• Ömür Dediğin izliyorum bir kaç gündür. Ağlaya ağlaya.
    İhsan Amca, gözleri yaşlı, 68 senedir onunla arkadaşlık yaptım ben nasıl ağlamayım, gece soluyo mu diye bakıyom, o mu ölecek ben mi diyom, ya... diyor
    3 bin 692 gündür ayrıyız diyor Mustafa amca. 18 bin 598 gün beraber yaşadık, bir gün muhalif olmadı bana diyor gene. Hatice’sinin gidişi öyle mıhlanmış ki yüreğine...

    Çıkar uğruna kurulan hissiz ilişkiler. Tahammülsüzlüğün yuvasında, heyecanın tükendiği noktada kaçarcasına gidenler. Kaybetmekten korkmayan, değer vermek nedir bilmeyen insanlar. Ya da birilerinin anlık hevesine kurban olup giden sevgiler, ve dahî vakitler. Geriye kalan ne peki? Gönlü kırık, güveni kalmamış, yıpranmış, sığınak arayan bir nefes.

    Ancak biliriz ki böyleleri cennette gene buluşacaklar. Ya biz? Biz harcanıp gidiyoruz. Çağın kurbanı olup gidiyoruz. Ne Mustafa Amcalar, ne de Hatice Teyzeler geri gelecek. Böyleleri de var ise eğer, kırıla kırıla, susa susa gidecek bu diyardan. Ancak mümine ümitsizlik yakışmaz değil mi. Mevlâ gönül ehline denk getire diyelim o vakit... Aminler olsun...
  • İster ölüm olsun ister ayrılık
    İnsan unutur mu var olduğu bedeni.
    Dünya sözüm, can evim
    Bir gün ağzından uzak gülerse ağzım
    Tanrı gökyüzüyle boğsun beni.
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 46 - Kırmızı Kedi Yayınevi
  • 385 syf.
    ·Puan vermedi
    Saramoga bir iddia ile kitabını yazıyor.
    İncil'i okuyun ve inancınızı kaybedeceksiniz” diyor.
    Saramoga İnsanlara “İncil'de tasvir edilen Tanrı'ya güvenmemelerini Tanrının sadece aklımızda var olduğunu söyleyebilir. Karşı çıkabilir, Red edebilir, Eleştirebilir.

    ANCAK;
    Saramoga İsa’ya göre İncil’i yazarken ; Bel altı bir dil kullanarak, dalga geçerek değersizleşen Tanrı algısı yaratarak aslında “tüm dinlere karşı” yazmıştır.
    Aşağıda maddeler halinde kitaptan alıntı ve yorumlarımı detaylandırıyorum ki Saramoga’ya haksızlık etmediğimi düşünün.:)
    Bu bel altı dil deyip küçümsemeyelim. İnsanlarda oluşturulan algı önemli. Bu dili kullanarak Saramoga beyinlere çakıyor. En en basitinden tıpkı İsa’nın babası kim diye sorsak kitabı okuyan herkes YUSUF der. Kafalara Saramoga YUSUF diye çaktı!!
    *****
    Google’da Mit/ Söylence :nedir diye sorduğumda; kuşaktan kuşağa yayılan, toplumun düş gücü etkisiyle zamanla biçim değiştiren, tanrılar, tanrıçalar, evrenin doğuşu vb.yle ilgili, imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öyküleridir.
    Mitoloji kelimesi sözlükte; Bir din veya bir halkın kültüründe tanrılar, kahramanlar, evren ve insanın yaratılışına dair tüm sözlü ve yazılı efsane/söylencedir. Der.
    Siz hiç bugüne kadar, mitolojik (Yunan ,Mısır gibi) söylencelerin bu denli değersizleştirilmiş basitleştirilmiş, bel altı yapılmış, istediği yer alınıp istemediği yerle dalga geçilmiş,( Nobel ödülü almış bir roman demiyorum ) bir metin bir yazı okudunuz mu merak ediyorum
    Aksine ciddiyetle konuşulup, değer atfedip mitoloji yani söylence gerçek gibi değerlendirilip felsefedeki karşılığı aranmıştır.
    Örneğin Yunanlı yazar Kazancacis /Zorba romanında da kahramanımız Allah’a inanmayan ateist biri idi. Ancak romandaki dil tarz hiçbir zaman Saramoga kadar basit saldırgan düzeysiz bütünlüksüz ahlaksız bel altı değil idi. O nedenle okurken hiçbir rahatsızlık duymadan hatta keyifle okuduk.Kısaca yazarın inançlı inançsız olması önemli değildir.

