• .
    Güzeli aramak …
    Bir eylem midir, yoksa içten gelen bir şey mi, ya da bir hedef mi olmalıdır. Kişisel bir bakış mı, yoksa toplumsal bir süreç mi ?
    Belki de bunların tümünü, hatta daha fazlasını aynı anda kapsayan bir olgu.
    Ne yazık ki, çoğu önemli şey de olduğu gibi büyük çoğunluğun farkında olmadığı bu sebeple ıskaladığı bir amaç aslında.
    Bu konuyu neden ele aldığımı düşünüyorum da…
    Kişisel olarak, son zamanlarda çevremizde meydana gelen davranışlar bütünü ve her anlamda yaşanan yozlaşmanın bunun en önemli sebebi olduğunu düşünüyorum. Tabiî ki, bu olumsuzlukların yansıması olarak duyduğum rahatsızlık, idealist yaklaşımlardan uzaklaşmaya neden olan, hatta bunu engelleyen, bir sistemin ve bakış açısının hâsıl ve baskın olması, bununla mücadelenin yorucu ve zor olması, insanı insan yapan değerler süzgecinde bunu aklımın almaması.
    Her anlamda güzeli aramak en önemli hedeftir aslında. Bu neye inanırsanız inanın, inancınızın gereği olduğu gibi toplumsal davranışları düzenleyen hukuksal sistemlerinde amacıdır. En önemlisi insan olmamızın doğal bir sonucudur.
    Fakat nedense tüm bunların aksini yapan, bunun için mücadele veren, bunun aksini düşünenlerin sayısı güzeli arayanlardan kat be kat fazla. Yaşama amaçlarının farkında olmayan bir sürü insan kendilerini materyalist bir bakış açısı ile oluşturdukları bir akıntıya kaptırmış gidiyorlar. Bunu yaparken de arkalarından bir sürü insanı sürüklemeye çalışıyor, onlara her türlü rahatsızlığı veriyorlar. Kendi dar dünyalarında oluşturdukları sığ dünya görüşleri ile asla kavrayamayacakları “ Güzeli Aramak ” mücadelesine ket vurup, bunu aşağılar tavırlar içerisinde gittikçe kirleniyorlar.
    Nasıl mı ?
    Örneğin onlar neden mutlu olur veya olmazlar şöyle bir bakalım.
    Onlar arsalarının imar planında çok katlı yapı izni almasından mutlu olurken, orman arazilerinin imara açılmamasından mutlu olmazlar meselâ. Onlar için güneşin doğup batması takvimde rakamların değişmesinin dışında bir anlam ifade etmez meselâ. Oysa bazı insanlar dünyanın en uzak yerlerinden Nemrut Dağı’na gelip güneşin doğuşunu izlerler ve bundan oldukça mutlu olurlar meselâ. Onlar soyu tükenmekte olan pandalara yeni bir birey katılmasını umursamaz ama altılıda oynadıkları atın yarış kazanmasından, horoz dövüştürmekten, boğaların önünde koşmaktan vs. çok mutlu olurlar meselâ. Onlar işçi çalıştırıp emeğini zamanında ödemekten değil de pavyonlarda onlarca işçinin parasını bir gecede saçmaktan mutlu olurlar meselâ. Bir şiir dinletisinde bulunmaktan, bir sergi gezmekten, bir konferansa katılmaktan mutlu olmazlar ama seçim zamanı siyasilerin peşinde her türlü kültürel faaliyetin tam ortasında salonlara girmekten mutlu olurlar meselâ. Acil durumlarda kan vermezler, bundan mutluluk duymaz ama düğünlerde, futbol maçlarında takımlarının aldıkları galibiyetlerden sonra silahlarını göstermek ve mermi saçmaktan, kan dökmekten mutlu olurlar meselâ. Vesaire vesaire vesaire … Bu örnekleri çoğaltmak mümkün aslında. Hatta daha önemli örnekleri atlamış olabilirim. Ama neden bahsettiğimi umarım anlamışsınızdır.
    İşin zor yanı ise bu sorunların aşılmasının zannedildiği gibi sadece eğitimle aşılamayacak boyutta olması. İnsanın içinden gelmeli. Yıllar boyu ailesinden, çevresinden, bilgi kaynaklarından yanlış beslenen dimağların sadece öğretim sürecinde bunu kırması kolay olmayacaktır. Bu tarz düşüncelerin hakim olduğu bir aile ve çevrede yetişen, kitap, dergi, gazete, tv vb. medya unsurları ile desteklenen bu bakış açısı sadece üç-beş kişinin mücadelesi ile değiştirilemez.
    Dediğim gibi eğitimli insanlarda bile bu bakış açısı değişmediği gibi diplomanın gücü ile daha süslü bir söylem ve eylem halini almaktadır. Yıllar boyu hiçbir sanatsal eğilimi olmamış insanlar mevki ve makamları ile pekala sanat eleştirmeni olmakta hiçbir şeyi beğenmedikleri gibi her şeyi eleştirmeyi bir hak gibi görmektedirler.
