. Öyle ya arkadaşlarım ne kadar hevesliydi yepyeni çizilmemis ders kitaplarının. Sonra içindeki şiirleri okumak istedim. Koca kitapta sadece bir şiir bulabilmistim. Hevesim kırılmıştı. Keşke dedim keşke tüm ünite başlarında birer şiir olsaydı ama yoktu işte. Tek bir şiir düşmüştü şansıma ve o tek şiiri Fazıl Hüsnü Dağlarca yazmıştı. Fazlaca okuduğumdan hala ezberimdedir o şiir.

    Bir kuştu, 
    Allı allı bir kuş.
    Her tüyüne bir çiçek bağladılar 
    Uçmadı o.
    Bir kuştu, 
    Mavili mavili bir kuş. 
    Her tüyüne bir boncuk bağladılar
    Uçmadı o.
    Bir kuştu,
    Yeşilli yeşilli bir kuş.
    Her tüyüne bir çocuk kurdelası bağladılar
    Uçtu o.


    İncelemeye geçersek kitaptaki şiirler tabi ki çocuk şiirleri değil. Genel olarak doğa, insan ve gökyüzü şiirleri denilince Fazıl Hüsnü Dağlarca iyi bir seçenek. Şiirler aşırı güzel hayal gücüyle zengin kişileştirme ile yazılmış. Doğan kardeş seçme şiirler serisinde okuduklarım arasında en farklı olanıydı ve kesinlikle okunmalı.
  • Yazar:Semih
    Hikaye Adı : Resim
    Link: #31516329
    Müzik Parçası : Stationary Traveller

    Camel – Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s

    İlkokuldan beri resim yapmayı çok severdi. Bütün dersleri zayıftı; ama resim derslerinin tartışmasız yıldızıydı. Hiçbir arkadaşıyla kavga ettiği, hiçbir öğretmenine küstahlık ettiği görülmemişti. Sessiz ve içine kapanık bir çocuktu. Mecbur kalmadıkça gülmezdi. Zaten gülümsediğinde de acı bir ifade belirirdi yüzünde. Gevşemeye alışık olmayan yüz hatları, her güldüğünde yüzünde derin izler bırakırdı. Hiç yakın arkadaşı da olmamıştı. Tıpkı bu dünyaya gelirken olduğu gibi yaşamı boyunca da yalnızdı.

    Zaman zaman yalnızlığını iki kişilik yalnızlığa çevirmek için fırsatları olmuştu elbet. Fakat hep gidenlerin arkasından hüzünlü gözlerle bakan biri olmaktan kurtulamamıştı. Ne yaptıysa onu anlayan ve terk etmeyen biri çıkmamıştı karşısına. Hayatta hep terk edilen, bırakıp gidilen olmuştu. Bundan daha ötesine geçememişti.

    Yediği darbelerden sonra, hayatla tek bağlantısı olan ve onu yaşama bağlayan sebebine, resim yapmaya da küsmüştü. Bir gün ya çizdiği resimler de onu terk ederse diye çok korkmuştu. İşte o karanlık günlerden birinde çizdiği bütün resimleri ateşe vermiş, arkalarından tek bir gözyaşı dahi dökmemişti. O gün bu gündür eline ne bir kara kalem ne de bir fırça almıştı.

    Bugünse deli gibi resim yapmayı arzulayan bir his belirmişti içinde. Yeniden yaşamaya başlamak, yeniden doğmak gibi bir histi bu. Bu zamana kadar süregelen bütün hissizliğini ve acılarını bir kenara bıraktı. Yıllardır dolabında duran, elini dahi sürmediği eski kara kalemini ve temiz bir sayfayı sakince çıkarıverdi. Eski kalemini parmaklarının arasında yeniden hissetmek yangına su dökmek gibiydi. Gözlerini parmaklarına çevirdi. Sanki yıllardır bu özlemle yanıp tutuşmuşlardı. Bugünse yangının söndüğü gündü. Kararını verdi. Bir resim çizecekti.