    İncelediğim 4 İncil’den (Matta, Luka, Markos ve Yuhanna) Saramoga İncil Luka üzerinden Hıristiyan Teolojisinin işine geldiği yerini almış, işine gelmeyen yerinde dalga geçmiştir.
    Saramoga kısaca şunu diyorum
    Ya topyekun al.. Ya da topyekun dalga geç!
    Karşı çıkabilirsin, reddebilirsin, eleştirebilirsin ancak
    Basitleştiremezsin, Dalga geçemezsin , Bel altı yapamazsın!

    ***********
    Saramoga’ya İncil’i dert ettiysen bir inceleme nasıl yapılır sorusuna;
    Ünlü Arkeolog Shimon Gibson’un ‘İSA’nın son günleri ‘kitabı incelemede çok iyi cevap vermiştir. Söz konusu kitaptan alıntılarla ilginizi çekmek isterim.
    ‘’…..Kudüs’te yaşayan İsa ile ilgili anlatıları desteklemek veya yalanlamak için veya bu anlatıların tarihselliğini reddetmek amacıyla kullanılmamalıdır. İncil anlatılarını ‘sınamak’ bunları tarih çalışmalarıyla karşılaştırmak ve farklılıklarını saptamak üzere kullanılan bağımsız bir araç olmalıdır.Arkeoloji İsa’nın yargılanması gibi belirli olaylar hakkında yapısal açıklamalar ve yorumlar yapabilir, ancak bu açıklama ve yorumların sonradan sınanması ve tarihsel perspektif içine yerleştirilmesi gerekir…
    ..Metinsel anlatılar gibi arkeoloji de çok katmanlıdır. Her ikisi de açımlanmaya geçmisin ‘gerçekleri’nin ortaya çıkarılması için derinlemesine incelenmeye muhtaçtır. Herkesin kabul edeceği gibi bu son derece zor ve karmaşık bir iştir…
    …İlk üç İncil (Matta, Markos ve Luka) İsa’nın ölümünden yaklaşık 40 ila 60 yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu durumda İncil’lerin hiçbirinin görgü tanığı anlatılarına dayanmadığı, sadece Yuhanna İncili diğer üçünün erişemediği birçok tarihsel veriden yararlanmıştır. Tartışmalar sonucunda gerçekte ne olduğu konusunda belirli bir doğruluk derecesine ulaşmanın en iyi yolunun İncilleri ve olası kaynaklarını tarihsel ve edebi açıdan dikkatle incelemekten geçtiğine hükmedilmiştir….. ‘’


    ********
    Aşağıda Saramoga’dan alıntılarım ve parantez içinde yorumlarımı bulacaksınız.
    1- ...Tanrı, her zaman hazır ve nazır olduğundan, oradaydı, ama malum, kendisi saf ruhtur ve bu sebeple Yusuf’un etinin Meryem’inkine değdiğini, etin nasıl ete girdiğini, etin nasıl etle birleştiğini göremedi, ve belki o an orada değildi, Yusuf’un kutsal dölü Meryem’in kutsal rahmine düştü, hayat pınarı ve hayatın beşiği, ikisi de kutsaldı. Çünkü aslında, her şeyi bizzat kendisi yaratmış olsa da, Tanrı’nın da anlayamadığı bazı şeyler vardır. Tanrı bahçede, ne Yusuf’un boşalırken attığı çığlığı ne de Meryem’in bastıramadığı iniltiyi duyabildi. Yusuf karısının üzerinde bir dakikadan fazla kalmadı….