    Peki bu insanlar bunun farkında değiller mi ? Bu durumdan onlarda rahatsızlık duymuyor mu ? Hayata bu yönüyle bakmıyorlar mı ? Belki de güzeli aramaktan daha önemli olan da bu.
    Bir çoğu bunun farkında olmadığı gibi buna önem de vermiyor. Asıl acı veren de bu. Zihinlerinde bu yönde ve bakış açısında bir değerlendirme yapılması söz konusu bile değil. Hayat önlerine yaptıklarının yanlış olduğunu gösteren sonuçlar sunmadıkça umursamazlar bile. Ne zaman ki 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi, 23 Ekim 2011 Van Depremi gibi büyük felaketler yaşanır o zaman gerek maddi gerekse manevi anlamda yaptıklarının yanlış olduğunu görürler ve kısa bir an için muhasebe yaparlar. Farkında olmadan kaptırdıkları hayatın bu anlamda bir hırs arenası olmadığını geçte olsa görürler. Fakat ne yazık ki, balık hafızası, ya da kuma yazılan sevgi sözcükleri misali hafızalarımızdan silinir, gider bütün bu yüzleşmeler.
    Güzel olanın birbirimize göstereceğimiz sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayış olduğunu gösteren bir sürü anı hayatımızda yaşamaktayız oysa. Özlemini duyduğumuz bu güzellikler ile ilgili sayısız örnek masallar misali anlatılmakta. Bu kadar uzak olmadığını düşündüğüm, güzel olan her şey güzeli aramanın ürünü aslında. Arayınca buluyorsunuz, yeter ki buna niyetli olalım.
    Meselâ bir akşamı huzur evinde ya da yetiştirme yurdunda geçirmek, hiç tanımadığınız birine selam vermek, içten bir nasılsın? demek, çevrenizdeki olan bitenlere önyargısız, halden anlar bir tavırla yaklaşımınız vs. gibi de çok kolay aslında. Bunun aksini yapmakta o kadar kolay tabii ki.
    Sizlere başımdan geçen tam anlamıyla derslik bir örnek vermek istiyorum. Bir akşam üzeri eve gitmek üzere halk otobüslerinden birine bindim. Yer bulabilmek için olabildiğince daha önceki duraklardan birinden hem de. Otobüse binince daha henüz yirmili yaşlarının başında bir genç arkadaşın yanına oturdum. Bir sonraki durakla birlikte otobüs dolmaya başladı. Yeni yolcularını yerleştirmeye çalışan, bunu yaparken de aslında o yolcuları değil de daha fazla yolcu almayı amaçlayan muavinin ilk hedefi herhalde daha genç olduğu için bu genç oldu. Bu talebi geri çeviren genç biraz sonra gelişecek olan olayların merkezinde olacağını bilmiyordu bile. Bu duraktan sonra yaşlı bir teyze binince ben davrandım ve ona yer verdim. Böylece o gencin yanına teyze oturmaya başladı. Yavaş yavaş otobüs daha da dolmaya başlıyordu. Bir sonra ki durakta bir bayan daha binince bütün gözler bu gence çevrilmişti. Kapı ağzında bulunan orta yaşlı iki arkadaş bu gencin üzerinden bir memleketi sorgulamaya başlamışlardı bile, “ Bu kadar şehir gezdim, otobüste yaşlılara ve bayanlara yer verme konusunda bu şehirdeki gençler kadar duyarsız olanını görmedim.” diyerek. Bunu duyan yaşlı teyze,” her yer böyle” diyerek memleketini savunma pozisyonunu almıştı bile. Lafların kendisine söylendiğini anlayan genç, “Siz benim hakkımda böyle konuşamazsınız” derken ineceği durağa varmıştı bile. Ve yerinden kalkarak otobüsten inince o genç hakkında ileri geri konuşup, ahlak dersi veren, memleket meselesi haline getiren o insanlar neye uğradıklarını şaşırmış, utançlarından kıpkırmızı olmuşlardı. Genç büyük bir gurur içinde ama kırık kalbi ile otobüsten sakat ayağı ile inip yürümeye devam etti, arkasına bakmadan. Beni bir üzüntü aldı ve bu olumsuz tavırların içerisinde yer aldığım için utandım. Fakat bir nebze de olsa önyargıdan uzak geniş bir bakış açısı ile olumsuz bir bakışa sahip olmadığım için sevindim. Terbiye, ahlak dersi verenlerden biri otobüsün yarı açık kapısından dışarı atladı ve gencin arkasından koşarak yanına vardı ve özür diledi. Ama neye yarar dı ki, kalp kırılmıştı bir kere.

