• 176 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kitabı, dönemi açısından(1929) önemli ve öncelikli kılan çocuk gerçekliğini ele alan ilk roman oluşu ile öncü bir romandır.


    Romanda sigara ve içkiden bir hayli bahsetmiş. Bir çocuk kitabında bunlar çok rahatsız etti beni. O dönemin Almanya sını bilip kıyaslamak lazım ama çocuklarda heves ilgi oluşturabileceği için bu yazıyı çocuklara okuturken dikkatli olmak, açıklamalarda bulunmak gerek. Çocuğunuzda heves oluşacağını düşünüyorsanız buraları önceden karalayabilirsiniz. Tabi kitap sizinse.

    Onun haricinde kitabın verdiği çok güzel mesajlar var.
    Okumaya başladığınızda eğlenceli bir süreç sizi içine çekiyor. Bu kitapla kurduğunuz iletişim kolaylaştırır.

    Dönemin sosyolojik gerçekliğine de tanıklık yapan bu romanda çocuk dünyası, o dönemin çocuk gerçekliğinden yola çıkarak vurgulanırken, onun (çocuğun) ilk kez bir romanda özneleşmesine imkân verir.
    Kaestner, bu romanında dönemin (2. Dünya Savaşı sonrası) çocuklarının hangi sorunlarla karşılaştığını, kendi yalnızlıklarının üstesinden gelmek için kendi aralarında nasıl örgütlendiğini ve bunun sokak çetelerinin (grupların) oluşmasına neden olduğunu, ama bu grupların dayanışma için, kendi aralarında destek ve paylaşım için, birbirlerini korumak için oluşturulduğunu anlatır. Bizde dönemsel olarak bu tür bir yaklaşımı Kemalettin Tuğcu’nun Köprü Altı Çocukları’nda görürüz. Ama Tuğcu olaylara duygusal yaklaşır ve gerçeklikten zaman zaman vazgeçer.
    Metin çocukları anlatırken olay örgüsünden yola çıkarak yetişkinlere de seslenir. Aslında doğrudan bir seslenme değildir bu. Böyle yaparak yazar kendini çocukların yanında gösterir ve onların gerçekliğini anladığını ve yetişkinlerin de anlamasının gerekli olduğunu onlarla paylaşır. Çocuklar, gerçeği anlayacak kadar yetenekli ve onu ortaya çıkaracak kadar becerikli ve güçlüdürler.
    Romanı ilginç kılan bir diğer özellik de erkek çocuklarla eşit bir yetenek ve zekâsıyla betimlenen ve ilk kez bu şekilde romana giren kız karakterle karşılaşırız. Bu, çocuk edebiyatında eşitlikçi yaklaşımın öncülüğünü yapması nedeniyle devrim niteliği taşıyan bir tavırdır. Kahramanımız kız çocuk, güzel olmasına güzeldir ama aynı zamanda çok akıllı, cesur ve erkeklerden hiç de aşağı kalan bir yanı yoktur. Kadın özellikleriyle vardır ve eşit görünümde betimlenmiştir.
    Toparlarsak kitap bir çocuğun çocukluğunu tanımlayan gerçekçi bir romandır. Bu bağlamda yayımlanan ilk kitap olmasıyla çocuk edebiyatı tarihinde önemli ve öncü bir yeri vardır. 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan bir olayın tanıklığıdır roman.
    Romanın akışına bakarsak, Emil, sınıfının en iyisidir, çalışkan ve hırslıdır. Neustadt isimli küçük bir kasabada annesiyle birlikte yaşar. Babası beş yaşındayken ölmüştür. Annesi kuaförlük yaparak evin geçimini sağlamaktadır ve Emil de fırsat bulduğu her zaman annesine hem işinde hem de evde yardımcı olmak için elinden geleni yapmaktadır.
    Emil, çalışkan olmasına çalışkandır; ama o, aynı zamanda bir çocuktur ve zaman zaman diğer çocuklar gibi macera yaşamak onun da hoşuna gider. Bir keresinde meydanda bulunan Büyük Dük Karl anıtına gidip düke şapka takıp yüzüne bıyık ve kırmızı burun çizerler. Bunu Emil üstlenmiştir. Ancak Emil bunları yaparken Polis Yeschke gelmiş, polisi gören arkadaşları kaçmış ama Emil yakalanmıştır. Emil yalnız bırakılmış olmasına rağmen arkadaşlarını ele vermez.(rüyasında)
    Okul biter ve tatil başlar. Annesi Emil’i Berlin’de yaşayan teyzesinin yanına göndermeye karar verir. Orada büyükannesi ve çok sevdiği kuzeni Poni de vardır. Annesi büyükanneye vermek üzere Emil’e para verir.
