Genç Kız:
...
Sen, Cennetten çıkan atamız Âdem'e benziyorsun. Burası, kutsal kitaplardaki, en çok, Cennet tasvirine uyan bir yer.
Sen onu Âdem gibi bırakıp gidiyorsun. Sen hangi zehirli yemişi yedin ki, gidiyorsun?
Hem Âdem' den daha yalnız gidiyorsun. Çünkü: O, eşiyle birlikte indi yeryüzüne. Sense beni bırakıp gidiyorsun.
Bari gittiğin yeri ve niçin gittiğini söyle. Bana, bir ağıt yollamaktan başka bir ödev düşmüyor mu arkandan?
Genç Adam:
Ne gittiğim yeri, ne de niçin gittiğimi söyliyebilirim. Gitmeyi düşünen bir adam değilim ben artık, giden bir adamım. Gidişin yorumu ve yorumcusu değilim, gidişin ta kendisiyim ben.
Ben gitmiyorum bir bakıma, bende başlayan ~gidiştir~. Ancak, sana, yine senin başlattığın benzetim düzeni içinde şöyle bir açıklama verebilirim:
Cennet ve Cehennem yerli yerinde kaldıkça bize herkesin hayatını yaşamaktan ve hür buğday başaklarıyla beslenmekten, ayın suya düşen hayalini seyretmekten ve yaz gecelerinde ateş böceklerinin, sabahlarında kuşların uçuşunu gözlemekten başka bir şey düşmez.
Ama, Cehennem sınırını aşarsa... Ama Cehennem kendisine tâyin edilen sınırı geçer de Cenneti kuşatmayı ve körletmeyi düşünürse, Cennette olanlara bir iş düşer.
Cennet'in olduğu gibi kalmasını istiyorsam gidip azgınlaşan Cehennemin baş ateşini söndürmeliyim.
Cehennemin çeteleri daha buraya gelmeden ben onları otağlarında basmalıyım. Şeytanların karar kurulunu içten karıştırmalıyım. Âdem'in de Dünyaya inişinin böyle bir anlamı vardı. O, Cennetteydi, ama Cehennemden emin değildi, daha doğrusu, emin olamazdı. Cehennem'den emin olması için onu bilebileceği, tanıyabileceği bir yerden izlemeli, gözlemeliydi. O yer de Dünyaydı. Cehennemin ateşini söndürmek için bir avuç toprak götürecekti Dünya'dan. Bütün bu dünya serüveni, Cehennemi söndürecek bir avuç toprağın