• Allah yeryüzünde temsilciler, distribütörler kullanır. Vahy için de, servet için de, ilim için de söz konusudur, bu. İlmi cümlelerle dağıtır. Allah yeryüzünde insanla konuşur. İrtibatını insanla kurar. İnsan sahip olduklarının hakkını ya verir ya da vermez. Ama onların hesabını mutlaka verir. Zengin zannediyor ki servet kendisinin. Oysa öyle denk geldi, on yılda zengin oldun, hayat şartları böyle gelişti. Tamam, çalıştın. Ama Allah o gücü sana verdi de çalıştın. Allah o aklı verdi de kâr ettin. Dağıt! Dağıt da herkes mutlu olsun!
  • 355 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu kitap ile ilgili inceleme yapmak istedim çünkü bu kitap da bazı okuduklarım gibi sonunda benim dalıp gitmeme sebep oldu.
    Bülbül masumiyeti temsil ediyor. Tek yaptığı içinden gelenleri söylemek. Bu yüzden bülbülü öldürmek günah. Zaten kitabın sonlarına doğru yazarın tam olması gereken bir isim seçtiğini anlayacaksınız.
    Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm Scout, Jem ve Dill isminde üç çocuğun yaptıkları şeyler hakkında genel anlamda ve kitap Scout ağzından anlatılmakta. İkinci bölüm ise haksız bir suçtan yargılanan siyahi Tom Robinson ve ilerisinde yaşananlar ile ilgili. Zaten olay siyahi olması:)
    Kitapta ırkçılık, ön yargı, toplum psikolojisi gibi konular işlenmiş. İnsanlar siyahilere karşı daima ön yargılı ki bunun en büyük örneğini Tom Robinson davasında da görebiliyoruz. İnsanlar genel olarak 'sürü nereye giderse ben de oraya' diye düşünüyor. Fakat Jem ve Scout'un babası Atticus var ki bu toplumun güneşi. Yaptıkları ve söyledikleri kitapta insanın derin düşüncelere dalmasına yol açıyor. Atticus ayrıca Tom Robinson davasında avukat. Okudukça ona hayran kalıyorsunuz. Ayrıca olaylar bir "bülbül"ün ağzından aktarılınca olayları masumiyetle görebiliyoruz.
    Ha bir de kitapta Arthur Radley isminde bir karakter var. Tabi ismi halk arasında "Öcü Radley" Evden hiç çıkmıyor bunun belli başlı sebepleri var tabi ama insanlar olaylara sadece kendi açılarından baktıkları için onun evden çıkmamasını da abartarak yayıyorlar. Öyle ki dediklerinden biri de A. Radley'in babasına makas saplaması. Atticus'un değerini burada da anlıyorsunuz. Kitabın sonunda öyle şeyler oluyor ki empati kurmanın ve insanları öyle değerlendirmenin önemini anlıyorsunuz. Kısaca böyle.

    -SPOILER-

    Açıkçası kitabı bitirince ismini kavramama rağmen Scout'un sonda söylediği söz ile olayları bütünleyememiştim. Bu yüzden internetten araştırdım. Kitapta Robinson bir bülbül olarak gösteriliyor çünkü suçsuz. Ve o ölünce bülbül ölmüş oluyor. Sonunda ise Öcü Radley çocukları kurtararak kendisine karşı olan ön yargılarını kırmış oluyor. Yani sanılanın aksine o kötü birisi değil. Dışarı hiç çıkmadığı için insanlar onun hakkında türlü dedikodular üretmiş ama kimse empati kurmak istemiyor. Yani aslında Arthur Radley de bir bülbül. Bob Ewell o gece çocukları öldürmeyi planlamıştı. A. Radley ise onları korumak için adamı öldürdü. Scout, babası ve şerif bunu biliyorlardı ama olan bu ölümü örtbas etmek istediler. Çünkü eğer halk A. Radley'in neler yaptığını öğrenirse hakkındaki dedikodular dur durak bilmeyecekti. Çünkü Robinson'un ölümünden sonra böyle olmuştu. Eğer ona da aynı şey olsaydı sakin yaşamı huzursuzlaşacaktı. Yani bu da bülbülün ölümü anlamına gelecekti. Kısacası bir bülbülün ölümü diğer bülbüle yaşam tanıdı. Harika.
  • İnsanlık komedisi
    William saroyan

