Türk boyları İslam’ı doğrudan doğruya medeni ilişkiler dediğimiz kültürel ve ticari ilişkilerle kabul etmişlerdir. Açık olan şudur ki bize İslam’ı öğretenler İranlılardır, Araplar değil.
Şirazlı Sadi Gülistan‘da anlatıyor: Hüsrev-i Nûşirevân ava gitmiş, kebap yapıyorlar fakat tuz yok, kullar bir köye gidip oradan tuz getirecekler; Hüsrev, “Tuzun bedelini doğru dürüst ödeyin” diyor. Maiyet, “O kadar tuzdan ne olacak?” deyince Hükümdar, “Melik köylünün bağından bir elma koparıp yese, kullar arkadan gelip bütün ağacı devirir” diye cevap veriyor. Bu, yağmacılığın yukarıdan aşağıya nasıl yayıldığını anlatan güzel bir cevap… Bu zihniyet Şirazlı Sadi ile ta 13. asra kadar geliyor.
Zamanımızın politikacıları kolayı bulmuş; Osmanlıca için önce bütün liselere dediler, kıyamet kopup işi biraz incelemeye başlayınca İmam-Hatiblerle sınırlıyız diyorlar. Hiç fark etmez; İmam-Hatiblerin çoğunluğu Arapçayı nasıl öğretemiyorsa Osmanlıca dediğinizi de öğretemez. Çünkü bu işler yöntem bilen hoca ister, öğrencinin de meraklısı gerekir. Sanat okuluna, tarım enstitüsüne girecek öğrenciyi o kurumları açmadığınız için imam hatibe yöneltirseniz, gerekli sabır ve meraka sahip gençleri bulamazsınız.