    “ Güzeli aramaya devam, bütün çirkin olaylara rağmen."
    .
    ✒ d e r k e n â r
  • Eğer bir şeye doğduğunuzdan beri sahipseniz ilginizi çekmez, ancak başkasınınsa ilginç gelir size.
  • Aslında biraz düşünürseniz, bir toprak parçasının sahibinin olması tuhaf bir şeydir. Kaç metre derine kadar sahip olabilirsiniz ki?

    Eğer bir toprak parçasının sahibiyseniz, aşağıya doğru daralıp dünyanın merkezine ulaşıncaya kadar olan kısım sizin mi olur? Yoksa bir toprak parçasına izinsiz girmenin ne demek olduğundan habersiz solucanların yaşadığı kısmın üzerindeki incecik tabakaya mı sahip olabilirsiniz?
  • İmkansız diye bir şey var mıdır?

    Çabayla isteklerimizi imkanımız dahilinde yapabilir miyiz?

    Hayata dair ne olumsuz düşünceleriniz varsa bu kitap bakış açınızı değiştirecektir, eminim!

    Size, 2 gün önce okumaya başladığım ve az önce bitirdiğim bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Evet aslında yoğun zamanlarım olmasına rağmen sayfa sayısı az olsa da erken zamanda bitirdim. Öylesine akıcı bir içeriğe ve sade bir dile sahip. Kitabın türü otobiyografi. Otobiyografik kitapları çok tanınmayan insanlar olmadığı müddetçe pek önemsemem ama Sol Ayağım pek de diğer otobiyografik romanlara benzemiyor. 2 veya 3 yıl önce bu kitabın film uyarlamasını izlemiştim o zaman çok yoğun duygular yaşamıştım. 100 temel eserimizden olması dolayısıyla da okumam gerektiğini düşündüm. Ve iyiki okumuşum. Herkesin okuması ve başucu kitabı olabilecek bir kitap.
    Öncelikle yazarımızdan söz edeyiim biraz size. Christy Brown yirmi üç çocuklu duvarcı ailenin, hayatta kalabilen on üç çocuğundan biri olarak Dublin’de doğdu. Doğuştan beyin felçli olarak dünyaya gelmişti. Beyin felci kurbanı olduğu için konuşmasını ve hareketlerini kontrol edemiyordu; sol ayağı hariç. Doktorlar ve aile dostları tarafından doğumundan sonra zihinsel engelli ve embesil gibi laflar işitse de annesi, hiçbir zaman söylenenlere kulak asmamış; çocuğun zihinel bir özrünün olmadığını ve sadece fizikel engeli olduğunu göstermeye çabalamış hayatının her döneminde. Götermiş de.. Hayatımda bu denli ayaklarının üstünde durup, kötü olaylar karşısında umutsuzluğa kapılmadan mücadele veren şahit olduğum tek tük insanlardan biri Christy Brown’ dan önce annesi geliyor.