    Tam kalemini tertemiz sayfanın üzerinde gezdirmeye başlayacaktı ki, aniden duraksadı. Bugünün hayatında yeni bir başlangıç olduğunun farkındaydı. Ve bu yeni başlangıcı eski kalemiyle yapmak istemiyordu. Sanki yeni sayfaya eski kalemiyle çizmeye başladığında her şey yeniden eskiye dönecekmiş gibi hissetti. O an aklından, ne kadar yeni başlangıç yaparsak yapalım başlangıçları yapan biz olduğumuza göre hiçbir şey eskinin bir tezahürü olmaktan ileri gidemeyecektir diye geçirdi. Kendisi eski bir kara kalemdi. Yeni başlangıçlara yelken açacaksa bile eski benliğinden vazgeçemezdi…

    Yıllardır pas tutan parmaklarıyla hızlı bir giriş yaptı yeni hayatına. Önce güzel bir yaz akşamı çizmeyi düşündü. Sonra hemen bu düşüncesinden vazgeçti. Vakit, güneş doğmadan hemen öncesi olmalıydı. Başlangıçlara en çok yakışan vakit bu vakitti çünkü. Sonra etrafında kırmızı, sarı ve mor çiçeklerin olduğu bir tren rayı çizdi. Yıllardır içinde kaybettiği benliğine giden yol olmalıydı bu yol… Hemen peşinden rayların üstüne yepyeni bir tren yerleştirdi. Trenin içerisinde bu zamana kadar sevdiği ve kalbine giren insanların olduğunu hayal etti. Annesini, babasını, eski aşklarını, bir de ona resim çizmeyi öğreten öğretmenini yerleştirdi içine. Çizdikçe açılan parmakları yavaş yavaş bütün resmi istediği gibi şekillendirmeye, rengarenk bir mutluluk tablosunu tamamlamaya başladı. Adeta yıllardır dingin bir şekilde içinde uyuyan canavar canlanmıştı. Coştukça coşuyordu. Hayattan aldığı tüm darbeleri kaleminin ucuyla yepyeni sayfasına iade ediyordu. Her kalem darbesinde sanki bu zamana kadar çektiği acıların intikamını alıyordu. O an onu dışarıdan izleyen birisi resim çizmiyor da birini bıçaklıyormuş hissine kolaylıkla kapılabilirdi.

    Sonra aniden duraksadı. Bütün resim bitmişti. Peki ya ben bu resmin neresindeyim diye düşündü. Bütün resmi o kadar doldurmuştu ki kendisini koyacak tek bir boşluk kalmamıştı. Zaten yeni bir insan çizmeye gücü de takati de kalmamıştı. Karar verdi, resmin en boş köşesine iki çift göz koyuverdi. Benim hayattaki değişmeyen yerim işte tam burası dedi.
  • Camel – Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s

    İlkokuldan beri resim yapmayı çok severdi. Bütün dersleri zayıftı; ama resim derslerinin tartışmasız yıldızıydı. Hiçbir arkadaşıyla kavga ettiği, hiçbir öğretmenine küstahlık ettiği görülmemişti. Sessiz ve içine kapanık bir çocuktu. Mecbur kalmadıkça gülmezdi. Zaten gülümsediğinde de acı bir ifade belirirdi yüzünde. Gevşemeye alışık olmayan yüz hatları, her güldüğünde yüzünde derin izler bırakırdı. Hiç yakın arkadaşı da olmamıştı. Tıpkı bu dünyaya gelirken olduğu gibi yaşamı boyunca da yalnızdı.

    Zaman zaman yalnızlığını iki kişilik yalnızlığa çevirmek için fırsatları olmuştu elbet. Fakat hep gidenlerin arkasından hüzünlü gözlerle bakan biri olmaktan kurtulamamıştı. Ne yaptıysa onu anlayan ve terk etmeyen biri çıkmamıştı karşısına. Hayatta hep terk edilen, bırakıp gidilen olmuştu. Bundan daha ötesine geçememişti.

    Yediği darbelerden sonra, hayatla tek bağlantısı olan ve onu yaşama bağlayan sebebine, resim yapmaya da küsmüştü. Bir gün ya çizdiği resimler de onu terk ederse diye çok korkmuştu. İşte o karanlık günlerden birinde çizdiği bütün resimleri ateşe vermiş, arkalarından tek bir gözyaşı dahi dökmemişti. O gün bu gündür eline ne bir kara kalem ne de bir fırça almıştı.

