Bayan Wilkins’in -diğer adıyla Lotty- gazetedeki kiralık şato ilanını görünce vücudunu Londra’dan bir süreliğine de olsa uzaklaşma ihtiyacı ile kaplanan, hırslı bir aile avukatı olan eşinin toplumda daha saygın görünmesi, kariyerinde sağlam adımlarla ilerlemesi için eşine eşlik eden ve o ortamlara ait olmadığını derinden hisseden, hissettirilen bir kadın. Kiralık şatoda kendisiyle baş başa kalabilmek uğruna, kocasının ihtiyaçlar için verdiği paradan güç bela ayırdığı kara gün parasını harcayacak kadar gözü kara. Sana verilen az para ile o pahalı lalelere iç geçirip alamasan da çiçeklerle bezeli bir şatoya gitmeyi başardın.
Bayan Arbuthnot -Rose- ise yıllar geçtikçe kendini kiliseye, vaazlere ve yardım organizasyonlarına adamış; eşinin işini düşünce tarzına uyumsuz bulmasıyla ve değişen yaşam tarzlarıyla aralarında genişleyen mesafenin farkında olan bir kadın. Eşinin ilgisizliğini ise kimseyle paylaşamayacak kadar çekingen, sessiz ve yalnız bir kadın.
Şato kirasını ve yol masraflarını düşününce tatile ortak olan iki isim;
Leydi Caroline, bana göre oldukça şımarık, kesinlikle sınır çizmeyi bilmeyen, her imkan ayaklarına serildiği için amaçsızca yaşadığı hayatında sıkılmış tipik burjuva tavırlarında. Tamam ablam, en güzel sensin, herkes sana aşık… Sensin ya tamaaam sensin inandık. Erkekler her zaman seni durup durup izlerler, merak ederler, sohbetler açarlar da sen niye sınır çizmezsin be güzelim? O adamlara “he yavvv he” niye diyemedin? 28 yaşındasın ama lise genci gibi haller hareketler.
Siyah saçlarından, bembeyaz cildinden ve bakışlarının güzelliğinden o kadar bahsedilmiş ki, okurken bu kitabın filmi olsa bu rolü Merve Boluğur oynar diye düşündüm.
Bayan Fisher, aşırı kibirli ve ukalasın. Her şeyi sen bil, şatonun her köşesini sen kap çünkü bir tek sen layıksın.