• 144 syf.
    ·24 günde·Puan vermedi
    Özellikle öğretmenler için karşılaşabileceğiniz her tip çocuk bir çiçeğe benzetilerek anlatılmış ve ne yaparsak o tip çocuklarla daha sağlıklı iletişim kurabiliriz bununla ilgili taktikler verilmiş. Bir Matematik öğretmeni olan yazarın güzel tespitlerini, betimlemelerini ve çocuklarla iletişim kurarken kullandığı yöntemleri içeriyor. Öğretmenler dışında ebeveynlerin de okuyup kendi çocuğunun karakterini tespit edebileceği ona göre davranışlar bulabileceği bir kitap. Ben okurken hem tek tek öğrencilerimi hem de kendi çocuklarımı düşündüm. Betimlemelere fazla yer vermiş olsa da dili sade, kolay anlaşılır, sıkmadan okunan güzel denemelerden oluşuyor.
  • Uzun yolculuklar her zaman ilk tercihim olmuştur. İster tren ister gemi ister karavan fark etmez, yeter ki ara sıra kaçmak isteyin ve bunu gerçekten de yapın. Yoksa bu dünyanın derdi kederi çekilecek gibi değil. Sömestr tatilini fırsat bilip Doğu ekspres ile Kars yolculuğundayım. Uçak ile Ankara’ya yaptığım uçuşun sevimsiz ayrıntılarıyla sizleri boğmak istemiyorum.
    Doğu ekspresin yataklı kompartımanlarından birindeyim. Ranzada uzanırken ayaklarımın altından geçip giden dünyayı izlemenin tadını çıkarıyorum. Bir yandan o anın tadını çıkarmak diğer yandan da yorganı kafama çekip başka bir dünyada rüyalara dalmak istiyorum.
    Trenden çıkan bulutlar henüz hayal bulutlarıma karışmamışken kapıdan bir adam giriyor.
    Pos bıyıklarının uçları sararmış, yüzünde yılların yorgunluğu gözlerinden okunuyor. Orta boylu hafif esmer hatta baya esmer de denebilir. Saçları önden dökülmüş gözleri renkli.Ürkek bir tavırla selam verip karşı ranzanın altına uzanıyor. Garip bir şekilde bir yakınlık hissine kapılıyorum. Sanki çocukluğumuzun ortak yanları varmış gibi.
    Meraklı tavırlarla adını soruyorum.
    - Mustafa ama bana Keko derler. Sen de Keko diyebilirsin gözüm.
    Keko ne demek peki?
    - Abi demek kardeş demek bazıları babalarına bile Keko der bizim oralarda.
    Hm anladım. Ben de Mazlum. Öyle zulüm görenlerden falan değil, bizim meselemiz zalimlerle anlayacağın.
    Karşılıklı gülümsüyoruz. Bu dediğime benim de inanmadığımı biliyormuş gibi gülümsüyordu.
    Kars’a neden gidiyorsun Keko?
    - Kamyonum orada, geçen hafta kontak kapatma eylemine katıldık arkadaşlarla. Ben de kamyonu Kars’ta bırakıp eve döndüm. Otobüs biletleri almış başını gidiyor. Uçak da bize gelmez, hem bu kıyafetlerle uçağa binmek ayıptır. Bizim için en güzeli trendir. Hem ucuz hem rahat hem de canımız isteyince şu zıkkımı da tüttürebiliyoruz.
    Vagon aralığına çıkıyoruz. Rüzgâr sert ama kar kokusu ciğerlerimizi ferahlatıyor. Raydan çıkan sesleri dinlerken uzaklardaki dağları seyre dalıyorum. Sartre’a göre, “Üçüncü dünya bu ses ile kendini keşfediyor ve kendisine sesleniyor.” Sözünü anımsıyorum. Karın sefalet olduğu evlerde çorba içiyorum. Rüzgârın yüzümü yalamasını istiyorum, o an sanki başka bir gezegene yolculuk yapıyorum, uzay boşluğundaymışım da sürükleniyormuşum gibi belki de. Kendi içimde kendimi aradığım ama en kuytu köşede bile yer bulamadığım bir yığınaklar kalabalığındaymışım hissini yaşıyorum.
