Benim miladım, o haziran öğleden sonrası başlar. Annemin bakışlarının değiştiği, babamın dudak kıvrımlarının acayipleştiği, dünyanın tüm elektriğinin, baika bir yer yokmuş gibi yedi diyardan kanatlanıp geldiği ve yüreğimin süngersi bir hal almasını fırsat bilip, irili ufaklı deliklerine dolduğu ve içimi o zamandan bu zamana -ve bu zamandan biliyorum sonsuza- tir tir titrettiği, o dünyanın kahrolası elektriği... Geleceğimin katili, geçmişimin hırsızı. Cüce çocuk masalı. Masalın gerçekndünyada kendine yer bulma olasılığı... Bukduğu yere kurulma kabusu. Kurulduğu yerde kalma dehşeti. Beni sarıp sarmalayıp, dış dünyadan, anne sevgisinden, baba böbüründen, kardeş gururundan koparan, cüceler dünyasına atıp orada yapayalnız bırakan, acınma sosuna bulayıp, bir topaç gibi ortalık yere fırlatan, o cüce kelimesi...
Yabancı bir ülke, bir kafede baş başa buluşulan bir arkadaş gibi, eşit koşutlar altında görüşmrk istediğin bir kimseydi. Yanında biriyle yolculuk ettiğinde, ülke daralıyordu: Yol arkadaşın da ülke kadar yolculuğun konusuna dönüşüyordu. Grup halindeki yolculuklara gelince, ülke aşırı çekingen bir davetli gibi bir köşede unutulmuş sessiz bir ev sahibinr dönüşüyor, ana konu arka itiliyordu.