    Ben bir öykücüyüm ve tek bir hikayem var: insan.”
    William Saroyan

    Uzun zamandır hiç bir kitap üstüne düşündüğüm etkinlendiğim,umutlandığım ve ağlamaklı olduğum etkiyi bırakmadı.
    Elimi aldığım andan bitene kadar bırakamadım.
    William Saroyan 31 Ağustos 1908’de Amerika’da dünyaya gelir. Ailesi 1905 yılında Bitlis’ten Amerika’ya göç ettiği için ailesinin Amerika’da doğan ilk üyesidir. Saroyan’ın asıl adı Aram Karaoğlanyan’dır. Aram ismini bırakarak William ismini kullanması da ailesinin Amerika’ya göç etmelerinde yardımcı olan William adındaki bir doktora duydukları minnetin göstergesidir.‘Yaşamak Vakti’ Pulitzer Ödülü’ne layık görülse de yazar eserlerini ve yaratım sürecini paradan daha kıymetli olduğunu belirterek ödülü reddeder.
    İnsanlık Komedisi kitabındaki Homer karakterinin Saroyan olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kendisi de Homer gibi hem okuyup hem de çeşitli işlerde çalışan, geçim sıkıntısı çeken bir ailenin ferdidir.İnsanlık Komedisi Kaliforniya’ya bağlı İthaka kentinde geçer.Roman 39 bölümden oluşur. Bölümlerde ağırlıklı olarak Homer ön planda olsa da aile bireylerinin başından geçenlere de tanıklık ederiz.
    Bu romanın çıkış hikayesi bir hayli ilginçtir. MGM film şirketi Saroyan’dan savaşın insan üzerindeki etkisini öykü olarak yazmasını ister.
    Saroyan’ın asıl amacı savaşın olumsuz etkilerini anlatarak savaşın ‘insanlık dışı’ durumlarına dikkat çekmektir. Ancak öykü Howard Estabrok tarafından senaryolaştırılır hatta senaryolaştırılırken de öykünün asıl amacından uzaklaştırılır. Savaşın olumsuz yanlarına dikkat çekme unsuru yok edilerek adeta savaşın hizmetine sunulan bir yapıt olur.
    Saroyan öyküsünün değiştirilmesi nedeniyle filmin bütün haklarını satın almak ister ancak film şirketi buna engel olur.
    Tanışmanız gereken eşsiz bir aynadır Saroyan’ın eserleri öyküleri kitapları her biri okunmayı hakediyor. İlk cümleden son söze kadar insan odaklı,savaş karşıtı ve birbirinden güzel betimlemelerin,figürlerin olduğu bu kitabı okunacaklar listenizde en başa alın derim. Kitabın içinden,
    Her hangi bir alıntı sunmadım bu sefer yazının içeriğine bunun nedeni her sayfa her söz o kadar kıymetliki hiç birine özel yaftası takıp,siz kitapsever okurlara sunamadım umarım edinir ve okursunuz.
    Dostlukla kalın