    Yola çıkarken Emil’e yolda nasıl davranacağını tekrar tekrar anlatır ve dikkatli olması için sürekli uyarır. En önemlisi ona emanet edilen parayı kaybetmemesidir.
    Sonunda tren yolculuğu ve macera başlar. Birkaç durak sonra Emil’in bulunduğu kompartımana kendisini Bay Grundeis(Grundays) olarak tanıtan bir adam gelir ve bir süre sonra ikisi yalnız kalırlar.
    Adamın melon şapkası Emil’in dikkatini çeker. Görüntüsü hiç de sempatik değildir ve gizemli hali Emil’i huzursuz eder. Bunun üzerine Emil tuvalete gidip parayı güvenceye almak için ceket yakasından çıkardığı iğneyle iç cebine iğneler.
    Kompartımana döndüğünde, Bay Grundeis'ın uyuduğunu görür. Yerine oturur ve uyumamak için uzun süre çabalar ama sonunda uykuya yenik düşüp gözlerini kapar. Uykusunda kâbuslar görür. Bir süre sonra uyandığında melon şapkalı adamın yerinde olmadığını fark eder. Ama farkına vardığı başka bir şey daha vardır. Annesinin biriktirmek için büyük emekler sarf ettiği parası yerinde yoktur.
    Emil bir sonraki durakta trenin durduğunu duyar. Melon şapkalı adamı görmek için pencereden sarkar ve onun peronda yürümekte olduğunu görür. Hemen trenden iner ve adamı takip etmeye başlar.
    Ama bu arada Berlin tren istasyonunda büyükannesi ve Pony onu karşılamak için beklemektedirler. Emil trenden çıkmaz ve çaresiz eve dönerler. Emil’in annesini aramak için telefonları da yoktur.
    Emil takip sırasında Gustav adında bir çocukla tanışır. Gustav ilginç bir çocuktur, çünkü cebinde borazan taşır. Emil’den sorunu öğrenen Gustav ona yardım etmeye karar verir. Ardından olaya bir düzine çocuk katılır ve maceranın ikinci aşaması başlar.
    Uzun süren takibe bu arada yüze yakın çocuk katılmıştır. Hatta bu arada haberleştiği Pony bile bu eyleme katılır.
    Sonunda hırsız bankada yakalanır. Adam yaptığını inkâr etse de Emil’in çok iyi bir kanıtı vardır: Paradaki iğne delikleri.
    Emil poliste bütün olanları anlatır ve uzun zamandır aranan hırsızı yakalattığı için de ayrıca 1000 Mark ödül alır. Bu parayla annesine kalın bir ceket ve saç kurutma makinesi almaya karar verir.
    Olayı öğrenen annesi de Berlin’e gelmiştir ve mutlu sonu hep birlikte kutlarlar.
    (Bu incelemede istanbul üniversitesi çocuk gelişimi bölümü çocuk edebiyatı notlarımdan yararlandım)
  • Demokrasi günümüz dünyasında bir çok alakasız etken ve değişkenin dahil edildiği ve ilk anlamından tamamen çıkarılmış bir kavram haline gelmiştir.
    Yöneticilerin ahlaki değerlere bağlılığı, erdem oluşu bile artık demokrat kimliği ile anılıyor. Fazlasıyla büyütülen ve putlaştırılan(sorgulamayan) bir kavram durumundadır.
    Oysa ki tek sorun erdemli, kabiliyetli, ahlaklı yöneticilere sahip olabilmek. Bunun nasıl olursa olsun ister demokrasi ile ister monarşi ile becerilebilmesi önemlidir. Hali hazırda bütün dünyada kurgulanmış demokrasiler izlemekteyiz. Demokrasi kiminin gözüne çekilen bir perde, kimine açılmış bir arka kapı durumuna getirilmiştir.
    Erdemli, kabiliyetli yöneticilere sahip olmanın yegane yolu erdemli ve kabiliyetli bir topluma sahip olmak ile gerçekleşir. İşte öncü kişiliklerin çözmesi gereken ilk sorun budur.
  • Mahşerin beş atlısı: Eğitim, gençlik, kültür, medya ve şehircilik




    Geleceğimizi belirleyecek mahşerin beş atlısı olarak adlandırdığım beş alan var. Bu beş alanın buluştuğu ortak ama hayatî bir nokta şu: Hepsinin öznesi de insan. Hepsi de, bir toplumun ruh mâcerasını yaşadığı, yaşattığı imkânlar, alanlar, dünyalar...