    ((kısaca Allah’a senin oğlunun annesini düdüklerken sen neredesin der ? ve Mahremiyeti ahlakı alaşağı yaparak kutsallığı yerle bir eder.
    İlişkilerde bile mahremiyetimiz açık edilmemeli derken iki kisi arasındaki kutsallıktır deriz. Ki bu kutsal Hz. İsa’nın kıssası ‘dır))
    2-…dilenci kardeşimiz yoksul bir evin önünde olduğunun farkına varmamış olamaz…
    ((dili tarzı çok göze sokar gibi alaycı ve saygısız))

    3-…Bir gün bir adam çıkıp gelecek ve insanı göbek bağına, düşünceyi ise kaynağına bağlayan kordonun nereden kesilmesi gerektiğini söyleyecek…
    ((bebeğin annenin memesini emmesine genetik diyen zihniyet işlerine gelince genetik diyorlar. işlerine gelmeyince göbek bağını kesmeyi nerden ögrendin sorusunu soruyor))

    4-…bir düşün, onu dünyaya getiren baba tarafından öldürülecekti,…
    ((Hikayenin bütünü üzerinden değil part part kelime kelime Allahı yok saymak icin saramoga nın tarzı))

    5-….Tanrı insana sizinle düzüşmeyi yasak etmiş, öyleyse artık korkmayın, ama sizi kırkmakta, yok saymada, kesip yemekte özgürmüşüz, çünkü Rabbin yasasıyla bunun için yaratılmışsınız,canlarınız sizlere bunun için bağışlanmış…..

    ((Saramoga hangi düzdüğü hayvanı yiyor merak ettim. Sadece inançlı insanı değil inançsız insan içinde hakarettir. Saramoga sadece insanların zihnini bulandırıyor. ))

    6-…Bunlar İsa’nın, çobanı imansızlığı, ve hatırlatmamı mazur görün ama cinsel meselelerdeki zayıflığı sebebiyle azarladığı o ilk tartışmalarına yakın bir zamanda olmuştu. İsa bu dünyada, terk edip unuttuğu ailesiyle bu çobandan başka kimsesi olmadığını anlamıştı. Ama herkesi unutsa da ona can veren anasını unutamazdı, dünyaya geldiğine pişmandı ama yine de unutamazdı, aslında kız kardeşi Lisya’yı da unutamamıştı,neden, o da bilmiyor, hafıza böyledir, olayları ve insanları deftere işlemesinin veya defterden silmesinin kendince sebepleri vardır…..

    ((önce karpuz kabuğunu aklına sok sonra arkadan kardeşini annesini konuş ,cinsel meselelerin zayıflığndan bahsedip anne ve kızkardeş lisa’dan bahsediyor. arkadan neden hatırladı bilmiyoruz ama kendince bizim bilmedigimiz sebebi vardır-- direk ensest algısı yaratmak))

    7-….Meryem, dönüp yanı başında yatan Lisya’ya baktığında kızın çıplak olduğunu gördü ve dehşete düştü, tuniği göğüslerini açıkta bırakacak şekilde yukarı sıyrılmıştı ve yüzü gülüyordu, nemli alnı ve üst dudağı öpücüklerden kızarmış parlıyordu. Meryem eve bir tek meleğin girdiğinden emin olmasaydı, konuşmaya daldığı sırada, uyuyan kızların ırzına geçmekle ünlü inkubilerden birinin fırsattan istifade genç kıza yanaştığını düşünecekti. Biz fark etmeyiz ama
    bu her zaman her yerde olur, bu melekler çoğunlukla çiftler halinde gönüllerince gezer ve biri peri masalları anlatıp dikkat dağıtırken diğeri kötü emellerine ulaşır, Lisya’yı baştan çıkaran melek geri döndü mü dönmedi mi kimse
    asla öğrenemedi…..
    ((Melekler İsa’nın kız kardeşi ile …))