    İnsanların hala samimi olduğu coğrafyalar arıyorum aslında. Kitaplar, köy odaları, sıcak sohbetler arıyorum. Çok yoruldum popüler kültürden, sahte ilişkilerin o kaçınılmaz sonundan!
    Nasıl yorulmaz ki insan? Düşünce, yaşanan gerçeklikleri nasıl reddedebilir? Doğa nasıl hala intikamını almaz insanoğlundan? Bir türlü anlayamıyorum işte. Kendisi dışındaki bütün canlıları görmezden gelen bu vahşi canlıyı nasıl kabullenebilir ki zihnimiz…
    Düşünceler dehlizinde boğuşurken, Keko dürtüyor beni içeri geçiyoruz
    Kantinden sıcak çay alıyorum. On- on beş dakika arayla çay getirmesini rica ediyorum. Ranzaların tam ortasındaki katlanabilir masada içiyoruz çayımızı. Uzanırken ayaklarımızı pencerenin hemen altındaki ısıtıcının üstüne yaslıyoruz. Penceredeki manzara değişirken dinliyorum Keko’yu.
    Keko, okumayı orta ikide bırakıp kamyonculuğa başladığını, aynı zamanda futbol oynadığı yılları başlıyor anlatmaya.
    - Elazığ seferinden dönüyorum. Bizim takımın maçı var ben de yoldayım. Nerden baksan 200 kilometre var eve. Beni de kadroya yazmışlar, yetişmek için basıyorum da basıyorum. İkinci devre yetiştim son dakikada golü de atınca tribün sahaya indi yine. Şehir kırmızı siyaha büründü o an. Ben yine kamyonuma koştum yükü boşaltmaya.
    Konuşma sıramı beklemeden sadece hayranlıkla dinliyorum. Geçmişe yolculuktaymışım gibi adeta.
    Peki, neden kontak kapattınız?
    Gelişmemiş ülkelerde tarım ve hayvancılık ön plandadır. Bu gelişmemiş kavramını zihin olarak da algılayabilirsin ama ben ekonomik anlamda kullandım.
    Ee, Keko devam et lütfen. – Coğrafya öğretmeni olduğum gerçeğini saklamak istiyorum-
    - Bizim gibi ülkelerde Avrupai kurallar uygulayamazsın. Uygularsan aç kalırsın şu anda olduğu gibi. Ben çocuğuma bir çift ayakkabı alamıyorum, bu utancı bilir misim bilmiyorum ama bana böyle yaşayacağımı söyleselerdi bu dünyaya gelmek istemezdim.
    - Geçen bir kızın intiharını okuduk gazetelerde. Neydi adı?
    Sibel ÜNLİ?
    - Evet, o kız. Ben ona çok ağladım. Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri diye bir kitabı vardı bilir misin?
    Hayır. Ne yazık ki evimdeki tozlu rafların birinde okunmayı bekliyor.
    - Aslında Sibel, bu dünyadaki istenmeyen toplulukları gösteriyor bize. Dışlanmış ötekileştirilmiş yani. Bir de Sibel’in bunları yaşarken ülkenin içinde olduğu ekonomik kaosu da unutmamak lazım. Herkes gibi onun cebine de yansımış ne yazık ki.
