Ömer Atıcı

Ömer Atıcı
@omeraticii
Hayat küçük şeylerden oluşur, eğer sen seversen büyük olurlar . "Osho"
Öğretmen
Lisans İngiliz Dili ve Edebiyatı
Kahramanmaraş
18 okur puanı
Şubat 2022 tarihinde katıldı
. Neden kendi benliğimi Hakk benliğinde eritemiyorum?
. Neden kendi benliğimi Hakk benliğinde eritemiyorum? ... Zihin, farklı işlevsel katmanlardan oluşur: bilinçli, bilinçaltı ve öz-bilinç. Bilinçli zihin, günlük kararları ve düşünceleri kontrol ederken, bilinçaltı zihin, anılar, duygular ve otomatik süreçleri barındırır. Öz-bilinç ise, bu süreçlerin hepsinin ötesinde, varlığı fark eden, 'ben' hissiyatını oluşturan derin bir farkındalık alanıdır. Karmaşa zihnin yüzeyinde yaşanan bilinçli düşünceler ve duygusal dalgalanmalarla açıklanabilir. Bu dalgalanmalar, zihnin sürekli analiz eden ve yargılayan doğasından gelir. Ancak bu zihinsel fırtınaların ardında, derin bir benlik bilinci yatar. İşte burada zihin felsefesinin öz-bilinç kavramı devreye girer: *Ben kimim?* sorusunu soran ve gözlemlenen tüm bu düşünce ve duyguları fark eden bir farkındalık varlığı. Bu ruh hali, zihnin “fenomenal bilinç” dediğimiz deneyimsel yönüyle ilgilidir. Bir düşüncenin ya da duygunun farkına varmak, zihnin karmaşık doğasının bir yansımasıdır. Zihnin çelişkili doğası, öz-bilinçte birleşir; burada, hem basitlik hem karmaşıklık bir arada hissedilir. Zihin, çeşitli düşünce akımlarıyla meşgulken, öz-bilinç bu düşünce akımlarının farkındalığını taşır. Örneğin; Zihin bir tiyatro sahnesidir; sahnede aktörler, yani düşünceler ve duygular, sürekli farklı rolleri oynar. İzleyici koltuğunda oturan ise, öz-bilinçtir. O, bu düşünce ve duyguların hem oyuncusu hem de gözlemcisidir. Fakat oyuncular ne kadar çelişkili olursa olsun, izleyici koltuğunda oturanın niteliği değişmez. O hep sessiz, farkında ve sabittir. Öz bilinç hem oyuncuların sahnelediği kaosun farkında, hem de aslında tüm bu oyunun gözlemcisi olan o derin benliktir. Beden algısından kurtulmak, sahnedeki rolleri, yani zihinsel ve bedensel deneyimleri, izleyen gözlemcinin kendisi olduğunun
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Bilinç,Zihin, Ego benlik -Hakikat İdraki
Bilinç, zihin ve ego benlikik... Bu üç kavramı, insanın varoluşunu ve gerçekliği nasıl algıladığını anlamak için bir bilgisayar ve onun donanımları üzerinden açıklayayım. Bilinç, bir bilgisayardaki ana enerji kaynağı, elektriktir. O olmadan hiçbir bileşen çalışamaz, varlığını sürdüremez. Elektrik, bilgisayarın varlığını işlevsel kılan saf ve sonsuz bir güçtür; her bir devreyi, her bir çipi saran sessiz bir tanıktır. Ama bu elektriği algılamak zordur, çünkü o, bilgisayarın her yerinde var olan, görünmeyen bir temel güçtür. İşte insan bilinci de böyledir; tüm düşünceleri ve deneyimleri var eden, her şeyin kaynağı olan saf ve evrensel güçtür. Zihin ise, bu enerjinin çalıştırdığı işlemcidir. İşlemci, ham verileri alır, işler ve anlamlar üretir. Zihin de aynı şekilde bilinçten güç alarak düşünceler üretir, anlamlar yaratır ve dünyayı parçalara ayırır. İşlemci, verileri sürekli analiz eder ve yeni sonuçlar çıkarır; tıpkı zihnin yeni düşünceler ve fikirler üretmesi gibi. Ancak işlemci, bilinç yani elektrik olmadan işlevsizdir; kendi başına var olamaz. Zihin de aynı şekilde, bilincin bir yansımasıdır ama asla onun özünü oluşturmaz. Ego benlik ise, bilgisayarın yazılımı, işletim sistemi gibidir. Bu yazılım, bilgisayarın "ben" dediği şeydir. Kullanıcıya bir kimlik sunar, ekranın arkasında bir dünyayı tanımlar ve yönetir. Ego da insanın kendini kimlikler ve rollerle tanımladığı bir hikaye anlatıcısıdır: “Ben bu bedenim, bu düşüncelerim ve bu hislerim.” Ego, işlemcinin işlediği verileri alır ve “Bu benim gerçekliğimdir” der. Tıpkı bir bilgisayarın, işletim sisteminin sınırları dahilinde varlığını kabul etmesi gibi, ego da insanı kendi yarattığı sınırlar içinde tutar. Gerçekliği algılayışımız, zihnin işlemci olarak ürettiği düşünceler ve egonun yazılım olarak yarattığı kimlik