    Gürbüz DENİZ
  • 724 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Tutunamayanlar, ilginç bir şekilde hem en çok okunan, hem de en çok yarıda bırakılıp vazgeçilen eserler arasında. Eseri baştacı edenler gibi okunması çok zor olduğu gerekçesiyle eleştiren okuyucuların sayısı da bir hayli fazla.
    Özetlerken spoiler verme kaygısını belki de en az yaşatan romanlardan birisi. Çünkü; Tutunamayanlar, akıcı ve sürükleyici olaylar örüntüsünden daha çok; monologları, 1930-1960’lı yıllar arasındaki siyasi, tarihsel ve sanatsal iklimin ince mizah örnekleriyle hicvedilmesi, insan ruhunu neredeyse tüm maskelerinden arındıracak şekilde mercek altına alması ile ön plana çıkmakta.
    Post-modern bir tarzda yazılmış roman, yapısal olarak çok-katmanlı biçimde kurgulanmış; romanın genelinde baskın yazım tekniği olarak ise bilinç akışı yöntemi kullanılmış.
    Tutunamayanlar’ı aşk ve polisiye romanı olarak ifade etmek mümkün. Polisiye derken; Turgut’un kendi kişisel dünyasında yaptığı yargılama ve değerlendirmelerden bahsediyoruz; klasik anlamda somut delil ve olaylardan değil.
    Romanı çok kısa biçimde şöyle özetleyebiliriz:
    Genç mühendis Turgut Özben, yakın arkadaşı Selim Işık’ın intihar haberiyle sarsılır. Selim’in arkadaşları ve annesiyle ayrı ayrı görüşerek arkadaşını intihara götüren süreci aydınlatmaya çalışır. Bu çabası Turgut’un Selim’e dair şimdiye kadar fark edemediği hususları görebilmesinin yanı sıra, kendi iç dünyasındaki açmazları ile de yüzleşmesini sağlar.
    Bu bağlamda iç-içe örüntülenmiş olarak Turgut’un, Selim’in, Günseli’nin, Süleyman’ın (Kargın) notları ve diğer arkadaşlarının anlatımlarının yer aldığı bölümlerin bir araya gelerek vücut kazandırdığı eser, okuyucuyla buluşmakta. Bu iç-içe bir başka deyişle çok-katmanlı kurgunun merkezinde Selim Işık var.
    Romandaki karakterlerin temsil ettiği profillere göz atacak olursak;
    Selim IŞIK; ailesi tarafından özenli hatta kendisini bunaltacak kadar hassas bir tarzda yetiştirilmiş bir mimar. Naif, hassas kişilikli, çağın burjuvaziye tavır alan aydınlarından fakat toplumca dışlanmış insanların sembolü olan bir figür.
    Turgut ÖZBEN, Selim’i intihara sürükleyen nedenleri araştırırken kendi ile bir iç hesaplaşmasına da girişir. Bu hesaplaşmada sürekli diyalog halinde bulunduğu kişi, kendi iç sesi olan Olric. Turgut da Selim gibi bir Tutunamayan. Ancak Selim kadar idealist değil.
    Süleyman KARGI, Selim ile geçirdiği yılları Turgut’a aktarırken daha çok felsefi kişiliği ile ön plana çıkan bir karakter. Her ne kadar o da Selim gibi bir Tutunamayan olsa da, Selim gibi intihar etmek yerine mücadele etmeyi tercih ediyor ve Selim’in fikir dünyasını oldukça etkiliyor.
    Metin KUTBAY, Selim-Turgut-Süleyman üçlüsünün karşısında yer alan bir Tutunan. Tutunanlar romanda dönemin burjuvasının çarpık kişiliğini, sahte değerlerini ve çirkinliklerini üzerinde toplayan Metin ile temsil edilmekte.
    Romanda J.J. Rousseau’dan Kafka’ya, Don Kişot’tan Oblamov’a, II. Abdülhamit’ten Atatürk’e kadar çok geniş bir karakter yelpazesine rastlamak; matematik, tarih ve edebiyattan yana zengin bir felsefeyi gözlemlemek mümkün.
    Turgut’un kendi iç-sesi Olric ile diyalogu, bana Leyla ile Mecnun romanındaki İsmail abi karakterini hatırlatıyor.
    Turgut’un bir tren yolculuğundan sonra ortadan kaybolması dışında, roman belli bir somut sonuçla bitmiyor. Sanki gizem vermek için özellikle yarım bırakılmış gibi…
    Kitabı çok karmaşık ve anlaşılmaz bulan okuyucuların ya bu nedenle hiç okumaya girişmediği ya da okumaya başlayıp sonunu getiremediğini duyuyor, okuyoruz. Kitabın sürükleyici olmasını beklemenin bu kitaba biraz haksızlık olduğunu düşünüyorum. Tutunamayanlar gibi bilinç-akışı yöntemi ile yazılmış eserlerde akıcılık, heyecan, sürükleyicilik, dinamizm asıl öncelik değil. Benim gördüğüm ve algıladığım kadarıyla insanın ruh halinin maruz kaldığı düşünce ve his bombardımanlarının özgün, yalın ve doğal biçimde yazıya aktarılması (460-537. sayfalar arasındaki bölüm buna bir örnek).
    Şahsen ilk okumada Tutunamayanlar’a tamamen tutunabildim diyemem ama en azından keyifli bir tanışma olduğunu söyleyebilirim. Gerçekten kült bir eser, özgün bir eser.
    Kitabı okurken veya okuduktan sonra, sokakta karşılaştığınız insanların ya ruh halini maskesinden Selimvari şekilde arındırdığınız ya da o insanların Selim’e yaptıkları gibi sizi de görmezden geldiği hissine kapılmanız mümkün. Kimbilir belki de kendinizi Tutunanların arasında da hissedebilirsiniz. Sizin Olric’iniz kim bilir size neler söyleyecek?...
    Yukarıdaki bilgilerin biraz olsun yardımcı olacağını ümit etmekle birlikte; kitabı okumaya başlamadan önce kitapla ilgili özet, inceleme, değerlendirme içeren blog yazılarına ve videolara göz atılmasını; bilinç-akışı yazım tekniğinin ne olduğuna kısaca bir göz atılmasını, hatta bunun sonrasında mümkünse tekrar okunmasını öneriyorum.

    NOT: Aşağıda, ilgilenenler için kitapta önemli bulduğum bölümlerden bazı alıntılar mevcut (Bu alıntıları Alıntılar sekmesinde tek tek de bulabilirsiniz; burada hepsini birarada listelemek istedim)

    “Hayatım, ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu.”