    - Grigory Petrov’u bilirsin belki eski papazdır kendisi ‘’Beyaz Zambaklar Ülkesinde’’ adlı kitabına öyle bir giriş yapıyor ki; ülke halkının büyük bir kısmının böyle kalabalık ve bilgisizlik içinde kalmasına seyirci kalmak ayıptır. Uygarlık ışığıyla aydınlanan her bir kimsenin buna ilgisiz kalması cinayettir. Ama şu an geldiğimiz duruma bak; insanlar, yazamadıkları gibi yazanları iğneliyor, siyasileştirip eserleri kirletiyor, tiyatrolara dil uzatıyor, kadınları belirledikleri çemberin dışına itiyor. Bütün bunları herkesin gözünün içine baka baka yapıyor ve bunu meşrulaştırıyor. Fazla büyük usta kalmadı demiş Tarkovsky evet, fazla büyük usta kalmadığı gibi kimse de konuşamıyor. Yani hepimizin elleri kanlı ve hepimiz bu cinayete ortağız. Petrov’un Beyaz Zambaklar Ülkesi’nde değiliz belki de. Ama bu kadar da siyah olmamalıydık.
    - Bak dostum, bu coğrafyanın kıyılarına küçücük çocuk bedenleri vurdu. Sınırlarımız var bizim insani hudutlarımız yani. Yaradan’ın çizmediği insani ellerin yarattığı hudutlarımız. Yıllar önce bizim insanımız olan insanların yaşadığı acıları bile paylaşmıyoruz. Toplum, ötekileştirmek adına ’’ Suriyeli’’ dediğimiz bir sığınak oluşturmuş ve bu küçücük çocukların oyun diline kadar ilerlemiş durumda.
    - Hiçbir suçu olmadığı halde başlayan savaşta evine düşen bombada annesini babasını kaybetmiş bir çocuğun acısını, yasını yaşayamıyoruz.
    - Yeni medya o kadar duygusuzlaştırıyor ki insanları. Bütün duygularımızın mavisini yitiriyoruz. Acıya alışıyoruz. Tecavüzcüleri uzun uzun kınayan insanların sosyal medyadaki şovlarını izliyoruz. Telefonla baş sağlığı dileyen insanların samimiyetsizliğinde boğuluyoruz.
    Keko kusura bakma ama bir şey soracağım?
    - Tabi sorabilirsin.
    Sen bunların hepsini nereden öğrendin?
    - Her zaman sorarlar ya hani; çok okumak mı, çok gezmek mi diye?
    - İşte ben gezerken okudum. Kamyonumda her zaman kitabım vardır benim. Kitap okumak için zaman ayırmamıza gerek yok bence kitap için muhakkak zaman yaratılabilir.
    O an zamanımın olmadığı için okuyamadığım kitapları utanarak kızararak düşündüm.
    Derin bir iç çekerek; Neyse dostum, başka bir dünya mümkün dedi.
    Ellerimi başımın arkasında birleştirip trenin penceresinden akıp giden zamanı izledim. Karla kaplı dağlar, uzun uzadıya akan nehirler, sarp kayalıklar ve yalancı güneş.
    Karşımda duran adamın geçmişten mi gelecekten mi geldiğini anlamadım ama bildiğim kesin bir şey vardı; o bu dünyanın insanı değildi.
  • Bizim evde bir maymun vardı, onu bazen değnekler, hafif tertip döverdik. Maymun değneği alıp, kilimin altına saklardı. Ona göre onu döven insan değil, değnekti.
  • İslamı kabul eden halk ve birey, kabulden sonra, başka herhangi bir ideali için yaşaması ve ölmesi mümkün değildir. Bir Müslümanın adı ne olursa olsun herhangi bir kral ve hükümdar, bir milliyeti, partiyi yüceltmek ve ona benzer bir şey uğruna kendini feda etmesi düşünülemez. Zira en güçlü İslâmî bilinçaltı düşüncesine göre o burada, bir çeşit putperestlik ve Allahsızlık fark eder. Müslüman ancak Allah adıyla ve İslam'ın yücelmesi adına ölebilir.
  • 263 syf.