    8- …Bu duyu ne görme duyuşuydu ne koku ne de tat duyusu, Tanrı yardımcısı olsun, bir şekilde bütün duyuların bir arada bulunduğu başka bir duyunun uyandırdığı bu heyecanı her şeyiyle hissediyordu. Kadın onu avluya götürdü ve oturttu…..
    ((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    9-… bir duman bulutu gördü diye vakit tamamlandığında Tanrı’yla olmanın
    neye benzeyeceğini hayal edebiliyorsa, çıplak bir kadını da,söylediği şarkıyı dinleyerek hayalinde canlandırabilir.İsa irkildi, böyle anlarda her
    insanda ve hayvanda olduğu gibi, kan bacaklarının arasına hücum etti ve orası şişerken, acıları diniverdi. Tanrım, bu beden çok güçlü, yine de İsa gidip kadını aramadı, elleri etin vahşi arzularına direndi, Kendini sevmediğin sürece hiç kimse değilsin, bedenini sevmediğin sürece Tanrı’ya ulaşamazsın,…..
    /((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    10-..…bir kadının ifadesine benziyordu, iyi dinleyin sözümü, kadının,özellikle de masum görüneninin ikiyüzlülüğü sınır tanımaz….
    ((meryem kimin torunu iffetsizlik yapılması mümkün değil . O dönemde dedesi zekeriya peygamber ..mümkün mü yapması))

    11-…Zakay cevap verdi, kâse buraya gömülsün ama önce kâsenin üzeri örtülsün, o toprak gerçek toprakla bir araya gelmesin, zira Tanrı’nın lütfü, gömülse de kaybedilmiş sayılmaz,ama şeytanın gücü toprağın altında, gözden uzakta azalacaktır….

    ((Bütün dinlerde şeytanın insana herhangi bir eylem gücü yoktur. sadece insana fısıldar yoldan çıkarır. Bunuda gerçek papazlar zaten bilir. şeytan kaseyi veremez. Gerçek papaz şeytanın insana müdahalesini bilir. Ancak sistemde ki ayakta kalmak için din otoriterileri şeytan argumanına ihtiyaçları vardır ve bunu kullanırlar.))

    12-….Çok şey beklememek gerek, ne de olsa Tanrı’nın gücünün bir sınırı olduğu gibi meleğin gücünün de bir sınırı var Yusuf uzun uzun düşündükten sonra şöyle bir sonuca varırdı, Mağarada görünen melek şeytanın uşağı olmalı, daha önce çoban kılığına girmiş olan iblis, bunlar en fazla kadının zaafını ve safdilliğini
    kanıtlayan deliller olabilir, düşmüş bir meleğin kadını kolayca baştan çıkardığının delilleri…..

    ((Meleği Allah ile denkliğini eşliğini kurup, Allahın kulu ile aynı değere indirip melekle Allah’ı eşleştirdikten sonra iblis şeytan kadını baştan çıkaran gibi cümlelerle Allah’ı basit diliyle aşağılıyor.) )
    13-...Rab lejyonların Tanrı’sıdır…
    ((Rab iaşe eden doyuran demektir. Çocugun Rabbı annesi babasıdır. Allahı ihtiyaç üzerinden tanımlıyor. o nedenle insanın çıkarları üzerinden Allahı değerlendirmek insanlaştırmak bizi yanlış sorulara götürür.
    Biz KULUZ. Bunu kabul edip ordan başlarsak Allahı anlatabiliiriz. Biz insanı sorgularlarla onu aşağı cekip yanlış yorumlarız.))

    14-….Rab neden seçilmiş halkıyla yüzleşip cezamızı kendisi vermiyor da Roma ordusunu üzerimize salıyor…..
    ((Kuranda Allah belayı bela ile def eder. Roma’da Allahın kulu Allah sahaya inmesine gerek yoktur))

    15-..…biz sonsuz ruhlarının huzuru demeyeceğiz, ruhlarının huzuru demekle yetineceğiz…..
    (insan için sonsuzluk yoktur. Allahtan gayri hiçbir şey ebedi değildir. Allah için ezeli ve ebedi değil der Kuran-ı Kerim.. yani başlangıç ve sonu yoktur)
    16-….Tanrı’nın aksine şeytan, erkek ve kadına hiçbir şeyi yasak etmemiş, bu sebeple de şeytanın dünyasında ilk günah diye bir şey asla olmamıştı…..