    Bugünse deli gibi resim yapmayı arzulayan bir his belirmişti içinde. Yeniden yaşamaya başlamak, yeniden doğmak gibi bir histi bu. Bu zamana kadar süregelen bütün hissizliğini ve acılarını bir kenara bıraktı. Yıllardır dolabında duran, elini dahi sürmediği eski kara kalemini ve temiz bir sayfayı sakince çıkarıverdi. Eski kalemini parmaklarının arasında yeniden hissetmek yangına su dökmek gibiydi. Gözlerini parmaklarına çevirdi. Sanki yıllardır bu özlemle yanıp tutuşmuşlardı. Bugünse yangının söndüğü gündü. Kararını verdi. Bir resim çizecekti.

    Tam kalemini tertemiz sayfanın üzerinde gezdirmeye başlayacaktı ki, aniden duraksadı. Bugünün hayatında yeni bir başlangıç olduğunun farkındaydı. Ve bu yeni başlangıcı eski kalemiyle yapmak istemiyordu. Sanki yeni sayfaya eski kalemiyle çizmeye başladığında her şey yeniden eskiye dönecekmiş gibi hissetti. O an aklından, ne kadar yeni başlangıç yaparsak yapalım başlangıçları yapan biz olduğumuza göre hiçbir şey eskinin bir tezahürü olmaktan ileri gidemeyecektir diye geçirdi. Kendisi eski bir kara kalemdi. Yeni başlangıçlara yelken açacaksa bile eski benliğinden vazgeçemezdi…

    Yıllardır pas tutan parmaklarıyla hızlı bir giriş yaptı yeni hayatına. Önce güzel bir yaz akşamı çizmeyi düşündü. Sonra hemen bu düşüncesinden vazgeçti. Vakit, güneş doğmadan hemen öncesi olmalıydı. Başlangıçlara en çok yakışan vakit bu vakitti çünkü. Sonra etrafında kırmızı, sarı ve mor çiçeklerin olduğu bir tren rayı çizdi. Yıllardır içinde kaybettiği benliğine giden yol olmalıydı bu yol… Hemen peşinden rayların üstüne yepyeni bir tren yerleştirdi. Trenin içerisinde bu zamana kadar sevdiği ve kalbine giren insanların olduğunu hayal etti. Annesini, babasını, eski aşklarını, bir de ona resim çizmeyi öğreten öğretmenini yerleştirdi içine. Çizdikçe açılan parmakları yavaş yavaş bütün resmi istediği gibi şekillendirmeye, rengarenk bir mutluluk tablosunu tamamlamaya başladı. Adeta yıllardır dingin bir şekilde içinde uyuyan canavar canlanmıştı. Coştukça coşuyordu. Hayattan aldığı tüm darbeleri kaleminin ucuyla yepyeni sayfasına iade ediyordu. Her kalem darbesinde sanki bu zamana kadar çektiği acıların intikamını alıyordu. O an onu dışarıdan izleyen birisi resim çizmiyor da birini bıçaklıyormuş hissine kolaylıkla kapılabilirdi.

    Sonra aniden duraksadı. Bütün resim bitmişti. Peki ya ben bu resmin neresindeyim diye düşündü. Bütün resmi o kadar doldurmuştu ki kendisini koyacak tek bir boşluk kalmamıştı. Zaten yeni bir insan çizmeye gücü de takati de kalmamıştı. Karar verdi, resmin en boş köşesine iki çift göz koyuverdi. Benim hayattaki değişmeyen yerim işte tam burası dedi.
  • Okurken gözyaşlarımı tutamadığım garip bir hikaye. Ömer'in hikayesi. Hazreti Ömer hayatta olsaydı garip olur muydu hiç Ömer'ler...

    ----------------------------------------------------------

    Suriye hapishanelerinde çocuk büyütmek: ‘Çığlıkları duymasın diye kulaklarını tıkıyordum’

    Ömer, yürümeyi öğrendiği zamandan itibaren annesiyle birlikte 14 ay hapishanede tutuldu. Annesi tam tarihi hatırlayamıyor, hatırladığı yegane şey başkent Şam’daki Adra Hapishanesi’nde tutuldukları.