Bilinç, zihin ve ego benlik -Hakikat İdraki
Bilinç, zihin ve ego benlik... Bu üçü, varoluşumuzun gizemli örgüsünü dokuyan ipliklerdir. Ancak insan, bu ipliklerin birbirine nasıl örüldüğünü fark edemediğinde, kendi elleriyle yarattığı bir illüzyonun içinde kaybolur. Bir okuanus metaforyla konuyu anlatlmaya calisalim Bilinç, varlığın temel özüdür. O, gözlemcidir; düşünceleri, hisleri ve deneyimleri saran sessiz tanıktır. Hiçbir şekli yoktur, çünkü her şeyi kapsayan sonsuz bir okyanus gibidir. Onu tanımak demek, tüm varoluşun özünü tanımak demektir. Ama bu okyanusun üzerine düşen bir damla su, kendi sınırlı varlığını okyanustan ayrı sanır ve işte bu yanılsama, zihnin oyunudur. Zihin, bilinç okyanusunun yüzeyine çıkan düşünce dalgalarıdır. Bu dalgalar, sürekli hareket eder, çatışır ve yeni şekiller alır. Zihin, bir yansıma gibi bilincin içinden yükselir, ama o bilincin kendisi değildir. Zihnin görevi, anlamlar üretmek, dünyayı kategorize etmek ve bir yapbozun parçalarını bir araya getirmektir. Ancak, bu parçaların arkasındaki bütünlüğü göremediğinde, birey sadece parçalara tutunur ve özü unutur. Ego benlik ise bu dalgalardan birinin, kendisini okyanusun ta kendisi sanmasıdır. Ego, bir hikaye anlatıcısıdır; benliği bir kimlik içinde çerçeveleyip ona isim verir: “Ben” der, “Bu bedene, bu düşüncelere ve bu hislere sahibim.” Ve böylece kişi, kendi hikayesine esir olur. Ego, varoluşun tekilliğini unutturup, ayrı bireyler, ayrı hayatlar ve ayrı kaderler olduğuna inandırır. Bu yanılsama, insanın en büyük paradoksudur. Oysa ki, bilinç tekdir ve ego, bu bilincin üstünde yüzen bir gölgeden ibarettir. Gerçekliği algılamamız, zihin ve egonun oluşturduğu bu illüzyonun filtresinden geçer. Zihin, dualiteyi yaratır: “iyi” ve “kötü,” “ben” ve “öteki.” Ego, bu dualitede konumunu belirler, kendi hikayesinin kahramanı ya da kurbanı
BAZEN BİR SORU SORARSIN, CEVABİN SANA ÇOKTAN VERİLDİĞİNİ ANLARSIN.. Bir sorunun sorulması, ruhun ezelden beri bilincine sızan bir hakikatin yankısıdır. Cevap, evrenin uçsuz bucaksız potansiyelinde zaten mevcuttur, sonsuzlukta akis gibi var olur ve insanın bilincine sessizce dokunur. O cevabın titreşimi bilincin enginliğinde yankılanarak zihne değer; zihin bu teması idrak eder ve onu bedenin sınırlarına indirir. İşte o anda, insan bir arayışın ilk adımını atar, sorular sorar, yolları keşfeder. Cevap, madde dünyasının kurallarında tezahür etmeye başlar; insan gerçeği elleriyle şekillendirir ve aradığı yanıtla nihayet buluşur. Böylece kadim bir döngü tamamlanır; evrensel bilgelik bir kez daha insanın arayışıyla birleşir, evrenin sessiz senfonisinde yeni bir nota yerini alır. Sorunun kaynağı ve cevabın yankısı, insanın bilinci ve evrenin sonsuzluğu arasında bir köprü olur, hakikatin sonsuz oyununda yankılanır.
Mantık, sınırlı insan aklının dünyayı anlamlandırma çabasıdır. Oysa kadim bilgi, tüm sınırların ötesinde, doğrudan evrenin kendisini dinleme, sezme ve hissetme yeteneğidir. Mantığın ötesine geçmek, evrenin dilini anlamaya adım atmaktır. Mantık aşıldığında insan bir sonraki boyuta sezgiye geçer. Bilimin yıllardır uğraştığı bir problemi, bir mistik saniyeler içinde çözebilir. Çünkü o zihnin ötesinden, mantığın ve dualitenin ötesinden direkt bütüne bağlıdır. Bu yüzden çağlar boyunca Bilim yanılmıştır fakat kadim bilgi asla. Kadim bilgi, binlerce yıllık deneyimlerin birikimidir. Bilim ispat gerektirir, oysa kadim bilgiye ispat gerekmez. Çünkü ispat, mantık içindir. Oysa evrenin bir mantığı yoktur; onun kendine özgü yasaları vardır. Mantık, dualistik çalışan insan zihni için geçerlidir. Evrensel yapıyı mantıkla kavramak, dualiteye indirebilmek mümkün değildir. Hakikat yalnızca bunun idrakidir. Bu minvalde evren, mantığın sınırlarının ötesinde olduğu idrak edilmelidir. Hakikat olarak buluşmamız, birleşmemiz, bir bütün olmamız gereken yer, bu sınırların ötesidir.