    ·7 günde·10/10
    İhsan Fazlıoğlu'nun daha önce Akıllı Türk Makul Tarih kitabını okumuştum ve bu kitabın da içerik yönünden ona benzediğini fark ettim. Soru cevap şeklinde olması İlber Ortaylı'nın Bir Ömür Nasıl Yaşanır kitabına benzetmeme de sebep oldu ama tabii Soruların Peşinde ona göre çok daha felsefî, çok daha derin bir kitap. İhsan Fazlıoğlu, bir felsefeci olarak tarihe de bu açıdan yaklaşıyor. Genel olarak ise özelde Türk milletinin genelde tüm Müslümanların (ki aslında çok da fark etmiyor) geçmişine, bugününe ve geleceğine ışık tutuyor. İsmet Özel'i çok seven biri olarak İhsan Fazlıoğlu'nun cevaplarında İsmet Özel esintileri hatta İsmet Özel alıntıları görmek beni mutlu etti.
  • Ömür Durak
    Ömür Durak Kırlangıç Çığlığı'ı inceledi.
    @naftalin41·3 sa.·Kitabı okumadı
    Ahmet Ümit bana göre iki türde yazan bir yazar:Biri polisiye,diğeri ise tarihi roman.Tarihi romanları da her ne kadar içinde polisiye barındırsa da benim en sevdiğim kitapları oldu hep.Sanırım tarihe duyduğum ekstra ilgiden dolayı.

    Ahmet Ümit ile ilgili çoğunlukla bir kanı vardır;her yıl ne buluyor da yazıyor,her yıl bir kitap çıkarıyor diye.Oysa onu yakından takip edenler bilirler ki yazar her yeni romanı üstüne en az bir yıl çalışır,romanda geçen şehirlere gider ve süre orada yaşar.Kitabın karakterlerini oluştururken de onlarn hem fiziksel hem de ruhsal tüm hallerini en ince ayrıntısına kadar not alır.Yani anlayacağınız öyle kolay oluşturmaz kitabını.

    Kırlangıç Çığlığı romanına gelecek olursam;kitap,güncel olaylar üzerine kurgulanmış bir polisiye roman.Son yıllarda ülkemizin en önemli konularından ve sorunlarından olan Suriyeli mülteciler,çocuk tacizcileri ve organ mafyası kitabın ana teması olarak işlenmiş.

    2012 yılında tam 12 cinayet işlemiş bir seri katil var.Ona 'Körebe' diyorlar.Körebe 12 cinayetinde de hep çocuk tacizcilerini öldürmüş ve hiçbir şekilde yakayı ele vermemiş.Ta ki aradan beş yıl geçip yeni bir cinayet işleyene kadar...Tabii yine bu cinayetleri çözmek ve Körebe'yi yakalamak Başkomiser Nevzat ve onun acar ekibine düşer...

    Ne güzel söylemiş bir röpartajında Ahmet Ümit:"İnsanı abartmamak lazım. Biz o kadar da iyi bir tür değiliz aslına bakarsanız, çoğunlukla kötüyüz. Ama iyi olabiliriz, nazik olabiliriz, doğru olabiliriz, bencillikten kurtulabiliriz. Bunun ilk şartı doğru teşhistir: İnsanı iyi bir canlı türü olarak görmekten vazgeçmek lazım! Yıkıcılığımızın, bencilliğimizin, aptallığımızın farkına varmamız lazım."İşte Kırlangıç Çığlığı tam olarakta bunu anlatıyor.
  • aşk nedir? bana göre aşkı güzel bir nesnenin üzerimizde bıraktığı etkiden başka bir şey olarak düşünemeyiz. bu etkiler bize de geçer ve bizi de ateşler. sonunda bu nesneye sâhip olursak mutlu oluruz. yok eğer ona ulaşmak imkânsızsa, perişân oluruz; ancak bu hissin temelinde yatan şey nedir? arzudur. bu duygunun devâmında ne hissederiz? delilik. o hâlde kendimize bir neden bulup, onun etkilerine karşı kendimizi garanti altına alalım.