Bilinç, zihin ve ego benlik... Bu üçü, varoluşumuzun gizemli örgüsünü dokuyan ipliklerdir. Ancak insan, bu ipliklerin birbirine nasıl örüldüğünü fark edemediğinde, kendi elleriyle yarattığı bir illüzyonun içinde kaybolur. Bir okuanus metaforyla konuyu anlatlmaya calisalim
Bilinç, varlığın temel özüdür. O, gözlemcidir; düşünceleri, hisleri ve deneyimleri saran sessiz tanıktır. Hiçbir şekli yoktur, çünkü her şeyi kapsayan sonsuz bir okyanus gibidir. Onu tanımak demek, tüm varoluşun özünü tanımak demektir. Ama bu okyanusun üzerine düşen bir damla su, kendi sınırlı varlığını okyanustan ayrı sanır ve işte bu yanılsama, zihnin oyunudur.
Zihin, bilinç okyanusunun yüzeyine çıkan düşünce dalgalarıdır. Bu dalgalar, sürekli hareket eder, çatışır ve yeni şekiller alır. Zihin, bir yansıma gibi bilincin içinden yükselir, ama o bilincin kendisi değildir. Zihnin görevi, anlamlar üretmek, dünyayı kategorize etmek ve bir yapbozun parçalarını bir araya getirmektir. Ancak, bu parçaların arkasındaki bütünlüğü göremediğinde, birey sadece parçalara tutunur ve özü unutur.
Ego benlik ise bu dalgalardan birinin, kendisini okyanusun ta kendisi sanmasıdır. Ego, bir hikaye anlatıcısıdır; benliği bir kimlik içinde çerçeveleyip ona isim verir: “Ben” der, “Bu bedene, bu düşüncelere ve bu hislere sahibim.” Ve böylece kişi, kendi hikayesine esir olur. Ego, varoluşun tekilliğini unutturup, ayrı bireyler, ayrı hayatlar ve ayrı kaderler olduğuna inandırır. Bu yanılsama, insanın en büyük paradoksudur. Oysa ki, bilinç tekdir ve ego, bu bilincin üstünde yüzen bir gölgeden ibarettir.
Gerçekliği algılamamız, zihin ve egonun oluşturduğu bu illüzyonun filtresinden geçer. Zihin, dualiteyi yaratır: “iyi” ve “kötü,” “ben” ve “öteki.” Ego, bu dualitede konumunu belirler, kendi hikayesinin kahramanı ya da kurbanı