70 yıl öncesine ait bu eser, veba salgını yaşayan Onat şehrinin sakinlerinin bu hadiseyle yaklaşık 1 yıllık serüvenlerini konu alıyor. Albert Camus bir veba şehrinde yaşamış mı, bu hadiseye tanık olmuş mu bilemiyorum. Ancak konuyu öyle farklı açılardan ve öyle derinden yakalamış ki, Covid 19 sürecini geçirmiş birisi olarak evet tam olarak böyle oldu dedirtti bana. Yazarın kaleminin kuvvetli olmasını sağlayan şey de tam olarak bu. Her hangi bir hadiseyi öyle ifade etmeli ki, okuyucu konuya öyle dahil olmalı ki, ortamın rutubetinden terlemeli, soğuğunda titremeli, kasvetinden ürkmelidir. Camus tam olarak tüm bunları bu hikayesinde başarıyor.
Onat şehri bir sabah ölü farelerin hikayesiyle yeni bir güne başlıyor, sonrasında sayı artınca durumun ciddiyeti fark ediliyor. Kahramanımız Rieux’un penceresinden takip ettiğimiz hikayede, salgının başlangıcında önce durumun kabullenilmemesi, inkar edilmesi, sonrasında durumu kabullenme gibi süreçler yasın 5 evresini hatırlatıyor (1. İnkar 2. Öfke 3. Pazarlık 4. Depresyon 5. Kabullenme).
Hükümet tarafından salgın kabul edilip, karantina ilan edilince şehre giriş çıkışlar yasaklanır ve psikolojik savaş başlamıştır. Kimi kaçmayı planlar, kimi kendisine ait dünyasına çekilir. Ancak doktorsanız sizin omuzlarınıza bambaşka yükler, size sormadan yüklenecek ve sizde ister istemez kendinizi meselenin tam da ortasında bulacaksınızdır.
Bu süreç esnasında hayatı, dostlukları, anlamı ve anlamsızlıkları Dr. Rieux ile birlikte sorgulayacak, karısını ve yakın dostlarını kaybetmiş bir doktorun kendini işine vererek bu kaostan kurtulmaya çalışan psikolojik mücadelesine şahit olacaksınız.
Camus, kitabında insanın anlam arayışını, öncesi ve sonrasıyla izah ve ispat etmeye çalışıyor. Öncesi her şey normalken yaşamı anlamak, dostluklar, lezzetler vs.