    EĞİTİM, ÖNCÜ KUŞAKLAR YETİŞTİREMEZSE, TOPLUMUN MEZARINI KAZMAKTAN BAŞKA BİR İŞE YARAMAZ!

    Eğitim, bir toplumun insan yeşerten bahçesidir.

    Bir toplumun insan tipini, anlam haritalarını, ruh köklerini genç kuşaklara aktarır eğitim. Bir ülkenin umudunun ve ufkunun ipuçlarını ele verir.

    Eğitimde büyük atılımlar yapamayan toplumlar, geleceğe umutla bakamazlar.

    Eğitim bir medeniyet meselesidir. Medeniyet iddiaları ve rüyaları üzerine bina edilen bir eğitim sistemi, güçlü tohumlar eker toprağa. Tohumlar, yeşerir, meyve verir, hayat sunar topluma ve insanlığa her alanda çığır açacak öncü kuşaklar yetiştirerek...

    Eğer eğitim sistemi, her alanda çığır açacak öncü kuşaklar yetiştiremezse, toplumun mezarını kazmaktan başka bir şe yaramaz!

    GENÇLERİNİ İHMAL EDENLER, GELECEKLERİNİ İMHA EDERLER!

    Gençlik, bir toplumun, geleceğini inşa edecek umudu, ufku ve yurdudur.

    Gençlik, benim gözümde biyolojik değil ahlâkî niteliği bakımından anlam ve değer ifade eder: Genç, isyan eder, isyan edendir: Yetişkinlerin duyarsızlıklarına, ruhsuzluklarına, vurdumduymazlıklarına, kaşarlanmışlıklarına, kanıksamışlıklarına başkaldırandır.

    Bütün bu insanî özelliklerin yitirilmesine başkaldırmıyorsa, isyan etmiyorsa, genç genç değildir, fosildir.

    Genç, zamanı durduran, hayatı karartan, mekânı solduran her şeye isyan ediyorsa, gençtir; diridir, yaşıyordur, diriltici bir heyecan ve ruh yeşertebilir demektir.

    Bir toplumun gençliği kültürünü, kültürel kimliğini koruyabilecek, diri tutabilecek, yaşatabilecek ve yeniden üretebilecek kadar yaşıyor ve yaşatabiliyorsa, o toplumun geleceği parlaktır, önünü görebilir demektir.

    KÜLTÜR, BİR TOPLUMUN RUH KÖKLERİ...

    Kültür, ekilendir; toprağa düşürülen, ruhlara nakşedilen...

    Kök’tür.

    Bir toplumun ruh kökleri. Anlam haritaları, değerleri, eskimeyen yemişleri, taze kan devşirilecek, her yeri ve herkesi sulayan, zamana meydan okurcasına, durmamacasına, her dem taze bir güne doğarcasına, her vakit, vaktin ruhunu kuşanırcasına yenilenen, yenilendikçe insanı da, geçtiği her yeri de yenileyen, gürül gürül akan nehirleridir.

    Nehirler gürül gürül aktığı zaman, toprak sulanır, ırmak arınır, insanı arındırır, bütün canlıları aynı anda ve aynı yerde yaşatır...

    Kültür, bir toplumun geçmişini bugüne taşıyan, geleceğini inşa edecek ruhu, ruh kökleri, umut ve ufuk kaynağıdır.

    MEDYA, ÇAĞLA, DÜNYAYLA KURULAN İRTİBATIN ANAHTARI

    Medya, bir toplumun yaşadığı çağla kurduğu irtibatın anahtarıdır.

    Toplumun medeniyet dinamikleri ışığında çağla nasıl ilişki kurulabileceğini, kültürün, kültürün ürünü sanatların nasıl yeniden üretilebileceğini, çağdaşlaştırılabileceğini gösteren bir anlam ve değer geliştirme ve yayma mecrası.