    ((Saramoga İncilinde şeytanı kabul ediyor)
    şeytanı kabul ediyorsan Allah’ıda kabul ediyor anlamına gelir ))

    17-..…Öyleyse Tanrı her şeyi sahiplenip bacaklarının arasındakini inkâr edecek değildir….
    ((saramoga edep yok ahlak yok diyor.Allah edebide ahlakıda öğretti. Allah edebi ve örtünmeyi de o gösterdi . Yasak elma adem ile hava birleşince safiyet bozuldu. ve incir yaprağı ile edebi örtüldü) )

    18-…Bu Rabbin sözüdür, Hayvanla cima eden adam ölümle cezalandırılacak, hayvan da kesilecektir, ve Rab dedi ki,Hayvanla günaha giren adamın vay haline, o artık lanetlidir.Bunların hepsini Rabbin mi dedi……

    ((bütün evrenin bütünlüğünü ayırıp dogayı evrimi insan için bozuyor. Bütün bu kurallar doğum ölüm enerjı ahlak bunları insan için bozuyor sırf Allahı yok saymak için))

    19-….Tapınaktan çıkan duman bulutu, tapınağa kurban kesmeye gelen herkesin uzaktan ya da yakından, sürünün ilk doğanlarını ve onların yağlarını Rabbe sunan, Âdem ve Havva’dan olma Habil’le bir akrabalığı olduğunu kanıtlıyor, Rab bu adağı memnuniyetle kabul etmiş, öte yandan yapabileceği tek şey toprağın semeresinden takdimde bulunmak olan Kabil, çabasının Rabbi memnun etmediğini görmüştü. Kabil, Habil’i bu sebeple öldürdüyse, rahat bir nefes alabiliriz, çünkü öyleyse, hepsi aynı adaktan takdimde bulunan bu imanlıların birbirlerini öldürmeleri için bir sebep yok, şişlere dizilen taze etin yağı mangallarda yanarken çıkan koku tapınaktan çıkan dumana karışıp göğe yükselirken, yüce gökte bunları soluyan Tanrı memnun oluyor. Kuzuyu göğsüne bastıran İsa, Tanrı’nın neden, sunağa dökülen bir tas sütle, ya da bir avuç buğdayla tatmin olmadığını anlayamıyor, bir canlıdan diğerine aktarılan özsuyunun ya da ebedi ekmeğin ham maddesi olan buğdayın neden değersiz olduğuna akıl erdiremiyor. Cömert ihtiyarın ona hediye ettiği, kısa bir süre için onun kurusu olan ve bugün güneşin battığını örmeyecek olan kurbanlığından çok yakında ayrılmak zorunda kalacak, çünkü tapınağın merdivenlerini tırmanmanın, zavallı küçük kuzuyu sanki artık var olmaya hakkı yokmuş, hayat pınarından içtiği için masallarla efsanelerin ebedi gardiyanı tarafından cezalandırılıyormuş gibi bıçağa ve ateşe teslim etmenin vakti
    geldi. Sonra İsa sinagogun yasasını ve Tanrı’nın sözünü karşısına alarak, bu kuzuyu kesmemeye, tapınağa adaması için ona verilen bu canı bağışlamaya, dolayısıyla aklanmaya geldiği Kudüs’ü, daha günahkâr bir kimse olarak terk etmeye karar verdi. Önceki günahları yetmezmiş gibi, bir de bu günahı işliyordu, ama vakti gelince günahlarının cezasını çekecekti, çünkü Tanrı asla unutmaz…..