    Eğitimi olmamasına rağmen bir gün Christy’ nin kardeşinin kalemine yaptığı hamle sonrası ailedeki tüm bireylerin neredeyse hayatı değişiyor. Herkes elele vererek kardeşlerinin söylediklerini ikiletmeden, ağır sözler söylemeden yerine getiriyorlar; başta annesinin geldiğini gözden kaçırmamalıyız. Yazmayı, alfabeyi cesaretli annesi sayesinde öğrenen Christy artık hayatına farklı bir açıdan yaklaşmaya başlıyor. Kendine olan güvensizliğini yeniyor ve artık bir şeyleri başarabileceği düşüncesi onu cezbediyor.

    Zaman geçtikçe sol ayağıma daha fazla bağlanmaya başladım. O, temel iletişim aracımdı; ailemin beni anlamasını sağlıyordu. Yavaş yavaş benim için vazgeçilmez oldu. Onunla evdeki diğer kişilerle aramdaki engellerin bazılarını kırmyı öğrendim. Sol ayağım, içinde bulunduğum hapihanenin kapıının tek anahtarıydı.

    Christy’ in arkadaşlarıyla yaşadıkları eğlenceli dakikalar, içerisinde yaşadığı aşklar, yüzmeyi bilmeden yüzmesi, resim yapmayı bilmeden resim yarışmasına katılması ve kazanması, kendi dini inancına göre hacca götürülmesi; acı, aşk, korku, tevazu ve mutluluk… Her ne yaşadıysa, doğumundan Dublin’ deki Burn Ives’ in konserine kadar hayatının her anını sol ayağıyla kaleme alan cesur bir adamı okuyacaksınız. Christy Brown’ u okuyacaksınız.

    Bir insan nasıl olur da bu kadar olumsuz şeye rağmen direnebilir hayata, onun resmedilişni göreceksiniz.

    Çok fazla ayrıntı vererek kitaba dair heyacanınızı ve merakınızı kırmak istemem. Duygusa bir insan değilim ama kitabın son bölümünde öyle bir anlatım tarzı var ki yanaklarımdan üzülen gözyaşlarını hemen hissedememiştim, kitabı bitirdiğimde farketmem benim için ayrı sürpriz olmuştu.

    Keyifli okumalar
  • Olumsuz olmadan yorumlamaya calisayim dediğimde yazarın emeğini düşündüm. Çok fazla araştırma gerektirmiş, çok fazla kaynak taraması yapılmış bir kitap belli. Yalnız isim çok yanlış! Bu kitap "alamut" rüzgarından faydalansın diye bu isimle basılmış bence. Belki türkiye baskısı için yayınevi böyle bir satış tekniğini uygun gördü bilemiyorum. Çünkü kitap ortaçağ islam tarihini anlatıyor ve kesinlikle roman değil akademik bir tarih araştırma kitabı. Çok fazla dipnot, çok fazla kaynak ve çok çok fazla isim var içinde. Hoşuma giden şeylerden bahsetmem gerekirse islamin kuruluşundan hemen sonraki mezhep kavgalarından başlayarak pek çok mezhebin kuruluşu hakkında fikir sahibi oluyorsunuz. Gene benim şaşırdığım konu dört halifeden sonra uzun yıllar islamin basında yer alan iki aile "emeviler ve abbasilerin" de peygamberin akrabaları olması. Ortaçağ islam tarihi hakkında fikir sahibi olmak isteyen okurlarla akademik okuma yapmayı sevenlerin hoşuna gidecektir diye düşünüyorum.
  • Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm Frankl'ın toplama kampında yaşadığı deneyimler, ikinci bölüm de bu deneyimlerin üstünden geliştirdiği logoterapi tekniğinin detayları. Üçüncü bölümse insanın her acıya rağmen nasıl iyimser olabileceğiyle ilgili..