    Medya, mücadele ve varoluş alanı. Medyada yoksanız yoksunuz, yok olmaktan kurtulamazsanız. Medyayı hem iyi kullanmak hem de dönüştürmek zorundayız.

    ŞEHİR EN İYİ ÖĞRETMENDİR

    Şehirleri bir toplumun aynı anda üç zamanı birlikte yaşayabildikleri, soluyabildikleri en bilge öğretmenleridir. Şehir en iyi öğretmendir, diye düşünürüm tam da bu nedenle: Üç zamanı, geçmiş’i, şimdi’yi ve gelecek zamanı aynı anda duyma, yaşama ve görme biçimlerini öğreten zamanları ve mekânları aynı ânda yaşatan, temâşâ ettiren, zamanda, mekânda, tabiatta, tarihte, yerde ve gökte seyrüsefer yaptıran bilge.

    Eğitimi çöken bir toplum, solar, yönünü, yörüngesini yitirir, yolunu şaşırır, zihnen köleleşir.

    Gençliğini ihmal eden, kaybeden bir toplum, geleceğini kendi elleriyle imha eder, yok eder.

    Kültürünü yitiren, yeniden üretemeyen bir toplum, epistemik kölelere dönüşür, celladına âşık tasmalı çekirgelerden geçilmez.

    Medyada varlık gösteremeyen, kültürünü medyayla yeniden üretemeyen toplum, mankurtlaşmaktan ve çağın dışına atılmaktan kurtulamaz.

    Şehirlerini yitiren bir toplum şiiri bitirir, şuurunu yitirir.

    Bu beş alan, bir toplumun varlığını sürdürebilmesinin anahtarlarını sunar. Bu beş alanda varlık gösteremeyen toplumlar, mezarlarını kazdıklarını, iyi bilmeliler!

    Mahşerin beş atlısı olarak gördüğüm bu beş alan, bu ülkenin güvenlik ve bekâ sorunudur. Bu beş alanda büyük adımlar atmak, büyük atılımlar gerçekleştirmek zorundayız. Yoksa yok olmaktan kurtulamayız.

    Benden hatırlatması.

    Vesselam.
  • 127 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Her kadın yazarın mutlaka okuması gereken bir eser. Elbette erkek yazarlar da okuyabilir. Virginia Woolf yer yer sarsıcı ve bununla beraber yazarın içinin diplerine dokunabilen bir ses.
  • Ey düşlerin ve acıların öncü yolcuları
  • Yaşamak etkilere maruz kalmaktır; insanın ne zaman, nereden, kimden etki alacağı, hangi rüzgarın onu savuracağı, hangi ocağın onun ateşinin alevlendireceği, hangi fikrin onun zihnini darmadağın edeceği pek belli olmaz. Esasen asıl öncü hayatın bizzat kendisidir, asıl kanaat önderi hayattır! Kişiler, olaylar, durumlar, haller, resimler, kitaplar, simalar, yollar, sesler, mevsimler, mekânlar, zamanlar, şehirler, coğrafyalar hayatın suretleridir. Hayat ibret hazinesidir. Hayat nazar deryasıdır. Her şey ve herkes hayat hazinesinde insana hep bir şeyler söyler, ona bir şeyleri hatrlatır, ona
    değişik yolları gösterir, onun sürekli bakıp kendini seyredeceği bir ayna haline gelir. Hayatın her hali, hayatın her fısıltısı, hayatın her bakışı bir öncünün göz kırpmasıdır.
    Köksal Alver
  • Çocukluk ve gençlik dönemleri galiba insanın
    bir başkasına en yakından, en samimi ve en savunmasız bir şekilde "baktığı", onu "izlediği", onu "örnek aldığı" zamanlar. İnandığı, bağlandığı, takip ettiği, sevdiği, gönül verdiği öncü ve idol tipler, gencin dünyasını alabildiğine belirler, adeta onun rüyalarını besler ve hayatının ana çizgilerini çizer. Gençlik tutkudur zaten; gencin hemen tüm eylemleri de tutku içerir. Bu coşku, aşk, iştiyak, arzu, tutku elbette ateşin alevlenmesi gibidir; alevler daima yükselmez, zamanla söner. Tutku da öyle. İdoller, öncüler, liderler zamanla daha mantıklı bir çerçeveye oturtulur, oturtulmak durumundadır haddizatında. Aksi halde daima alevler içinde yaşamak insanı kavurur, küle çevirir, yok eder.
    Köksal Alver