    ((saramoga Habil ile Kabil meselesinde de yanıltıyor.
    Habil kendi yetiştirdigi sürünün icindeki en iyisini Allah’a sunuyor.
    Kabil ise kendi yetiştirdiğinin ortancalarını Alllah’a sunuyor.Büyüğünü kendine saklıyor. Allah Kabilin verdigini kabul etmeyince Kabil kıskanıyor. ve Habili öldürüyor.Kıssas bu.
    Saramoga sunulanın iyi ve kötü olan değil sanki nevi için yani Allah kuzu yu seviyorda bugdayı sevmiyor gibi yanlış yorum var))

    20-…Anam, ben tapınağa gitmiyorum. Neden, hak kuzunu bile almışsın. Kuzu da tapınağa gitmiyor. Bir sakatlığı mı var.Hayır, ama vakti gelince, eceliyle ölecek. Oğlum, anlamıyorum. Anlaman gerekmiyor, ben bu kuzuyu kurtarıyorsam, biri de beni Kurtaracaktır..
    ((saramoga sen kuzuyu kurtariyorsunda senin tanrın seni niye kurtarmadı. sorgulamasını alttan veriyor.))

    SARAMOGA’YA SONSÖZ;

    Kutsal kitap ile dini hikayeler arasındaki uyumsuzlukları yaparak bir tür Şatiye yaparak insanların gerçek dini aramasına yardımcı oluyor. Burada da Saramogo’ya gerçekten teşekur ediyorum.
    Tarih söylencesine göre Allah’a varılmaz insanın girdiği her yerde yalan vardır .
  • "Sürmez olur mu? Hala sürüyor benimki ! Onunki sürmüyor, o bıraktı beni ... "
    "Aptal mısın? Niçin sen de onu bırakmıyorsun?"
    "Ben düşünüyorum: Asıl sevmek budur! O bıraktığı zaman da bırakmamak !"
  • 163 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    •Ne yalan söyleyeyim bu kadar popüler olduğu için biraz önyargılı başlamıştım fakat kitabın içeriği o kadar dolu ve sürükleyici ki bir günde bitirdim. “Sonrasında ne oldu acaba ?” diye sormadan edemiyor insan, iyi mi bitti yoksa kötü mü idrak edemiyor. Siz anlarsanız bana da yazın. Çünkü okuyan herkes kitabın sonunu kendi kafasında mutlaka yazacak.

    •Hafızanızda böyle bir hikaye mutlaka olsun derim ben.

    •Size spoiler vermemek için dudaklarımı nasıl kemirdiğimi bilemezsiniz cancazıklarım...

    •İnsanların mahcubiyetlerine ne kadar aşık olduğumu bir kez daha anladım.

    •Sabahattin Ali'nin 1942'de yazdığı muazzam roman. Roman her ne kadar "teşrin-i evvel"lerde, "kanun-u sani"lerde geçse de, Berlin'de henüz metro bugünkü gibi yaygın olmasa da, kısaca roman dokusu eski gibi gözükse de, beşerin evrensel ve değişmez özelliklerinin apaçık tezahürü itibariyle güncelliğini her daim korumuş.

    •Sabahattin ali ve Aziz Nesin Marko Paşa'da beraber çalışmışlardı. Acaba Aziz Nesin ve Raif Efendi aynı kişi miy... neyse bu konuya hiç girmeyeyim girersem çıkamam.

    • Konusuna gelirsek. Kitap, Rasim'in işinden olması ve akabinde yeni bir iş arayışı ile başlıyor. Rasim yeni işindeki odasında yaşı ilerlemiş Raif Efendi adlı sessiz, sakin bir adamla çalışmaya başlıyor. Hemen hemen hiç konuşmayan, verilen işleri titizlikle yapan Raif efendi, boş vakitlerinde de çekmecesindeki kitabı okumakla meşgul oluyor.

