(Aziz Petrus’un Kaçışı ve Dönüşü)
Roma, İmparator Neron’un zalim yönetimi altında kan ve ateş içinde yanıyordu. Hristiyanlar, İsa’nın adını anmanın bile ölümle cezalandırıldığı bir dönemde, zulümden kaçmak için şehrin dışına akın ediyorlardı. Aziz Petrus da onlardan biriydi. O, İsa’nın en sadık havarilerinden biriydi ama artık Roma’nın onun için güvenli olmadığına inanıyordu.
Karanlık bir gece vakti, Roma’dan çıkıp Appia Yolu boyunca yürüyordu. Ayağının tozu, yüreğindeki tereddütle birleşmişti. Kendisine verilen kutsal görevi terk mi ediyordu? İsa’nın mesajını yaymak için görevlendirilmişti, ancak artık korkuyordu. Zihninde tek bir soru yankılanıyordu: “Bu kaçış doğru mu?”
Tam o sırada, ay ışığının aydınlattığı yolda bir figür belirdi. Beyazlar içinde yürüyen bir adam… O kadar parlaktı ki, Petrus’un gözleri kamaştı. Tanıdıktı. Çok tanıdıktı.
Titreyerek sordu:
— Quo vadis, Domine? (Nereye gidiyorsun, Efendim?)
İsa, gözlerinde sonsuz bir huzurla ona baktı ve şöyle yanıtladı:
— Roma’ya gidiyorum, yeniden çarmıha gerilmek için.
Bu sözler, Petrus’un yüreğini delip geçti. Efendisi onun yerine ölüme gidiyordu. Bu an, Petrus için bir dönüm noktasıydı. Kaçamazdı. Görevinden vazgeçemezdi. Kendi korkularını bir kenara bırakıp Roma’ya dönmeliydi.
Ertesi gün, Petrus Roma’ya geri döndü. Kaçtığını görenler şaşkınlık içindeydi, fakat o artık korkmuyordu. Yeniden Hristiyan topluluğunun başına geçti, onları cesaretlendirdi ve İsa’nın mesajını yaymaya devam etti. Ancak Neron’un askerleri çok geçmeden onu yakaladı.
Ölüm cezasına çarptırılmıştı. Çarmıha gerilecekti. Fakat o, kendisini Efendisi ile eşit görmediğini söyledi. “Ben O’nun gibi ölmeyi hak etmiyorum. Başımı yukarıya kaldırarak O’nun öldüğü gibi ölemem.”
Bu yüzden baş aşağı çarmıha gerildi. Onun için ölüm bir son değil,