    Ümmü Ömer (Ömer’in annesi), ayak uzatacak yer dahi olmayan, karanlık ve havasız hücresinde hapis arkadaşlarıyla geçirdiği zamanı şöyle anlatıyor: “Gece mi gündüz mü olduğunu ayırt edemiyordum. Yıkanmamıza ve duş almamıza izin verilmiyordu.”
    Şam’daki hapishanede geçen günlerinin ardından özgürlüğüne kavuşan ve İdlib’deki yeni evine yerleşen Ümmü Ömer, hayatından endişe ettiği için gerçek ismiyle anılmak istemiyor. Suriyeli kadın hapishane günlerine dair şu anıyı aktarıyor: “Biraz boşluk oluşturabilmek ve oğluma yürümeyi öğretebilmek için ayağa kalkıyor ve onunla oynuyordum. Yaklaşık bir buçuk metre önümde Merve isminde bir başka kız vardı. Ömer’in ellerinden tutarak ona doğru yürüyor ve tekrar geri dönüyordum.”

    “Bebek sahibi olmak hayalimdi”

    Ömer, annesinin çabalarıyla bu dar hücrede düşe kalka yürümeyi öğrenmiş. Annesi oğlunun oldukça güçlü olduğundan söz ediyor. Hayatının ilk yıllarını annesinin işkence gördüğü bu hapishanede geçiren Ömer hakkında annesi şunları söylüyor: “Oradaki tek bebekti. Diğer mahkumlar onu görünce mutlu oluyordu. Bu hapishanedeki yegane mutlu anlar bunlardı.”

    Deyr ez Zor asıllı olan Ümmü Ömer şimdi 38 yaşında. Ümmü Ömer, “Dünyadaki her kadın gibi ben de bebek sahibi olmanın hayalini kurardım” diyor:

    “Dünyadaki her aile gibi düzgün bir evde kendi ailemi yetiştirmeyi hayal ederdim. Genç bir kızken, bebekler hakkında takıntı düzeyinde ilgiliydim. Annemi ziyaret ettiklerinde komşularımızın ve arkadaşlarımızın bebekleriyle ilgilenirdim. En az bir bebeğimin olması hayalini kurardım, ve oldu da. Ancak maalesef bunu dilediğim şekilde yaşayamadım.”
    Babasını hiç görmedi

    Ümmü Ömer ve eşi Halid 2006 yılında evlenerek Halep’e yerleşmişler. Çatışmalar başladığı zaman Suriye’nin ikinci büyük şehri Halep de günden güne büyüyen gösterilerin odağı haline gelmiş.

    Halep’in muhaliflerin elindeki doğu mahallelerinde yaşayayan aile 2013 yılının Ağustos ayında büyük bir ayrılık yaşamış. Özgür Suriye Ordusu’na katılan Halid bu tarihte bir havan topu saldırısında yaşamını yitirmiş. Bu esnada 44 yaşında olan Halid, Ümmü Ömer ile 7 yıl evli kalmış. Batı Halep’te Mart 2014’te doğan Ömer, babasıyla tanışma fırsatını hiç bulamamış.

    “Yaptıklarımdan pişman değilim”

    Yalnız kalan ve ailesiyle bağlantısı da olmayan Ümmü Ömer, rejime karşı aktivist faaliyetleri yürütmekle suçlanmış. 2011 ve 2013 yıllarında iki kere gözaltına alınan Ümmü Ömer “Onlarla konuşmakla ve ikna etmekle uğraşmadım, aktivizme devam ettim” şeklinde konuşuyor.

    Eşi ölmeden önce de söz konusu faaliyetlere devam eden Ümmü Ömer, yaklaşık iki yıl Doğu Halep’e Bustanu’l Kasr’dan geçerek ilaç ulaştırmış. Sivilleri hedef alan keskin nişancı saldırılarıyla bilinen mahalle ikiye bölünmüş şehirde bir koridor niteliğindeydi.

    Ümmü Ömer bu faaliyetlerin risk taşıdığını bilmesine rağmen bunu bir vazife olarak görmüş ve asla bırakmamış: “Pervasızdım, evet. Ancak bunu yapmak zorundaydım ve pişman değilim. Bir önceliğim vardı, ilaca muhtaç olan hasta ve yaralı insanlara bunu ulaştırmak.”

    Ümmü Ömer gençlik hayalini hiçbir zaman gerçekleştiremediğini dile getiriyor: “Halid’in ölümünden ve doğum yapmamdan sonra hayatım böyle geçti. Gerilim ve üzerimdeki baskı sebebiyle bebeğimi emzirmekte dahi zorlanıyordum.”

