Anna, oğlu Roberto ve eşi Marco ile, eşinin memleketi Lizzanolle’ye taşınmasıyla başlıyor hikaye. Marco’nun amcasından miras kalan eve yerleşiyorlar. Anna, kuzey İtalya’da yaptığı öğretmenliğine, kasaba küçük olduğundan sınırlı kontenjan sebebiyle devam edemiyor.
Anna’nın Marco ile paylaşabildiği şeyler kadar paylaşamadığı şeyler var. Klasik eserleri okumayı seven, Fransızca bilen, sakin yaşamı benimseyen Anna bu konuda ortak bir noktada eşinin abisi Antonio ile buluşuyor.
Boş durmayı sevmeyen Anna, kasabada postacılığa başlar. Sabah ofiste ayrılan zarfları bisikletine atlatıp ilgili adreslere dağıtırken kasaba sakinlerini daha yakından tanıma fırsatı bulur. Herkesin deli olarak adlandırdığı Givonne ile kurduğu arkadaşlık, birlikte yaptıkları okuma dersleri, kötü zamanlarında birbirlerinin yanında olmaları güzel bir dostluk haline gelir.
Anna’nın kurduğu “Kadın Evi”, o dönemde hiçbir kadın pantolon giymezken kendine pantolonlar diktirmesi, postacılık yaptığı için kasabanın eşini doldurmasına karşın çalışmaya devam etmesi, kadınların da oy kullanması için imza toplanmasına öncülük etmesi kitabı iyi ki okudum dedirtti.
Agata için ise kitap boyunca üzüldüm. Her zaman birilerine yardım etmek, yanında olmak, evi çekip çevirmek, yemek yapmak
gayesindeydi ancak kıymeti zannımca çok bilinmiyordu.
Kitapta takıldığım nokta ise kimin eli kimin cebinde belli değil. Burada spoiler vermeyeceğim ancak okurken rahatsızlık duydum; karakterler bir noktada güven vermedi.
Hızlıca okunabilir bir kitap. Dili ağır değil. İtalya’ya dair betimlemeler güzeldi.
Keyifli okumalar 🩵