    "Bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor..."

    “Bir insanı diğerinden ayıran hususiyet nedir? Dış şartlar mı? Olamaz. Nedir o halde? Kazanç ve kayıp hakkındaki telakkisidir.”

    “Kötülükten ancak kötülük çıkar. Bayağılık insan ruhunu öldürür. Elbette, çok gelişmiş milletler, kötülükten de bir şeyler çıkarıp, onu az gelişmiş milletlere ihraç etmek yolunu bilmektedirler. Kötülüğü rasyonalize edip, ya da sanat eserlerinde dondurup, hayata ait bir canlılık bulmaktadırlar kötülükte. Burada, tek korunma yolu, kötülüğün üstünden akıp gitmesini sağlamaktır.”

    “Sınıfta tahtaya kalktığım zaman, gene şiirleri en iyi ben okuyordum; çünkü öğrenmiştim en çok bağıranın en iyi şiir okumuş sayıldığını...”

    “Başkalarına söyleyecek bir sözüm olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. Bana bugün, ne yapmalı? diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez.”

    “Ben, sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum; toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için...”

    “Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim.”

    “Önce, neden Batı kültürünü alıp soysuzlaştırdığımızı sanıyoruz? Batı, bizim kültürümüzü alıp soysuzlaştırmış olmasın?”

    “Sonsuzluk da ölüm kadar ürkütücü bir gerçektir. Sonsuzluk, yalnız Allah'ın dayanabileceği bir güçlüktür.”

    “Büyük kelimelerden her zaman kaçındı ve büyük kelimeler kullandığını gördü. Küçük kelimeleri kendine yakıştıramadı; oysa küçük kelimelerle suçlandı ve kendini küçük kelimelerle savundu. Bütün insanlar, ellerini uzatarak işaret parmaklarıyla suçladılar onu, kelimeleri yüzünden...”

    “Güzeli anlatamamak, rüyada bağırmak isteyip de sesi çıkmayan insanın dehşetine düşürüyordu onu...”

    “Zaten hiçbir zaman kelimelerin anlamını doğru dürüst bilemedim.”

    “Büyük şehirlerimizde dine bağlılığın özellikle küçük burjuva ailelerinde zayıf olması, din terbiyesinin verilmesinde gösterilen ihmal, çocukların daha çok taşradan gelen hizmetçilerin efsaneleriyle yetişmesine sebep olmuştur.”

    “Düzeni çok iyi kurmuştunuz. Hep bizim adımıza, bize benzemeyen insanlar çıkarıyorduk aramızdan...”

    “Tarih bir tahriften ibarettir. Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil.”

    “...Masum insanlara kötülük ediyorlar, gerçek olaylara karşı güvenimizi sarsıyorlar... İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz...”

    “Çirkinlik ne kadar kolay!”

    “Her şeyi basite indirgemekle, aslında işin kolayına kaçıyoruz Kenan. Meselelerden kaçıyoruz. İkinci sınıf pastanelerde başını ellerinin arasına almakla, burnunu karıştıran garsona kızmakla hiçbir meselenin üstesinden gelemezsin.”

    “Oblomov gibi geviş getiriyoruz hayallerle.”

    “ "İşler nasıl gitti?" … “İyi” dedi. Eksik bir karşılık. Bazen, eksik karşılıklar da fazlaları kadar tehlikelidir.”

    “Ölümü bilerek yaşamak istiyorum Olric. Yaşamanın anlamını bilmek için, ölümün anlamının karanlıkta kalmasını istemiyorum.”

    “Tabiat, sırlarını bakmasını bilene açıklarmış. Yorulmadan, bıkmadan, görünüşe kapılmadan bakmalıyım ben de. Yenilgilerden usanmamalıyım.”

    “Herkes istediği kadar koşsun. Beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur. Oturacağım ve bekleyeceğim. Yerinde oturan Selim'e değer vermeyenlerin, Selim'in gözünde de değeri yoktur.”

    “Dünyada bir tane kahraman bulunmalı. Tek başına yaşayanlara cesaret vermek için...”

    “Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel itina isteyen varlıklardır.”

    “Aydınlardan başka hiçbir kalabalık kendi hakkında yazılan eserleri okuyacak sabrı göstermez.”

    “İnsanları artık olmaları gerektiği gibi düşünmek istiyorum. İnsanlar artık aydınlara verdikleri umumi vekaletnameyi geri alsınlar istiyorum.”

    “İnsanlarla görüşmek istiyorum: acaba kabul günleri ne zaman?...”

