Tanrım, neden beni kendi duygularından başka hiçbir duyguyu önemsemeyen bir insan olarak yaratmadın?
Neden bir başkasının gözlerinde gördüğüm hüznü kendi içimde taşımak zorunda kaldım? Neden birinin suskunluğunu saatlerce düşünüp altında sebepler arayan biri oldum da, hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edebilenlerden olamadım? Madem Nisera beni hiç sevmeyecekti, madem onun kalbinde bana ayrılmış bir yer hiçbir zaman olmayacaktı, madem sonunda elimde kalacak tek şey hatıralar ve gözyaşları olacaktı, neden yollarımızı birleştirdin? Bazen bunu düşündükçe kızıyorum sana. Çünkü ben ondan mucizeler istemedim. Dünyanın en büyük aşkını da istemedim. Sadece bana baktığında beni görmesini istedim. Sesimi duyduğunda önemsemesini, canım yandığında dönüp bakmasını istedim. Bir insanın başka bir insandan isteyebileceği en basit şeyleri istedim. Ama ne zaman ona doğru bir adım atsam aramızdaki mesafe biraz daha büyüdü. Ne zaman ona ulaşmaya çalışsam, sanki o biraz daha uzaklaştı. Ben sevgiyi büyütmeye çalışırken o duvarları büyüttü. Ben kalmaya çalışırken o gitmenin yollarını aradı.
Sonra sanki içimden bir ses yükseliyor. Senin sesinmiş gibi geliyor bana. Ama bu defa cevap vermiyorsun hemen. Çünkü bazı soruların cevabı kelimelerden önce sessizlikte saklı galiba. Uzun bir sessizlikten sonra şunu duyuyorum: "Sen onun seni sevmesini istedin ama onun kalbinde olmayan bir şeyi vermesini bekledin." İşte bu cümle canımı daha çok yakıyor Tanrım. Çünkü biliyorum. İnsan ne kadar inkâr ederse etsin bazı gerçekleri hep biliyor. Ben de biliyordum. Beni sevmediğini biliyordum. Her geri çekilişinde biliyordum. Her susuşunda, her eksik bırakışında, her yarım cümlesinde biliyordum. Ama bilmek başka, kabul etmek başka şeymiş. Ben gerçeği görüyordum ama kabullenemiyordum. Çünkü kabullendiğim an onu