    •Bu Raif Efendi’nin içine kapanık, melankolik hali Rasim’i cezbediyor. Raif Efendi'nin hastalanıp işe gelmediği bir gün yapılacak bir çevirinin ona ulaştırılması gerektiğinden Rasim, Raif Efendi'nin evinin yolunu tutuyor. Raif bey çok hastadır ve yatağa düşmüştür. Rasim onun işe gidemediği zor zamanlarında yanında olarak adeta eşi ve kızlarından daha yakın biri haline geliyor. Ölümünün yaklaştığını anladığında, Rasimden ofisteki çekmecesinden eşyalarını getirmesini rica eder ve kara kaplı defterini bulup yakmasını ister. Rasim defteri yakacağına söz verir.

    •Fakat tabii bizim Rasim kitabı okumadan yakabildi mi sizce. Veya kitabı hiç yaktı mı?
    Bundan sonra kitap Raif Efendi’nin defterine aldığı notlar üzerinden, bir nevi günlüğünden devam ediyor... Burdan sonra Maria Puder ile tanışacaksınız daha doğrusu ilk önce tablosuyla sonra onunla. Kürk Mantolu Madonna resmi Maria Puder’in otoportresidir. Ve kadınları anlama yolculuğunuz veya bu varlıkları hiçbir zaman anlayamayacak oluşunuzu öğrenmeniz başlayacak.

    •O günden sonra Maria Puder ve Raif Efendi arasında samimi bir arkadaşlık başlıyor. Maria Puder'in her fırsatta ondan herhangi bir beklentisi olmaması gerektiğini, hiçbir erkeğe bağlanıp aşık olamadığını belirtsede Raif Efendi’nin elinden bir şey gelmiyor ve ona sırılsıklam aşık oluyor.
  • Anam 91 yaşında, yaklaşık 2 seneye yakındır hizmetindeyim, beraber yaşıyoruz son demleri.
    Babam rahmetli olalı 20 yıl olmuş, hayat sür’at peyda etmiş, değirmen çarkını çeviren yüksekten oluk içinden akan su gibi boşalıyor pervanelere. Soruyor kardeşler bazan tanışmalarda,

    -Ne iş yapıyorsun”

    Diyorum;

    -Eskiden, Kapıcıydım”şimdi bakıcıyım.

    -Nasıl yani? Yeni bir iş dalımı.

    - Hayır hayır kardeşim öyle değil bu meslek. İnsanlık var olalı Allah’ın üzerimize koyduğu aslî vazifelerimizden bir taneside bu. “Ana-Babaya isyan etmemek ve onlar yaşlandığında Üff.. bile demeden hizmetinde bulunmak değil mi? Nefis avukat, akla hemen serpiştirip kelimeleri, sıralıyor peş peşe olumsuzlukları. Zaman ahirzaman. Eee.. Şehirde yaşıyorum. Başka, 3 çocukla 70 m2 dairede üstelikte kiradayım. Evde çalışan yalnız benim, hanım ise çocuklara zor yetişiyor, malûm şimdiki gelinlerde kaynana kahrı çekmiyor.

    Sordum;

    -Kardeşim kaç yaşındasın sen?

    - 60

    -Köyden geldin şehire değil mi?

    -Evet.

    -Gel dertleşelim bir, çünkü aynı hayatı yaşamışız seninle. Ortak yönlerimiz çok. Nefis hizmette geriye çekildiği için nisyan perdesini üzerimize serivermiş, gaflet kumuna sokmuş kafamızı. Bu başımızın tacı olan analarımız bizi doğurduğunda bu köylerde; kıtlık vardı, yoksulluk, hastalık vardı. Üstelik taş binadan yapılmış ortasında tandırlı tek odada 5 çocuklu bir aile barınır, orası hem yatakhanedir, hem oturma odası hem mutfak ve “çağ “denen bir bölümünde banyo, bitişiğinde “yüklük”.

    Analarımız sabah 3 de kalkar başlar harıl harıl çalışmaya; ahırda hayvanları yemler, tandırı yakar, ekmek pişirir-yemek yapar, bebeğin altını değiştirir gider buz gibi çeşme suyunda elinde “tokuç” örtülüde (kapalı oda) çamaşırı kille yıkar....