    1943 yılında diğer pek çok Viyana'lı Yahudi gibi Frankl; karısı, babası, annesi ve kardeşi ile birlikte Nazi SS Subayları'nca tutuklanarak ölüm kampları olarak anılan Auschwitz ve Dachau toplama kamplarına naklediliyor. Her an gaz odalarına gönderilme korkusuyla yaşıyor.Özgürlüğüne 1946'da kavuşabiliyor . Fakat diğer aile bireyleri O'nun kadar şanslı olamıyor maalesef . Kızkardeşi dışında hepsi gaz odalarında can veriyor...

    Hayat şartlarının bu kadar olumsuz olmasına rağmen bu mücadele nasıl yürütülebilirdi? Yazar bu sorunun cevabını kitapta en güzel örneklerle açıklamaya çalışmış... Peki bu sorunun cevabı nedir? Tabii ki, hayata verdiğimiz anlamdır...

    Yazar her acıya bir anlam yüklüyor, önemli olanın bu acıları çekerken bu acılardan ne anlam çıkardığınızdır diyor . Eğer acılar size bir anlam ifade etmiyorsa, sizin hayattaki varoluşunuza ilişkin öğretide bulunamaz diyor. Acıda da bir anlam olması gerektiğini özellikle vurguluyor. Ya bu acılarla mücadelemizde insan oluruz veya insanlığımızı kaybederiz diyor. Aslında acılara olan dayanıklılığımız belirler hayatımızı diyor. İçimizdeki onurlu insan, bu acılarla mücadele etmeyi bilen ve bu acıların bir anlam için olduğunun farkında olan insandır diyor.

    Kitabın ikinci bölümünde yazar bu deneyimlerle “ Logoterapi”yi anlatıyor.
    Yazar geliştirdiği Logoterapi yöntemi ile insanın hayatını yeniden anlamlandırmayı ve onlara dünyada yaşamaları için bir neden göstermeyi amaçlıyor. Ona göre insan yaşamı, küçümsenemeyecek kadar anlamlıdır ve bu anlam her zaman hatta Nazi kampları gibi kötü şartlarda bile keşfedilebilir. Bundan dolayı anlama ulaşılamayacak hiçbir yer yoktur. Anlam her zaman bulunması gereken bir şeydir.

    Logoterapik düşünceye göre hayatın anlamı sorunu, sadece insana özgü bir arayışa işaret eder. Her insan, bilinçli ya da bilinçsizce, fakat her durumda anlam arayan bir varlıktır. Çünkü varoluşu gereği bir "anlam"a inanmak zorundadır. Bu noktada "anlam" inancı, aşkın bir kategoride yer alır. İnsan nefes aldığı sürece olumlu- olumsuz, iradeli-iradesiz tüm tutum ve davranışlarmda "anlam" bulmaya yöneliktir. intihar teşebbüsünde bulunan kimse bile, ölümle sonuçlanabilecek bu hareketine "anlam" yüklemiştir.

    Kitabın üçüncü ve son bölümü ‘Trajik Bir İyimserlik Tartışması’ dır. Yazar acı, suç ve ölüme karşı insanın iyimser olabildiğini anlatıyor burada. Ayrıca bu bölümde Sigmund Freud’un insanları açlığa terk ettiğinizde hepsinin farklarının kaybolacağının ve açlık güdüsüne karşı hepsinin aynı davranacağını savunmasını eleştirmiş. Çünkü toplama kampında bu böyle değildi orada, o en acımasız şartlarda bile onurlu ve onurlu olmayan insanlar hemen fark ediliyordu. Ortaya çıkan şey tek tip insan değil, insanlığını kaybetmeyen ve kaybeden insanların farklılığıydı...
  • Çok akıcı sürükleyici bir kitap ancak malesef sonunu beğenmedim. Mutlu son bekleyenler için önermiyorum. Okumak için okunasi bir kitap. 100 temel eser içinde olan bir kitap ancak herhangi bir egiticiliği yok diye düşünüyorum. Sadece eğiticiliği, ölümsüzlüğün iyi birşey olmadığını anlatmak için yazılmış bir çocuk kitabı.