İsmi cezbettiği için aldım kitabı ama...O kadar acemice yazılmış bir kitap ki ilk defa bir polisiye kitapta güldüm :)
Resmen daha evvel okuduğu kitaplardaki,izlediği dizilerdeki hikayeleri harmanlayıp baştan hikaye yazmış. Daha doğrusu yazmaya çalışmış. Zaten de 96 sayfalık kitabın 50 sayfasında yazı var.Her neyse...
Bizim bu yeni polisiye yazarlarının artık arabeskten,kehribar tesbih çeken adamdan,hayata küsmüş başkomiserden, başkomiserin külüstür arabasından sıyrılması lazım.Hele hele bir de Arif ismi var ki adam her yerde ya karşımıza ya olay yerci olarak, ya adli tıpçı olarak ya da bilişimci olarak çıkıyor :) Rahat bırakın şu adamı artık !
Ancak bazı karakterler var ki onlara zaten laf edilemez mesala külüstür araba,tez canlı,sinirli komiser yardımcısı Ali. Başkomiser Nevzat'ındır ve babacandır o. Mutsuz olan adam Cinayet büro amiri Behzat Ç. dir, hayatın tüm olumsuzluğu bu adamı bulur. Mutlu olamaz bu adam.Bunları bu kalıplardan arındıramazsın. Ya da bu kalıpları harmanlayıp yeni bir karakter yaratamazsın.
Sonuç olarak karakterler olsun,kurgu olsun,anlatım biçimi olsun ne yazık ki iyi bir kitap olmamış...
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İlk fetvada halife Vahdettin'e karşı çıkanların yani her ne kadar ismini zikredilmiş olsalar da Mustafa Kemal liderliğinde örgütlenen milli mücadelecilerin katline vacip olduğu belirtiliyordu.
İkinci fetvada eline silah alabilecek herkesin Vahdettin için savaşması gerektiğinin altı çiziliyordu,ki aynı günlerde bir Kuvay-ı İnzibatiye ordusunun kurulduğu düşünülürse bu fetvayı bir bağlama oturtmak daha kolay olur.
Üçüncü fetvada halifenin tarafına terk edenlerin ya da firar eden askerlerin öteki dünyada karşılaşacağı zorluklardan dem vuruluyor,
Dördüncü fetvada ise isyancılara karşı gelmenin bir gaza olduğundan bahsediliyordu.
Son fetvada da gene halifenin emirlerine karşı çıkanların cezalandıracağından bahsediliyordu.
Tekrar sadrazam olan Damat Ferit, göreve ve başlar başlamaz Ankara'da filizlenen direniş hareketinin önünü kesmek için önlemler almaya koyulmuştu.
İstanbul'un ne parası ne de doğru düzgün askeri vardı. O yüzden elindeki tek silahı sarılmaktan başka çaresi yoktu.
"Saltanatın de hilafetin prestiji". Yüzlerce yıldır "Zıllulah-ı fi'l-âlem", yani tanrının yeryüzündeki gölgesi olduğu söylenen her cuma hutbesinde adını işittikleri bir padişahın, elifi görse mertek sanacak köylülerin zihninde nasıl bir meşruiyete sahip olduğunu anlamak, 21 yüzyılda seçilmiş liderlerle bile sağlıklı bir ilişki kuramayan bir toplumun içinde yaşayan bizler için çok da zor olmasa gerek...
...Seyrettiği Opera temsilinin ardından Bulgaristan ve Bulgar halkı hakkındaki hissiyatını arkadaşı ve aynı zamanda Bulgaristan meclisi mebusu Zümrezade Şakir Bey ile paylaşacak ,"Şakir kim ne derse desin şimdi Balkan harbinde mağlup olmamızın sebebini daha iyi anlıyorum.Ben bu adamları çoban diye bilirdim. Halbuki baksana operaları bile var. Operada oynayacak sahne sanatkarları, müzisyenleri, dekoratörleri, hepsi yetişmiş. Opera binası dahi yapmışlar," diyecektir.
Sofya günleri Mustafa Kemal'e bir halkın ilerlemesi açısından kültürün ne denli önemli olduğunu göstermiştir. Aynı zamanda Sofya'daki bir kafede tanık olduğu bir olay da kendisinin köylüye bakışını değiştirecektir.Tarlada giydiği kıyafetlerle başkentinin lüks kafelerinden birine gelen bir Bulgar köylüsü garsonun kendisi ile ilgilenmek istememesi ve kafeden çıkarmaya çalışmasına sinirlenmiştir. Bulgaristan'ın kendi alın teriyle ayakta durduğunu, ülkeyi tüfeği ile kendisi gibilerin koruduğunu söyleyerek daha sonra çıkışan bu köylü, Mustafa Kemal'in Türk halkının aşılamaya çalıştığı bilincin cisimleşmiş hali olacaktır...