    Rejim askerlerinin ev baskını

    2014 yılının Eylül ayında Ümmü Ömer’in hayatı daha zor bir döneme girmiş. Bir gece, rejimin istihbarat yetkililerinden 5 kişi oğluyla uyurlarken evlerine baskın düzenlemiş. Ümmü Ömer, bir komşusunun kendisini ihbar ettiğini düşünüyor.
    Evi talan edilen ve taşıdığı ilaçlar bulunan Ümmü Ömer “yaralı teröristlere tıbbi malzeme ulaştırmakla” suçlanmış. Suçlamaları ve bağlantılarının ismini vermeyi reddeden Suriyeli kadın tutuklanarak başkent Şam’a gönderilmiş.

    Bebeğiyle birlikte Esed rejiminin istihbarat biriminin bir hapishanesine atılan Ümmü Ömer şehirde birçok farklı hapishanede tutulmuş. İlk gece bebeğinin üzerinde baskı oluşturmak için kendisinden alındığını söyleyen Suriyeli kadın ilk sorgunun ardından Ömer’in kendisine teslim edildiğini belirtiyor. Ömer bu esnada iki aylık bir bebekmiş.

    “Çocuğumu öldürecekler mi?”

    Kadın ve erkek çığlıkları, temiz havaya erişebilmek için duvarlara delikler açmaya çalışan mahkumlar ve berbat bir kokuyla dolu hapishaneyle ilgili Ümmü Ömer şunları söylüyor: “Girdiğim zaman, hücrenin zemininde korkunç kokan bir su vardı. Odanın duvarları, buraya atılan mahkumların isimleriyle doluydu. Uzun süredir el değmemiş eski bir bodrum katı gibiydi. Başım döndüğü için zar zor yürüyordum. Hiç uyumadım.”
    İlk sorgu için Ümmü Ömer bir odaya götürüldü. Gözleri bağlıydı. Sorguyu yapan rejim yetkilisi ailesi, eşi ve görevi hakkında sorular sordu. Özgür Suriye Ordusu’na tıbbi malzemeler götürmekle suçlanıyordu. Ümmü Ömer cevap vermeye başladığı zaman sorguyu yapan kişi kafasına vurarak “yalan söylemeyi bırak ve görevinle kocan hakkında bana doğruyu söyle” şeklinde bağırdı.

    Ümmü Ömer

    Ümmü Ömer şunları söylüyor: “Başlangıçta işkence görmekten, dövülmekten, tecavüze uğramaktan yahut öldürülmekten korkmuştum.” Ardından aklına bebeğinin zarar görebileceği gelmiş: “Çocuğumun hapishanelerle bir alakası yok. Ancak Suriye rejimi çocukları ve bebekleri öldürecek ve hapsedecek kadar mücrimdir. Oğlum her zaman aklımdaydı. Ona kim bakacak? Onu da oldürmek isteyecekler mi? Yoksa benim önümde onu dövecekler mi?”

    Tecavüz ve ölüm

    İlk sorgusundan birkaç gün sonra Ümmü Ömer kalabalık bir odaya bırakılmış. Oğlu sürekli ağlamasına rağmen herhangi bir yiyecek yahut malzeme verilmemiş. Ümmü Ömer bebeğine yırttığı kıyafet parçalarından bez yaptığını ifade ediyor.
    Bir süre sonra sürekli işkenceler başlamış. Bazı işkencelerde dövülürken kendisine konuşmadığı takdirde bebeğini bir daha göremeyeceği söylense de Ümmü Ömer konuşmayı reddetmiş. Suriyeli kadın dayak dışında ellerinden tavana asılmak gibi farklı işkencelere de maruz kaldığını aktarıyor. Ümmü Ömer çevresindeki birçok tutuklunun tecavüze uğradığına ve öldürüldüğüne şahit olmuş. Konuşmama nedenini ise şöyle aktarıyor: “Şayet bir şeyler söyleseydim, daha fazlasını öğrenmek için işkencenin şiddetini artıracaklarını biliyordum.”
    Bir süre sonra Ümmü Ömer, 2 metreye 4 metrelik bir hücreye atılmış. Bu hücrelerin bulunduğu merkezde açlıktan ve işkenceler sonucu 3532 mahkumun öldüğü biliniyor. Herhangi bir tıbbi müdahalenin olmadığı bu merkezde birçok mahkum çok basit rahatsızlıklar nedeniyle yaşamını yitirmiş.
    “Ömer’e dışarıdaki parkları anlattım”