    Dur daha bitmedi hayat yeni başlıyor... Varsa “Irgat” onlara azık hazırlar, “hayat”denen avluyu süpürür, bahçeye bostan diker. Karık çeker, akşama herif kahrı çeker. Kaynana-kaynata anam-babam horanta der, hizmette kusur etmez.

    Kışlık lâzım der. Dağdan-bayırdan odun toplar, tarladan saman-çöp çeker, bağdan çubuk toplar odun kırar istif eder. Un öğütür, bulgur yapar-tarhana kurutur, erişte keser, salça kaynatır, pekmez yapar. Anlatmakla bitecek gibi değil... Şimdi dönelim şehrimize; kaloriferli daire olmazsa olmazı, buzdolabı, çamaşır-bulaşık makinasına yer var, televizyon salonda yetmedi bir de mutfakta. Senede bir kaç kez kullanılan salonda şatafatlı koltuklar oturmuş. Kıza-erkeğe ayrı oda. Ana-baba bu hanenin neresinde?

    Koca koca koltuklardan, büyük büyük eşyalardan dairede yer kalmadı değil mi? Bir köşeye çek-yat bile olsa koymaktan acizmiyiz. Kaldı ki yuvamızın en güzel yerini onlar için hazırlamalıyız. Yazık ki çok yazık bize!

    Anadolu anaları yukarda sıralanan işleri ordularla değil, tek başına yapmış kardeşim. Allah’a imanından, teslimiyetten, tevekkülden gelen sırla her türlü zorluğa dayanmış. Çocuklarını büyütebilmek için her cefayı çekmiş. Uff.. bile dememiş. Yememiş yedirmiş, doktor yüzü görmemiş uyumamış başımızda sabahlara kadar nöbet tutmuş, bu kadar yoğun iş içinde; “aman evlâdım Kur’ân okusun, sûreleri ezberlesin, hoca önüne diz çöksün, okulunu okusun cahil kalmasın” diye ne fedakârlıklar...

    Peki biz ne yapıyoruz? Evlâtlar arasında kavga çok böyyük doğrusu; “Bizde yer yok. Hanım çok huysuz boşar beni, çocuklarla ortada kalırım”. Öteki kardeş, “bakacak param yok.” Gelin, “evde herşeye karışıyor rahatsız ediyor. Zaten bende hastayım.“ Bahane çook...

    Bil ki.! Aziz kardeşim. Yaşayan ana-baba yanında yoksa şayet; o hanede bereket yok. Belâ çok. Huzur yok. Muhabbetten eser yok. Sıkıntı hiç bitmez...

    Niye birgün bizimde ele-avuca düşeceğimiz hiç aklımıza gelmez? Görmüyor musun. “Hastalıklar ölümün keşif kolları” bizlere bişeyler fısıldıyorlar. Etme-bulma dünyası. Anamızın-babamızın bize bunca hizmetlerini ne çabuk unuttuk. Sanki armut gibi olduk daldan mı düştük?. Bir çocuk yetiştirmenin zahmetini, aşamalarını bilmiyormuş gibi davranıyoruz. Bir de; para-servet- imkân var diyelim. Bu asrın bir hastalığı da, isterse villası-yalısı-dubleks dairesi olsun, ana-babaya yanında yer yok. İnternette çok bilmiş torunlar araştırmada, keseye uygun nerde “Huzur Evi”var diye...

    Men dakka-dukka. (Yapan-bulur). Toplumumuzun bu yarası çok büyük. Aklımızı başımıza alalım. Cenab-ı Hak “Beli bükülmüş ihtiyarlar olmasa başınıza belâlar sel gibi gelir” meâlinde bize hatırlatma yapmıyor mu? İlla ki bir büyük musîbete düçâr mı olmamız gerekiyor?

    Hanımlar beyaz eşyalara parmak uçlarıyla dokunmaktan yorgun düşmüş, “uzaktan kumandalı olsa şunlar” diye yanıp tutuşurken; hangi bir hastalığa girifdâr olmuşuz ona yanıp tutuşalım.

    Demek ”Hasta kim”miş?

    “Yâ Rab, kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl.” Amin.