    “Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım; mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım...”
  • Birleşmiş Milletler'in 2005 yılı dünya eşitsizlik ra­porunda söylendiği üzere, "günde 2 dolardan daha az gelirle yaşayan 2,8 milyar insanın, zenginlerin tüketim seviyesine erişmesi imkânsız olacaktır." Raporda deniyor ki, bazı bölge­lerdeki kayda değer ekonomik büyümeye rağmen, gezegen­deki eşitsizlik son on yılda arttı ve "ekonomik gelişmeden en çok zengin ülkeler faydalandı". Sermayenin küresel ölçekte serbestçe hareket edebilir hale gelmesi söz konusu olduğun­ da, ekonomik gelişme, eşitliğin gelişmesine dönüşmüyor. Aksine: zenginleri daha da zenginleştirmek ve fakirleri daha da yoksullaştırmakta büyük bir etken oluyor.
  • Gerçek kökenini bilmediğim, fakat kesin olarak İslam'dan kaynaklanmayan itaatin bu mutsuz felsefesi mükemmel ve bahtsız bir şekilde birbirini tamamlamaktadır: Bir taraftan o, canlı olanları ölü haline getirmekte, diğer taraftan ise din adına yanlış ülküleri ön plana çıkararak, daha yaşamadan evvel ölen kimseleri İslam'ın etrafına toplamaktadır. O, normal insan mahlûklarından, suç ve günah duygularının takibatında, aynı zamanda hakikatten kaçan ve pasiflik ve tesellide sığınak arayan hayatı ıskalamış şahsiyetler için çok cazip olan, kendinden emin olmayan insanlar yaratmaktadır. Günümüz uyanış asrında, bizzat İslam düşüncesinin savunucuları veya kendini öyle tanımlayan kimselerin her türlü karşılaşmayı (kavgayı) rutin olarak kaybetmeleri ancak bu şekilde açıklanabilir. Yasaklar ve ikilem felsefeleriyle ağa yakalanmış olan yüksek ahlak sahibi bu insanlar, ne istediklerini bilen ve hedeflerine ulaşmak için her aracı mubah gören, daha az ahlaklı, az medenî fakat kararlı ve acımasız karşıtlarıyla karşılaştıklarında kendilerini ikinci derecede (alt, aşağı seviyede) görmektedirler.
    Müslüman halkları idare eden kimselerin İslam içinde terbiye görmüş ve İslam düşüncesinden esinlenmiş kişilerden olmalarından daha tabii ne olabilir? Ancak onlar bunu basit bir sebepten dolayı başaramamaktadırlar: İdare etmek için değil idare edilmek için eğitilmişlerdir. Müslüman ortamında bizzat Müslümanların topraklarına hâkim olan yabancılara, yabancı fikirlere ve siyasî ve ekonomik zulüme karşı direnç göstermelerinden daha mantıklı bir şey ne olabilir? Ancak onlar bunu yine o bilinen sebepten dolayı yapamamaktadırlar: Seslerini yükseltmek için değil, itaat etmek için eğitilmişlerdir.
    Müslüman değil, tebaa... Mükemmel, sakin, tam tebaa. Neredeyse uşaklar eğitiyorduk (veya topluyorduk). Bizimle her türlü iktidara ne mutlu! Fitne, esaret ve adaletsizlik dolusu olan bir dünyada, gençliğe sakınmasını, sakin olmasını, itaat etmesini öğütlemek aynı zamanda kendi halkının ezilmesi ve esir edilmesinde ortak olmak değil midir? Söz konusu psikolojinin birçok bakış açısı vardır. Onlardan biri her zaman tekrarlanan geçmiş hakkındaki hikâyedir. Gencimize İslam'ın ne olması gerektiği değil, eskiden ne olduğu anlatılmaktadır. O, Alhambra ve geçmişteki fetihleri, Binbir Gece'nin şehrini, Semerkand ve Kurtuba'daki zengin kütüphaneleri bilir. Onun ruhunu devamlı olarak geçmişe doğru çevirmektedirler ve o, ondan yaşamaya başlar. Tabiî ki geçmiş önemlidir. Ancak bugün, eski atalarımızın yaptığı mükemmel güzellikteki tüm camileri saymaktan çok, mahallemizdeki mütevazı camimizin eskimiş çatısını tamir etmek daha önemlidir. Hatıralardan ve geçmişi arzulayarak yaşamaya sebep olacaksa eğer, bütün o muhteşem tarihi yakmak gerekecek galiba. Eğer, geçmişte yaşanamayacağını ve kendimizin bir şeyler yapmamız gerekeceğini öğrenmemiz şart olacaksa, o muhteşem abideleri yakmak daha iyi olur.