Müzeyyen,
Sana yazmak, geç kalmış bir cümleyi yeniden kurmaya benziyor. Baştan doğru değildi belki ama sustukça daha da eğrildi. O yüzden şimdi, kelimelerin fazla geldiği yerden yazıyorum.
Sen bende bir gidiş değildin; bende kalan boşluğun adın oldun. İnsan bazen birini kaybetmez, yalnızca onsuz kalmaya alışır. Alışmak da bir tür kabullenme sanılır ama değil. Daha çok, her sabah aynı eksik sandalyeye bakıp “bugün de oturulmayacak” demek gibi.
Seni düşünürken büyük laflar etmiyorum. Hayat, kader, zaman… Hepsi çok kalabalık kelimeler. Bizim aramızda daha sessiz şeyler vardı: Yarım kalan cümleler, söylenmeyip de ağırlık yapan bakışlar, tam söylenecekken vazgeçilen doğrular. En çok da bunlar yoruyor insanı.
Beni affetmeni istemiyorum. Affetmek fazla düzenli bir iş. Sadece bilmeni istiyorum: Bazı susuşlar korkudan değil, ne yapacağını bilmemekten olur. Benimkiler öyleydi. Eğer bir gün adımı bir yerde görürsen, aklına büyük bir hikâye gelmesin. Küçük bir yanılgı yeter. Hâlâ düzeltilmeye çalışılan.
Bu mektubu bitirirken rahatlamıyorum. Zaten maksadı da o değildi. Bazı yazılar iyileştirmek için değil, hatırlamak için yazılır.
Hoşça kal Müzeyyen.
Bende kaldığın yerden selamla.