"Bugün siz buzdolabı imal etmeye kalksanız önce pazara bakarsınız. Pazarın durumuna göre imalata geçersiniz. Bizim yapımcılarımız ne yazık ki bunu düzenleyemediler. Yılda 100 filmi zorlukla kaldırabilecek bir piyasaya 200-250 yerli film ve 400 yabancı filmle yüklendiğiniz zaman, bütçeler bölünecektir. Kâr payı düşüyor. İş yapmıyor. Çünkü film çok..."
"Türk sinemasının belli konulara kanalize olmasında ve bazı konuları işlememesinde en büyük rolü oynamıştır 'sansür'. Örf ve âdetlerimizden tutun da, devletin güvenliğine kadar, ne tarafa çekseniz götürülebilecek bir sürü yasaklama maddesi var.
Sinemada belirli konulardaki tekrar yalnız bizim sinemamızda yok ki... Amerikan sinemasında da var. Karısını bir kızılderili saldırısında kaybedip Kızılderililerden intikam alan bir kovboyun hikâyesi diyebilirim ki en az elli kere işlenmiştir."
"Eleştirinin her zaman radikal olmasından yanayım. Eleştiri birtakım hataları kollamak biçiminde olmamalı. (...) Biz edebiyatta tartışmalara alışıktık. Ama sinemada değil. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir hararetli tartışmalara girmişlerdi. Bu yüzden edebiyat eleştiriye açıktı, fikir kavgalarına açıktı. Ama kimse kalkıp bu edebiyatçılardan birini 'Türk edebiyatının haini' ilan etmedi."
— Sizi Türk sinemasının haini mi ilan ettiler?
"Evet, beni Türk sinemasının haini ilan ettiler o zaman..."
— Neden?
"Türk filmlerinin yetersizliğini biraz sertçe yazdığım için..."
"Paris'in kendisi büyük bir sinema salonu gibi. Şehir içinde ortak yaşam ortamları yaratılan bir şehir. Bütün sanat faaliyetleri de bu ortaklık içinde yeşerir. Yeryüzünün bu anlamda tek kentidir.
Sartre'ı Cafe Flour'da otururken görebilirdiniz, Bachet'i Fastaf Lokantası'nda yemek yerken görebilirdiniz, Giacometti'yi Kupor'dan çıkarken görebilirdiniz... Onlar da insanların içindeydiler. Öğrencilik yıllarımda buna tanık oldum. Felsefe okuyordum ben. Romancılar kafelerde yazarlar romanlarını. Paris bu anlamda çok canlı bir şehir."