    2014 yılının Aralık ayında Ümmü Ömer ve oğlu, mahkumiyet sürelerinin kalanını geçirecekleri Adra Hapishanesi’ne götürülmüş. İlk tutuklanmalarının üzerinden 1 yıl geçtikten sonra Ümmü Ömer, oğluna dışarıdaki hayattan, parklardan, okuldan bahsetmiş. Ömer 18 aylıkken konuşmaya başlamış. Annesi Ömer’e bazı Kuran ayetlerini de öğretmiş. Ümmü Ömer, Ömer’in ilk kelimesinin zar zor söylediği anne kelimesi olduğunu ve baba demeyi ona öğretmesinin gerçekten üzücü bir anı olduğunu ifade ediyor.


    Yeterli yiyecek olmadan büyüyen Ömer küçük ve zayıf bir çocuk olarak kalmış. Hapishane koğuşunda Ömer’in varlığı diğer mahkumlara da bir nebze mutluluk ve umut olmuş.
    “Hayallerim aklıma geliyor…”

    Ümmü Ömer, hapishane evi olan oğlunun bazen battaniye ile bir oyuncak olarak oynadığını ifade ediyor: “Bu kalbimi kırıyordu. Geçmişe baktığımda, hamileyken geleceğe dair kurduğum hayaller aklıma geliyor. Küçük bir yatak ve oyuncaklar almak, bir bebek bekleyen her annenin hayalidir. Bu yürek parçalayıcı. Bu beni çok geceler ağlatmıştır, halihazırda ölmüş olan babasıyla parlak bir gelecek düşüncesi…”


    “Ömer işkence seslerinden uyuyamıyordu”

    Ümmü Ömer oğlunu bazen ninnilerle, bazen de Hz. Muhammed’in hayatından hikayeler anlatarak uyutmaya çalıştığını söylüyor. Ömer, hapishaneden yükselen işkence sesleri nedeniyle uyumakta zorlandığı için bulduğu çareyi şöyle anlatıyor: “Kulaklarını, sesler aklına girmesin diye kapatıyordum. Bu sesleri duyduğunda şiddetli şekilde ağlıyordu. Birçok kere baskı ve umutsuzluk nedeniyle gözyaşlarına boğuluyordum. Burada öleceğimizi, hiçbir zaman çıkıp normal bir hayata ve bir eve sahip olamayacağımızı düşünüyordum. Hayatımın en kötü günleriydi. Ömer benimle olduğu sürece pes etmeyeceğime dair kendime söz verdim. Onun için ve bana bir parçasını bırakan babası için. Ömrümün sonuna kadar onu gözeteceğim.”

    “Şimdi cennette miyiz anne?”

    8 Şubat 2017 tarihinde Ümmü Ömer ve oğlu, rejim ve muhalif güçler arasında varılan esir takası anlaşması sonucu 50’ye yakın kadın esirle beraber serbest bırakıldı. Ümmü Ömer bu anı şöyle anlatıyor: “Ömer’e eve dönüp güneşi, insanları, çocukları tekrar görebileceğimizi söyledim. Yüzündeki tepki inanılmazdı. Aynı anda hem mutluydu hem de ağlıyordu.”

    Ömer ve annesi artık İdlib’te

    Ümmü Ömer şimdi bir arkadaşıyla beraber İdlib kırsalında yaşıyor ve kız kardeşiyle tekrar irtibat kurabilmiş. Ömer annesine, görmek istediği her şeyi, kedileri, kuşları, ağaçları, güneşi görebildiği için şu soruyu sormuş: “Şimdi cennette miyiz anne?”

    Ömer, diğer çocuklarla anlaşmakta başlangıçta zorlansa da zamanla uyum sağlayabilmiş. Ümmü Ömer ve oğlu, ağır bir travmanın ardından hayatlarını tekrar kurmak için mücadele veren binlerce Suriyeli aileden yalnızca biri.